Kategoriler
Kişisel

‘Boş-beleş’ bir hayattan kesitler

Lafın tamamı deliye söylenirmiş ama devir o devir değil belli ki.

Bu yazının ilham kaynağı yukarıdaki Twitter mesajım. Uzun bir metin olacağını tahmin ediyorum. Konu nihayetinde yukarıdaki 3-4 satıra bağlanacak. Neredeyse tamamı basit bir Google aramasıyla -hatta bu siteyi ziyaret ederek dahi- ortaya dökülecek hayatım (kim olduğum, ne yaptığım, ne ürettiğim) denk geldiğim bazı eleştirilerde karşıma o kadar sık çıkıyor ki, en azından kendi sitemde bir cevabı olsun istedim.

Laf sokmak, haset etmek, nefret kusmak için değil, samimi olarak merak eden birine denk gelirsem “Bak yazdım canım kardeşim, lütfen aç oku.” diye yollarım belki.

Tırtıldan kelebeğe

İnsanların hayata doğum tarihinden farklı bir başlama anı olduğuna inanıyorum. Mesela bu benim için 1994 yılı sonlarına denk geliyor. Çocukluğum boyunca her gün hayalini kurduğum gazetecilik mesleğine başlama tarihim çünkü. Ondan önce müzisyenlikten sigorta satıcılığına kadar uzayan ve bir kısmını hatırlamak dahi istemediğim türlü çeşit şeyde kendimi aradım. Bulamadım.

Gazeteciliğe başladığım dönem medyanın telaşlı bir dijitalleşme sürecine denk gelmişti. Şimdilerde sıkça bahsi geçen dijital dönüşüm sürecini medya ta o zamanlar yaşıyordu. Bilgisayar destekli masaüstü yayıncılık sistemleri yüzünden montajcılık, dizgicilik gibi el emeğine dayalı birçok mesleğin günleri sayılıydı (Büyük bir incelik olarak Doğan Medya Grubu o dönem bu boşa çıkacak gruptaki herkese ücretsiz bilgisayar kursu ayarladı. Kabul edenler aramızda varlığını sürdürdü. Etmeyenleri bir daha görmedim bile).

Bu dönem benim için büyük fırsattı. Çünkü ortaokul yıllarımdan beri haşır neşir olduğum bilgisayarlardan edindiğim tecrübenin gerçek anlamda fark yaratacağı bir ortam oluşmuştu. O dönem gazetede kullandığımız QuarkXPress adlı uygulama için kodladığım bir eklenti (plugin) ve Mac OS 9’a yazdığım birkaç script ile yazıişlerinden epey hayır duası aldığımı hatırlıyorum mesela.

Hayata geçirdiğimiz Posta gazetesi tiraj rekorları kırıyordu. Herkesin keyfi yerindeydi. Cesaretimi toplayarak bir hafta ‘çay zararlı / kahve faydalı’ diğer hafta ‘kahve zararlı / çay faydalı’ haberleriyle geçiştirilen bilim / teknik adlı sayfaya talip oldum. Hazırladığım örnek haberler beğenilince hayalim tam anlamıyla gerçek oldu. Artık Türkiye’nin çok satan gazetelerinden birinde, adımla, sanımla bana emanet edilmiş bir sayfam vardı.

Web siteleriyle ilk tanışma

95-96 yıllarına denk gelen bu dönemde gazetede gece-gündüz her boş anım internet başında geçiyordu (BBS ile dirsek çürütmüş bizim nesil için internetin o ilkel hali bile nimetti) Sayfamda da ufaktan internet ile ilgili konulara giriyordum. Ne var ki bütün çabama rağmen o dönemki yöneticilerimi bir web sitesi açmaya ikna edemedim (gazeteyi bedava dağıtma fikri herkese fazlasıyla çılgınca geliyordu).

Kısa süre sonra aynı ekiple spor basınında bir kilometre taşı olan Fanatik gazetesini çıkarttık. Tam bu sırada yayın grubumuzun yöneticileri Hürriyet, Milliyet ve Fanatik’in web sitesini açmaya karar verdi (daha doğrusu onayladı). Ancak gazetede bilgi-işlem departmanı denen birimde dahi bu konudan anlayan birileri yoktu. Biz de (bugün biri rahmetli olan) toplamda 4 kişiyle Milliyet ve Fanatik’in sitesini hazırlamaya koyulduk (sonraları aramıza birkaç kişi daha eklendi). Fakat işin başındaki 3 kişi olarak biz gazeteciydik. İçerik dışında hiçbir alakamız olmaması gereken teknik meselelere, teknoloji aşkımıza hürmeten bulaştık.

İyi ki de öyle olmuş.

Bu vesileyle HTML ile tanıştım (kodlama bilgim BASIC, Visual BASIC ve çok az C++ ile sınırlıydı). O dönem henüz bugünkü gibi veritabanına bağlı dinamik web sayfaları üretemediğimiz için haber ve görselleri TXT ve GIF formatında oluşturup, Delphi ile yazılmış özel bir uygulamayla (lokalde) HTML’e çevirip, FTP ile tek tek siteye yüklüyorduk.

HTML fena halde basit bir dildi ve bana birçok deney yapma fırsatı sundu. Hobi amaçlı irili-ufaklı birçok site hayata geçirdim (ve bugün itiraf ediyorum ki hepsi için gazetenin sunucularını kullandım 🙂

O sitelerde Türkiye’nin ilk internet reklamlarını aldık. Haliyle ilk internet reklam tarifesini de hazırladık. Hikayesini ayrıca yazmayı çok isterim (Banner boyutunu ekrandan cetvelle ölçtüğümüz yıllar!!!). Böyle birçok ilk, nice mavra.

Ardından Posta ve Fanatik gazetesinden çıkma ‘rüya gibi bir kadro’ ile Radikal gazetesini hayata geçirdik. Ben de gazetedeki teknoloji sayfamı ‘Sanal Alem’ adıyla Radikal’e taşıdım.

Radikal okuru, Posta okurundan her anlamda farklıydı. Sanıyorum tarihte hiçbir gazetenin teknoloji ve trendlerle ilgili -oransal olarak- o kadar büyük bir okur kitlesi olmamıştır. Bu anlamda çok şanslıydım. Bundan aldığım güçle konularımı epey değiştirdim. Ağırlıklı olarak internet teknolojilerine eğildim.

Hayatımın akışını değiştiren karar

Aynı dönemde kaderimi değiştiren bir şey oldu: teknolojiye bakış açım tamamen değişti. Teknolojik ürünlerin kendi web sitelerinde ya da kutularında yazan teknik özelliklerini incelemek, yazmak, birbiriyle karşılaştırmak artık bana HİÇ zevk vermiyordu. PC World ve ComputerWeek dergilerindeki teknik yazılarıma da aynı sebeple son verdim.

Cihazların işlemci hızıyla, performans değerleriyle uğraşmayı bırakıp o cihaz(lar)ın hayatımızdaki varlık sebebini ve neyi değiştireceğini; başka bir deyişle sebepleri ve sonuçlarını incelemeye başladım.

Hayatımın kesinlikle EN doğru kararlarından biriydi. Yoksa şimdi aklı teknik veriler ve model isimleriyle dolu, herhangi bir teknoloji editörü olurdum. Oysa işin o tarafında çok sayıda meslektaşım var(dı) ve işlerini gayet iyi yapıyorlar(dı). Benim bunların üstüne ekstra bir şey katmam, farklılaşmam mümkün değildi. Ama örneğin felsefe, sosyoloji, antropoloji ve psikoloji gibi alanlarda donanmış olmanın teknolojiyi okuma ve yorumlamada nasıl büyük bir kapıyı araladığını gördüm. (Alman Filozof Martin Heidegger’in 1949’da teknolojiye dair yazdıklarını okuyunca tüylerimin ürperdiğini hatırlıyorum mesela.)

Elektronik yayınlara gecikmiş bir katkı daha

İstisnasız her gün yayın yönetmenimizin başının etini yiyerek, 2 sene gecikmeli de olsa Radikal’in web sitesini de hayata geçirmeyi başardım. O dönem medyaya özel hazır çözümler olmadığından kendim PHP ve MySQL tabanlı bir içerik yönetim sistemi yazdım. Analitik araçlarından editör arayüzüne kadar o dönem için hayli gelişmiş, web tabanlı bir yayın altyapısı ortaya çıktı. Aynı çözümü sonrasında Finansal Forum gibi grubun bazı diğer yayınlarında da aynen kullandım.

Bugün pek hatırlanmıyor olsa da okurların üye olup profil sayfası oluşturabildiği, yazar ve haberlere yorum yapabildiği, konulara göre içeriği özelleştirebildiği ve ‘Radikal Puanı’ diye hayali bir sistemle o dönem adı dahi konmamış ‘oyunlaştırma’ mekanizmalarını kullanan -Türkiye’deki- ilk haber sitesi Radikal oldu (yorumları kaldıran ilk site de biz olduk. Onun muhteşem ve hazin hikayesini de başka yazıya saklıyorum).

Gazetenin kaldıraç gücünü kullanarak o yıllarda birçok ülkede popülerleşmeye başlayan ‘book-crossing’ (sokakta belirli noktalara ücretsiz kitap bırakma / değiş-tokuş etme) ile ilgili bir sosyal ağ denemesi yaptım (sokakkitaplari.org) ancak olmadı (ağımıza üye olan hurdacılar diğer üyelerin kitap bıraktığı noktaları takip edip hepsini topladı ve sistem çöktü!).

Yeni mecralarla tanışma vakti

Aynı dönemde hayata geçen Radyo Cosmos’ta dünyada bir daha asla bir araya gelemeyecek isimlerden oluşan bir kadroya katıldım. Haftalık bir teknoloji programı yapmaya başladım. Bu sayede radyonun nasıl büyülü ve eşsiz bir mecra olduğunu keşfettim. Cosmos satılıp bir spor radyosuna dönüşünce (Lig Radyo) ben de programımı NTV Radyo’ya taşıdım (dönemin açık ara en kaliteli radyo dinleyicisine sahipti).

O günlerde standartlarının oluşturulmasına (hatta isminin konulmasına) şahitlik ettiğim podcast meselesine merak saldım ve Türkiye’nin ilk podcast yayınını başlattım. Aynı hevesle 2005 yılında podcastrehberi.com adresinde benim gibi meraklılar için bir bilgilendirici kaynak ve altyapı hizmeti kurdum fakat hiç kimse program yapmadı (o zaman bu kadar pratik değildi, kabul ediyorum ama 1 insan dahi heves etmez mi mübarek?).

Bir yandan bazı teknoloji dergilerinde HTML, CSS, JavaScript ve PHP kursları yazıyordum 🙂 Bugün kulağa komik; hatta inanılmaz geliyor olmalı ama o dönem böyle şeyler vardı. (Biz de çocukluğunu Commodore dergisinin onlarca sayfalık makina kodlarını gözümüz kanayarak yazıp ekranda çubuklar zıplatarak geçirmiş bir kuşağız nihayetinde). Birileri benim o yazıları bulup çıkartacak diye ödüm kopuyor.

Aynı dönemde birkaç farklı TV kanalında teknoloji odaklı programlar hazırlayıp sundum. Ama nedense televizyonu sevemedim. Televizyonun görselliği her şeyin önüne çıkarma eğilimi, konu ve konukları hep ikinci planda bırakıyordu. Yazılı ve sesli mecraların tadını, samimiyetini ve sıcaklığını orada bulamadım.

En büyük hata: profesyonel yöneticilik

Medya dünyasındaki serüvenim keyifle sürerken bir gün Doğan TV Holding’den tüm grubun dijitalleştirilmesi projesinin başına geçme teklifi aldım. D&R’dan Dsmart’a, Kanal D, Star, CNN Türk gibi TV kanallarından Radyo D, Foreks gibi Türkiye’nin en çok dinlenen radyo istasyonlarına kadar onlarca farklı markanın dijital stratejisini yazmam ve yürütmem isteniyordu.

O gün hayatımın en güzel fırsatı gibi gelmişti. Bugünkü aklım olsa arkama bakmadan kaçardım. Çünkü bu medya görevi değil; sıradan bir üst düzey yöneticilikti (başka bir deyişle ‘hamallık’). Maaşı ve imkanları rüyamda göremeyeceğim türdendi fakat zihnime aykırı ne varsa sorumluluk, hedef ve dert olarak sırtıma yükledi. Planladığım hiçbir şeyi hayata geçiremedim. Oysa güzel ve o dönem için yenilikçi bir strateji çizmiştim. O planları ve yaşadıklarımı da ayrıca yazmayı çok isterdim (Şimdiden kaç ek yazı fikri birikti!).

İstifamı sundum, 1 ay içinde ortalığı mümkün olduğunca toparlayıp ayrıldım.

Gazeteye dönmek istemiyordum. Çünkü öbür tarafta hevesim yarım kalmıştı. Radikal’e dışarıdan yazmaya ve Doğan TV Holding’de yapamadıklarımı gerçekleştirebilmek için kendi şirketimi kurmaya karar verdim.

“Ben daha iyisini yaparım!”

Ne yapacağımı çok iyi biliyordum ancak sermayesiz olduğum için nasıl yapabileceğimi kestiremiyordum. Neyse ki birçok kişi ve şirket bana inandı, güvendi, destek oldu, yardıma koştu.

Mehmetçik Vakfı’ndan çok ucuza küçük bir ofis bulup kiraladık. Ikea sayesinde üç otuz paraya masa ve sandalyeler topladık. NTV’den dostlar stüdyomuzu (ışıkları, yeşil fonu, montaj setlerini) kurdu. Sony Türkiye kameralar ve monitörler verdi. Türk Telekom kendi veri merkezinde yer sağladı. Hatta o zaman iyice dertli olan altyapı sıkıntılarını aşabilmemiz için yol kazarak şirketimize özel metro ethernet hattı çekti. Kimi şirketler ürettiğimiz içeriklere sponsor olarak can suyu oldu.

Ama benim için en önemlisi, birçok kişi hayallerime inanarak, bana güvenerek, daha düşük bir maaşa razı olarak, işlerini bırakıp benimle yürümeyi tercih ettiler. Asla unutamayacağım.

2008 yılında o zamanlar pek karşılığı olmayan ‘içerik ajansı’ mottosuyla kurduğumuz ajansımız bünyesinde Yahoyt adlı bir teknoloji haber sitesi, Televidyon adlı bir video içerik platformu, Kaybolduk.biz adlı Foursquare / Yelp / Swarm karışımı bir lokasyon tabanlı sosyal ağ, video sokak röportajları ile saha araştırması yapan bir kapalı sistem, iPad uyumlu dergiler gibi irili – ufaklı pek çok şey hayata geçirdik. Çok sevdiğimiz sitelere kucak açıp birlikte büyüttük (alkislarlayasiyorum.com gibi).

İlk MYK Medya ofisimizden sadece bu kareyi bulabildim. Ziyaretime gelen EN kıymetli misafirlerim (2009). Emin değilim ama galiba ekranımdaki uygulama da Dreamweaver. Duvarda asılı duran dergilerin neredeyse tamamı yıllar önce yayın hayatını sonlandırdı.

Bir yazılımcı bulana kadar bu projelerin bir kısmında kaba tasarımından kodlamasına, veritabanı mimarisinden sunucu yapısına kadar her şeyi bizzat yazmak, kurmak zorunda kaldım. Bu yüzden tanıtım, satış ve pazarlamaya ayırmam gereken zaman ve enerjiyi teknik konulara harcadım. Korkunç bir hataydı! (Yeri gelmişken; ben bu kodlama işini oldum olası sevemedim. Her seferinde de mecbur kaldığım için yazdım. Nasıl ikrah ettiysem o günden bu yana kendi küçük işlerim için dahi toplam 50 satır dahi yazmamışımdır).

Yine de daha Youtube’un Türkçe ve bu kadar popüler olmadığı; televizyoncu Beyazıt Öztürk’ün dahi PiknikTube adlı girişimiyle var olmaya çalıştığı o dönemde biz kendi video platformumuzda günlük ve haftalık özgün içerik üreten toplam 56 (elli altı) programı hayata geçirdik (Bugün kendine içerik ağı / content network diyen şirketlerin dahi çok azının böyle bir arşivi vardır). Yogadan dizi-film dünyasına, teknolojiden spora, hukuktan otomotive uzanan bu yelpazede ben dahi (meslektaşım) Timur Sırt ile Teknosohbet adlı programda 500’e yakın program çektim. Bir kısmı Youtube’da duruyor.

Ancak reklam ve medya satın alma ajanslarına ‘video reklam’ denen şeyi bir türlü anlatamadık! O yıllarda (2008-2010 arası) kimsenin kafası internet videolarına reklam vermeyi algılayamıyordu. Gelir ile gideri bir türlü dengeleyemiyorduk. Hayatımın EN stresli günleriydi.

Hediyelik bilgi: Ne ‘olmadığını’ öğrenmek

İçimde ukde kalanları gerçekleştirmek için kurup senelerce yükünü taşıdığım, çilesini çektiğim MYK Medya adlı bu şirketin serüveni, aslında Doğan TV Holding zamanında görüp de kabullenmediğim bir gerçeği kafama çaktı: benim işim yöneticilik değil; içerik oluşturmaktı.

Girişimcilik temalı her konuşmamda değindiğim gibi etrafımdaki çoğu kişinin hayali olan girişimcilik bana zerre heyecan vermedi, hala da vermiyor. Ben girişimleri analiz etmeyi, yorumlamayı, çetelesini tutmayı seviyorum.

MYK Medya macerası işte bu hazine değerindeki tecrübeyle kapandı (meraklısı için edindiğim en büyük derslerden birini seneler önceki bir eTohum konuşmamda aktarmıştım).

Her şeye rağmen MYK Medya benim gibi birçok kişinin hayatına dokundu. Bugün hala orada / burada o dönem Teknosohbet’i takip edenlerle karşılaşıyor, sohbet ediyorum. O dönemki ekibimizin büyük kısmı bugün Türkiye ve Avrupa’nın saygın girişimlerinde mesleklerini sürdürüyor. Bazılarıyla hala arada yazışıyor, görüşüyorum. Program yapımcılarımızın bir bölümü Youtube / Twitch yıldızı oldu. Gururla takip ediyorum.

Madem bilirsin huyunu…

Girişimcilikten yeterince ders almamış olacağım ki sonrasında bence hepsi fikren iyi ancak -Türkiye özelinde- uygulama aşamasında ömür tüketen engellere takılan Speciad, Gozimo, Bargao, Tinq ve (adını sahiden hatırlayamadığım) birkaç denemem daha oldu. Neyse ki hiçbirinin yönetiminde yoktum. Yine de teknoloji girişimi konusunda tecrübeme tecrübe kattılar.

Neyin ‘olmayacağına’ yönelik bu deneyeyimlerim sonrasında danışmanlığını yaptığım bir dizi girişimde mucizevi sonuçlara vesile oldu. Fakat danışmanlık işini de sevemedim. Kısa sürede fark ettim ki nihayetinde her hata danışmana, her başarı personele yazılıyor. Şirkette çalışanların sana yönelik gizli öfkesi de cabası. Az emekle iyi bir gelir elde ediyor olmama rağmen o defteri de kapattım.

Televizyona dönüş

Tam o sıralarda hayatıma TRT Haber’deki Sosyal Medya programı girdi. Medya serüvenimdeki en ilginç tecrübelerden biriydi.

Sosyal medya hızla yaygınlaşıyor ve beraberinde yepyeni kavramlar, değer yargıları, yeni nesil şöhretler ve bilimsel olarak incelenmesi gereken bir sürü ‘şey’ ortaya çıkarıyordu. Biz de her bölümde hem bu alandaki popüler kimlikleri hem de ‘ikna edebildiğimiz’ akademisyenleri, uzmanları çıkarıp inceledik. 400’den fazla konuk ağırlamış olmalıyız. Konuşmadığımız mesele neredeyse kalmamıştı. ‘Doğası gereği’ Türk televizyonlarında seyircinin sosyal araçlarla anlık olarak yayına dahil olduğu ve yönlendirdiği ilk programdı. Birçok sıradışı insanla tanışmama vesile oldu.

Ne var ki TRT Haber’in o dönemki gerçek sahibi olan Fethullahçı tayfa, ‘Gezici’ olduğum, programda ve sosyal medya hesaplarımda sürekli hükümeti / devleti eleştirdiğim iddiasıyla programımıza son verdi (ilginç bir tesadüf olarak o sıralarda bir yandan da Geziciler tarafından yandaş olma suçlamasıyla linç ediliyordum).

Zıplamadan önceki dip noktası

Nihayetinde (detaylarını Nilay Örnek’in beni davet ettiği bir podcast’te uzunca anlattığım) en zor dönemim başladı.

İşsizdim ve kelime anlamıyla ‘sıfırı tüketmeme’ günler kalmıştı. Ama ne yapıp ne yapmayacağım konusunda kafam gayet netti. Dönebilecek ‘medya’ diye bir şey kalmamıştı. Danışmanlık yapmak ya da yeni bir girişime atılmak da istemiyordum. İnternette içerik oluşturarak para kazanmak içinse ya dürüstlükten ya da kaliteden ödün vermem gerekiyordu.

Uzun süre düşünerek şu sonuca vardım: Her şeye rağmen hatırı sayılır miktarda kişi ve kurum, işine yarayacak bilgi ve fikre yönelik beklenti sahibiydi. Üstelik teknolojinin trendleri belirlediği bir dönemde özellikle şirketler -rakip ve paydaşlarında- ne olup bittiğine yönelik hiç olmadığı kadar merak içindeydi. Bu konuları araştırıp, takip etmek ise zaten benim onlarca yıldır günlük rutinimdi.

Buradan hareketle profesyonel konuşmacı olmaya karar verdim. Artık sadece okuyacak, yazacak ve konuşmalar yapacaktım. Böylece kimseye bağlı kalmayacak, kimsenin sorumluluğunu taşımayacak, en sevdiğim ve en faydalı olduğuma inandığım şeyi yapabilecektim.

Şansıma karşıma sütten ağzı yanmış bir çiftin yoğurdu üfleyerek yerken kurduğu bir konuşmacı ajansı çıktı. Birlikte başladık, birlikte büyüdük. Onlarsız bu noktaya asla gelemezdim.

Velakin, yine duramadım; araya iki heves daha sıkıştı. Birisi İstanbul Bilgi Üniversitesi kapsamında interaktif pazarlama odaklı yüksek lisans programı Next Akademi. Bu programın 4 kurucu ortağımdan biri oldum. Birkaç sene konuk olarak derslerine de girdim ancak yeterince vakit ayıramadığımı fark ederek affımı istedim. Bir kısmıyla uzaktan temasımı sürdürdüğüm ve hepsiyle gurur duyduğum çok sayıda öğrencim oldu.

Diğer heves ise bu blogdan ortaya çıkan Dünya Halleri. Bazılarınıza garip gelebilir ancak şu bahsettiğim süreçte en gurur duyduğum işlerden biri. Dünyayı değiştiren şeylerin çetelesini tutmak adına benzersiz bir Türkçe arşiv / kaynak olduğuna inanıyorum. Neredeyse 250 haftadır süren bir çaba. O sitenin içeriğine ne kadar özendiğimi çok az kişi bilecek. Samimi olmak gerekirse bu kadar vakte, enerjiye (ve paraya) muhtaç olduğunu bilsem kesinlikle başlamazdım. Birilerine faydası dokunur diye reklam bile koymadan, kendi kıt kaynaklarımla ayakta tutmaya çalıştığım bir heves diyelim.

En kıymetli bilgi: kendini bilmek

Bugün artık yaşama amacımın bir şeylerin merakına düşüp araştırmak, okumak, dinlemek, izlemek, gözlemek; bunlardan bir sonuç çıkartarak ilgili insanlara aktarmak olduğuna eminim. Beni hayatta bunlardan daha çok mutlu eden bir şey olmadığını anladım.

Son 4-5 yılımı bu hedefe sadık kalarak geçirdim. Gece-gündüz kitaplardan, web sayfalarından, röportajlardan, belgesellerden türlü çeşit bilgi emip, derleyip, uçlarından birbirine bağlayarak, onlardan yeni şeyler türeterek ilgili, hevesli, meraklı insanlara aktarıyorum.

Bu yolculukta karşılaştığım en büyük sıkıntı ise unvan oldu. Herkes herkese bir etiket yapıştırma, kulp takma derdinde. Annem, babam, halam gibi sadece ismimle anılabilmeyi çok isterdim. Mümkün değil. Epey sonra öğrendim ki konuşmacı ajansım dahi görüştüğü şirketlere beni ‘Yeni Nesil Yaşam Uzmanı’ şeklinde tanıtıyormuş. İnsanlar ne dedi içinden kimbilir.

“Gazeteci deyin” diyorum kimseyi kesmiyor. “Gazeteci-Yazar desek olur mu?”. Teknoloji Uzmanı, Teknoloji Editörü, Teknoloji Yazarı gibi sayısız unvanla tam bir şizofrene döndüm. Bu ısrarı boşa düşürebilir miyim diye Sezyum’un benimle dalga geçmek için uydurduğu ‘İnternet Ekipler Amiri’ unvanını kullanmaya başladım. Onu dahi pek çok şirket ve etkinlik broşürüne bastı. ‘Bilgi Bulaştırıcısı’ dedim. Yadırganmadı. Öyle birkaç yaka kartım var. Hatıra diye saklıyorum.

Kubbede kalacak hoş sada

Sonu gelmeyecek gibi görünen bu yazıyı noktalarken akılda şu kalsın isterim: Hayatım boyunca gazetecilik yapmak (daha da derininde, bir şeyler öğrenip insanlara aktarmak) istedim. Ve ömrümün son 25 yılında elime geçen her fırsatta; gazetede, dergide, radyoda, televizyonda, internette, sahnede, orada, burada bunu gerçekleştirmeye çalıştım, çalışıyorum. Bundan da çok keyif alıyorum.

İşimde iyi olduğum iddiasında değilim. Ama emin olun işimi daha iyi yapabilmek için ÇOK çalışıyorum. Kendimi bildim bileli her günümü zihnimi bir önceki günden daha iyi donatmak için çabalıyorum.

Özetle, insanlara faydalı olmayı hedefleyen bir insanım. Bunun ötesinde hiçbir iddiam ve idealim yok. Aklım, vaktim ve enerjim yettiğince talep edenlere yardım etmeye, davet edildiğim ortamlarda gayret, samimiyet ve iyi niyetle öğrendiklerimi aktarmaya çalışıyorum. Beğenen olur, beğenmeyen olur. Daha iyisini yapan veya yapmaya gayret eden herkese de saygı duyuyorum.

Yoksa ne baraj ne de bina inşa etmişliğim var. 25 yıla kabaca bu kadarı sığdı.

Taş üstüne taş koyan herkese selam, sevgi ve saygılarımla.

“‘Boş-beleş’ bir hayattan kesitler” için 62 yanıt

İyi güzel çalışmışsın da itü mezuniyet töreninde konuşabilecek kadar ne başarın var ne de örnek bir kariyerin, teknoloji editörünü törene çağıran itü ye buradan öpüyorum.

Sorun şurada; insanlar Türkiye’de içerik üretmeye bir iş olarak bakmıyorlar. Bakanlar da niş içerikten ziyade mass’e yönelmiş durumdalar. Belki de haklılar; niş içerik para kazandırmıyor. Ancak kazandırdığı şey çok daha evrensel: değer katıyor insanların hayatına.

Sadece dünya halleri’ni bile günlerce, sıkılmadan okuyabilirim.

O yüzden yaptığınız şey çok kutsal. Bırakın insanlar konuşsun, eleştirsin, suçlasın. Biz sizi ve ürettiklerinizi çok iyi biliyoruz. Türkiye’de hakkıyla içerik üreten az sayıda insandan birisiniz. Sizi seviyoruz.

Necip.

Şunu ifade etmem gerekir. Gerek blogunuzdan gerekse tweeter ve diğer sosyal mecralardan sizin yazdıklarınızı okuyarak çok farklı ve ilgisiz gibi görünen pek çok konuda pek çok şey öğrendim. Mesela IF diyetin bir yazınızı okuyarak başladım 10 küsür kilo verdim; Kindle almaya başka bir yazınız vesile oldu. Yazının içinde belirttiğiniz, farklı içerik ve bilgileri birbirine bağlamak/bağlayabilmek konusu bu işin anahtarı sanırım. Bu blog, dünyahalleri ve bazen daha az enerji ve emek harcamayı düşündüğünüz tweeter yazılarınız bizim için değerli, bilmenizi isterim. Sevgiyle

Ömrüne bereket ağbi. Allah gayret kuvvet versin. Ailenle huzurlu günler dilerim

helal olsun ^_^

Gerçekten de insanların hayata doğum tarihinden farklı bir başlama anı var.

M.Serdar Kuzuloğlu’na baktığımda her şeyden önce; ahlak sahibi, çalışkan, yaptığı işleri etik ve estetik çerçevedinde yapan, iyi aile babası (öyle hissediyorum),öncü, zeki, “iyi bir insan” görüyorum. Sizi tanımaktan ( yaptığınız işlerle ama birgün inşallah karşılıklı bir kahve içme şansına sahip olurum), aynı memleketin insanı olmaktan kendi adıma gurur duyuyorum. Allah size güç versin ki sizi izleme şansını devam ettirebilelim.

Size ve güzel ailenize selamlar 👋👋

Serdar bey,
Neyi çok iyi yapabildiğini 46 yaşına kadar gelip hala bulamamış biri olarak, yaşadıklarınız tüm benzerlerinizin hikayesi gibi yine gözümde yaşarma yaptı.
Birinci satırın ilk harfinden son nokta işaretine kadar, işte bunun bir benzeri benim de başıma gelmeliydi dedim ama bunun yerine bütün hayatımı neden yapamayacağıma dair kendime son derece inandırıcı ve güçlü mazeretler sunmakla geçirdim.
Bu da iyi çünkü yıldızlar parladığında onların ne kadar parlak olduklarını görüp, diğerlerine anlatacak birileri de gerekiyor sanırım. E hayatın ben ve benim gibi kendini engelleyicilere biçtiği misyon da bu olsa gerek.
Her neyse, sizin de zaten içselleştirip kabul ettiğiniz gibi maalesef ortadoğu da insan kaynağı böyle şekilleniyor. Burada insanlar anlam veremedikleri; adı, ataları tarafından daha önce konulmamış olan şeylere karşı her zaman hoyrat tutumları oldu. Bir de hiç bir şekilde ders alamamaları, tecrübe kiralayamamaları. Aksi taktirde 3 ana din 100 metre! arayla buraya inmez, dünyanın farklı coğrafyalarına eşit dağıtılırdı.
Kabul ediyorum insanın asabını bozuyor ama bu türden arkadaşlara çok da takılmayın. Ve bilin ki pek çok “iyi” insanın hayatına dokunuyor ve onları mutlu ediyorsunuz. Maalesef onların sesi tarih boyunca az çıktı hala da öyle, ama umut ediyorum ki sakin atın çiftesinin pek olacağı bir çağa çok yaklaştık. Keşke kötülük ve bayağılığın kendini de yemesinden değil de iyinin ve iyiliğin daha çok ses çıkartıp kötüyü bastırmasından olabilseydi.
Özetle sizden ricam gücünüz yettiğince üretin, az da olsa ürettiğinizi tüketen ve bunu sürdürmeye niyeti olan bir kitleniz var..
Selamlar, saygılar, sabırlar dilerim..
Tamer

İTÜ’nün içinden birisi olarak söylüyorum. Öğrenciler de dahil olmak üzere, İTÜ bünyesinde bulunan aklı başında insanların hepsinin kafa yorduğu yahut problem olarak niteledikleri eksikliklere bir bir nokta atışı yaptı kendisi. Ve bütün bu nokta atışlarını yukarıda anlattığı 25 seneye sığdırabildikleriyle yaptığı aşikar. Vesile oldu bari buradan teşekkür edelim. Senelerdir düşündüğüm “eksik bir şey var bu okulda” düşüncesini 20 dakikada toparlayabilmeniz harikaydı. Çok teşekkürler!

Ağzınıza sağlık. Yine uzun ve doyurucu bir yazı oldu.

Bu bile başlı başına bir yazı konusu olabilir.
“İnternette içerik oluşturarak para kazanmak içinse ya dürüstlükten ya da kaliteden ödün vermem gerekiyordu.”

Ünvan olarakda gazeteci-yazar güzel duruyor. En azından toplum dilinde bir karşılığı var. “Bilgi Bulaştırıcısı” da hoşuma gitti.

Kutluyorum tekrar tekrar… başarıysa adı bunun, işte dolu dolu, başarılı bir hayat süreci… en en önemlisi de “güzel bir insan” olabilmekse eğer, en başat özelliğiniz o bence… Ne mutlu size… Bütün bilgi donanımlı ve tatlı üsluplu yazılarınız ve samimi, gönülden, yararlı konuşmalarınız için şükran ve minnetle…. 🙏🏻

Sizi eleştirenlerin yeni düzene ayak uyduramadıklarını zannediyorum. Yani onlar 8-5 mesaisi olan, ayın 15 inde maaşı yatan, öğretmenlik veya mühendislik gibi bilindik isimli meslekleri olan insanları anlar, sizi değil.

Amirim, şu kelimenin geçtiği cümleyi bir daha okur musun : “ortağımdan”

Bu yazı, benim sizi ne kadar zamandır izlediğimi de göstermiş oldu.. hatta bu bloğun ve de dünyahallerininin oluşumuna tanık olmuşum 🙂
Radikal kısmından bahsederken, gerçekten söylediklerinize katıldım. Radikal müthiş bir gazeteydi, burada tabi siz gerçekte olup bitenden bahsetmişsiniz ama şahsen bana Türkiye’nin en yenilikçi gazetesi gibi geliyordu. Sizi ben o gazetede tanıdım, aslında orada yaptığınızı şu anda dünyahallerinde yapıyorsunuz diyebilirim. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, radikal2 vardı bir de, ne güzel kitap önerileri olurdu. Bu ekini de çok severek takip ederdim.
Unvan meselesine gelince, unvan bizim toplumun kanayan yarası. Hakeden için de hakketmeyen için de 🙂 bu konu kafaya takılacak birşey değil. Bu unvan meselesinin çokça konuşulduğu, unvana göre şerbet verildiği bir ortamda çalışıyorum (akademik ortam)! (Hem de hiç olmaması gereken bir yer değil mi?)
Sizi o kadar uzun zamandır takip ediyor olduğuma göre birkaç eleştiri yapma hakkını kendimde gördüm. Bazen içinizdeki “ukalayı” dizginleyemediğiniz zamanlar oluyor. Bu sanırım insanları en irite eden şey, hani bu twitte dile getirmeye çalıştığınız cevap aslında. Ben de şöyle düşünüyorum bu minvalde: İnsan bu kadar okuyup yazınca haliyle sorgulamaya başlıyor. Daha çok öğrenmek, bu öğrendiklerini de paylaşacak birilerini arıyor, fikir alışverişi yapmak istiyor, fikir üretmek istiyor. Etrafında kendi gibi insanları görmek istiyor. İşte bu kısım eksik kalmaya çok meyilli. Herkesin ilgi alanı farklı, vaktini değerlendirme biçimi farklı, vs. Bir de bizim toplum artık eğitimsizlikten geriye doğru gitmeye başladığı için, herhangi birinden biraz daha fazla biliyor olma ihtimali giderek artıyor 🙂 bu durum da insanların size o yukarıdaki gibi tweetler atmasına sebep oluyor.
Ama işinizi tanımlama biçimini (okuyorum, yazıyorum, öğreniyorum, anlatıyorum) çok genel buldum. Şöyle ki, biz akademisyenler de naçizane aynı işi yapıyoruz diyebiliriz.. Siz öğrendiklerinizi konuşarak aktarmayı tercih etmişsiniz; biz öğrendiklerimizi ya da fikirlerimizi makale ve bildiri veya genel olarak bilimsel yayınla; mimarlar çizimleriyle, planlarıyla; mühendisler projeleriyle… aktarıyor. bence bu tanıma başka meslekler de uyuyor böylece.
İşte böyle çok genel bir tanımlama biçiminden ötürü de insanların böyle “hayat sana güzel, konuşuyorsun kazanıyorsun geziyorsun..” nevinden mesajları alma eğilimde olacaksınız.
Biraz uzun oldu benim de yorumum. Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim.

Kendinizi ve hikayenizi sanki tarafsız ve abartısız bir dille anlattığınız için teşekkürler, 🙂 Sanki diğer Serdar Kuzuloğlu sizi anlatmış gibi olmuş, Tevazu ve Tarzınıza hayranız…Teşekkürler.

Dünya Halleri için gösterdiğiniz emeğe saygı duyuyor ve benim için her Pazar , okumayı düzenli bir ritüel haline getirdiğiniz için teşekkür ediyorum.

Uzun zamandır (12 yıl) takip ediyorum sizi.sizden en çok şu şekilde faydalandım: kaliteli ama görünmeyen verilere ulaşmak.verdiğiniz linkler, isimler aracılığla çok hoş vakitler geçirdim.teşekkürler

Serdar Kuzuloğlu merhaba. Yazdıklarınızı, ürettiklerinizi ilgiyle takip ediyorum. Marmara Belediyeler Birliği’ndeki ve İstanbul Üniversitesi’ndeki konuşmalarınızda oradaydım, sizi canlı olarak dinledim ve gerçekten ne kadar insanlara faydalı olmayı hedefleyen bir insan olduğunuzu, ne kadar donanımlı ve yaşadığı hayatın hakkını vermeye çalışan biri olduğunuzu görmüş oldum. Sizi ortaokuldayken Deniz Bayramoğlu’nun programında izleyerek tanımıştım. Ne mutlu bana. Bana bilmeden kattıklarınız ve sizden öğrendiğim her şey için çok teşekkür ederim. 🙂
Sevgiler. 🙋🏻

Başarı nedir peki Mehmet Bey. Rakamlar mı? Sanaldan ibaret rakamlar! Maddeler mi? Hanlar, hamamlar? Bence hayatın bir hiç olduğunu bir tarafına pamukları tıkadıklarında anlarsın. Önemli olan insanların hayatına nasıl dokunduğundur.

Serdar Bey sizin gayretiniz, bildiklerinizi paylaşma isteğiniz, pes etmeyişiniz bana ve bir çok insana ilham kaynağı oluyor. Gittiğiniz yoldan hiç bir zaman vazgeçmeyin. Bu ülkenin sizin gibi daha çok insana ihtiyacı var.

Burda görüş paylaşan çoğu kişinin ortak noktası sizin gibi hayalleri ve idealleri olup ekonomik nedenlerden dolayı bunları erteleme, hareketsizleşip durumu kabullenme durumunda olanların ortak hikayesi olmuş gibi o dönemde startup ya da girişimcilik hangisi ile süslerseniz süsleyin yapabilme başarısını göstermiş ve takdir edilecek çabayla denemekten vazgeçmemişsiniz.(Yenil daha iyi yenil sözü aklıma geldi ) Kendinizi bulmuş ve hayatınızın devamlılığı bu güzellikle devam etmeniz dileğiyle
Kazansanız da kaybetseniz de eleştirecekler deneyip denemeseniz de en azından denedim ve ne güzel kaybettim diyecek bir hayatınız olmuş

Bir doğumhane nöbetinde ilk doğumunun sancıları başlamış bir gebe eşiyle geldi.
Yanımdaki asistan arkadaşım çok yorgun olmamıza rağmen sabırla, uzun uzun ilk gebelikte sancıların başlaması ile doğum arasında 24 saat olduğunu, şimdi eve gidip anlattığı şekilde sancılar başlayınca geri gelmelerini, dikkat edecekleri şeyleri anlattı.
Konuşmasını bitirince kocası bize hiç bir şey söylemeden eşine döndü:
“Ben sana baştan özel hastaneye gidelim demiştim” dedi

Bu yazının bir yerlerinde anneannenizden bahsetmenizi bekliyordum.
Sizin hikayelenizde bana en ilham veren şey o;
Anladığım kadarıyla, kariyer ve hazzı değil torununa hayat vermeyi başarabilmiş ve -tatlı bir hatıradan öte- anneyi babayı sollayabilmiş biri.
Ben böyle bir hatıra bırakabilir miyim torunlara bilmiyorum.
Ama isterim 🙂
Allah ona cennet size hayırlı ömür versin.

Sizi tam da dibi gördüğünüz zaman eşimin tavsiyesiyle tanımıştım. O zamandan beri gerek kendi hayatımda gerekse çevremin hayatında çok derin izleriniz oldu (Liste halinde yazmayı düşünüyorum ama bitmeyecek gibi geldiği için yazmaya korkuyorum). Belki de sesi çok çıkmadan sizi mutluluk içinde ve gıptayla takip eden geniş bir kitle vardır. Bunu hatırlatmak isterim. Ve o kitle adına da emekleriniz için çok teşekkür ederim.

Bırakın herkes de ne yaptığınızı ve kim olduğunuzu bilmeyi versin. Dediğiniz gibi: “… Ben küçük meselelerin adamıyım. Bunlarla da birileri ilgilenmeli nihayetinde.” (onlara göre küçük olan meselelerin adamı kalın onların aklında)

Selamlar, sevgiler…

Merhaba Serdar Bey,

Yazdıklarınızı, paylaşımlarınızı ilgiyle ve merakla takip ediyorum. Güne başlangıç sayfalarım içerisinde mserdark.com ve Dünya Halleri bulunuyor. İnsanlar devamını sağlayamadığı, sürekliliği yakalayamadığı ya da kendisini ön planda göremediği yerlerde çamur sıçratmayı çok sever. Bırakın istediklerini söylesinler. Ancak yazınızı bunu söyleyenlerin okuyabileceğini sanmıyorum, çünkü sizin yazdıklarınızı biraz birazda olsa okusalardı zaten bu tarz bir şey demeyecekleri çok açık ortada.

Emin olun her geçen gün sizi takip ettikçe merakım, isteğim kat be kat artıyor. Yaptığınız işin hakkını gerçekten veriyorsunuz. Umarım yazılarınızın uzunluğu iki katına çıkar, takip etmekte zorlanacağımız kadar da çok olur.

Saygılar.

Abi çok övmüşsün kendini. Ayrıca kişisel gelişim minvalli “kıvılcımsınız alev olun yehuu” konuşmalarının gerçekten içi boş.

Sen o adamin bilgi birikiminin yuzde 5 ine sahip misin de elestirme hakkini kendinde buluyorsun.

Serdar Abi

Benim için sizin ürettiğiniz veya içerisinde bulunduğunuz içerikleri okumak,izlemek, dinlemek bilgilendirici ve inanılmaz keyifli. Keşke daha farklı alanlarda da ciddi birikimleri ve bunu paylaşıp insanlara aktarmak için tutkusu olan insanlar olsa etrafımızda.

Ünvan olarak – İngiliz Ajanı Serdar Kuzuoğlu (MI6 Ajanı) . . . :D.

Paylaşımlarınızdaki “linkler” bizleri başka dünyalara taşıyor, beğendiklerimizi “Evernote” ile saklıyor, çalışma masanızdan paylaştığınız fotoğrafları büyütüp arka planda görünen “kitap” isimlerini not alıyoruz…Sırf siz Google kullanıyorsunuz diye halen “acaba exchange dünyasından g suite dünyasına geçsem mi” diye düşünüyorum 🙂

Okuyan, araştıran, yaşayan ve bunların sonunda edindiği tecrübeleri zevkle insanlığın kullanımına sokan insanlardan kimseye zarar gelmez.

Aklınıza, emeğinize sağlık “fayda sağlayıcı” (bu ünvan da yakışır bence)

Keşke sizin gibi çevremizde sayısız “Bilgi Bulaştırıcısı” olsa… Her paylaştığınız yazı, link, yorum vs. güzel şeylere vesile oluyor, merak uyandırıyor. Çok teşekkürler…

Eline emeğine sağlık abi, açık yüreklilikle tüm yaşadıklarını paylaşman gençler için çok önemli bence, bizde elimizden geldiğince taş üstüne taş koymaya çalışanlardanız. Sevgilerimle.

sen başarı counter mısın kardeşim? kaç lazımmış itüde konuşmak için ve serdar abizimin ki kaç şu an öğrenebilir miyiz?

Kendimi o yorum yapanların yerine koyarak düşünmeye çalışıyorum. Benim size ‘boş-beleş adam’ ya da ‘anca konuşuyor’ gibi cümleler kurabilmem için sizden daha fazla üretken olmam, ülkeye sizden daha fazla katkı sağlamam gerekli. Elbette bu ülkede sizden daha fazla üretken insanlar var. Ancak onların sizinle ilgili yorum yaptıklarını görmedim. Zaten böyle bir yarışa da girmezler.

O yorumları yapan arkadaşlara; “Sen ne yapıyorsun peki?” diye sormak lazım. Eğer katkıları varsa buyursunlar. Onlardan da bir şeyler öğrenelim.

Biz ülkece okumayı çok sevmeyiz. Genelde ya izleyeceğiz ya da dinleyeceğiz. Ama sizin yazılarınızı (çok uzun olsalar da) sonuna kadar okuyabiliyoruz. Çünkü ciddi anlamda bilgi bulaşıyor. Dinlesek 5 dakika katlanamayacağımız adamlar bu yazıların altına yorum yazsalar ne olacak?

Zahmet edip bu kadar detaylı bir yanıt yazmışsınız. Bu insanlara değmez elbette. Ama en azından biz daha iyi tanımış olduk.

yahoyt.com’un sıkı takipçisiydim. Java kitabı çekilişine katılmış ve kazanmıştım 🙂 Bu arada Murat Yanıklar ile bağınız nedir hep merak etmişimdir. Bahsettiğinize şahit olamadım da.

Bilgi bulaştırıcı olmanın yanı sıra birçok bilgi bulaştırıcıya da maruz kalmamız gerekiyor. Siz bu nihai sonuca büyük ve eşsiz tecrübeler içeren bir süreç sonunda ulaşmışsınız, bu da onu daha kalıcı ve etkili kılıyor kanımca. Etrafınızdaki klasik “teknik şeyler” ezberlemiş olan incelemeci meslektaşlarınızla aynı olmayıp kendinizi aramaya çalıştığınızdaki sıradan olmayışınız; felsefe, sosyoloji ve antropoloji gibi alanların teknoloji gibi bilimum alanları yorumlamada ve analiz etmede ne kadar yardımcı olduğunu, danışmacılığın, girişimciliğin ve yöneticiliğin sizin işiniz olmadığını fark etmeniz… Bu süreçteki çıkarımlarınızdan bir şeyler türetilerek kendime çıkarabileceğim ve tekrardan başkaları için türetebileceğim bir sürü şey var, tonlarca.

İlk Dünya Halleri’yle karşılaşıp, sonrasında onu oluşturan kişi olduğunuzu görüp kişisel blogunuza da giriş yapmam ve hayatımın ileri safhalarında bana çok yardımcı olacak bu yazıyla karşılaşmam büyük bir şans. Çoğu diğer okuyucunuz gibi yılllar öncesinden gazete yazılarınızı ve televizyon programlarınızı takip etmemiş olsam da o dönemleri kafamda çağrıştırabilmemi, az çok anlayabilmemi sağladı. Çok teşekkürler.

Selamlar,

“Özetle, insanlara faydalı olmayı hedefleyen bir insanım.”
Dedemin dediği gibi ;
Cesaretli oleceysin, ümitli oleceysin,
ben bu işi becerecem diyeceysin.
Siz başarmışsınız bunu Allah bizede nasip etsin.
Sevgiler saygılar

Amirim, Radikal günlerinden beri seni takip ediyorum. 20 senedir teknoloji sektöründeyim ve 8 senedir tek tabanca girişimciyim. İlham kaynağımsın ve sayende çok şey öğrendim. Yazıların hem beynime hem kalbime çok kez dokunmuştur. Etiketler kısıtlayıcıdır ama illa birşey diyecek olsam sana “Modern Feylesof” derdim 🙂 Seni seviyoruz, iyi ki varsın, tam gaz devam et lütfen, ayağın taşa değmesin.
Selamlar.

Yaptığınız işler çok güzel ve başarılı. Yalnız beni üzen bir durum var. Teknosohbet 500. Özel programı özel olarak çekeceğiz dediniz. Ama çekmediniz. Timur abi ile buluşup 500. Programı çekseniz, Eski günleri yadetseniz çok güzel olur.

Yüreğinize, yazma isteginize ve yazan ellerinize sağlık…. Siz gerçi beyin sinyalleri ile yazı yazmanın denemelerini de yapmışsınızdır 🙂 Zekanızı, samimiyetinizi hissetmek ve bunu okuyabilmek çok güzel … Tüm hücrelerinize sağlık 🙂

Selamlar,

Dünya Halleri için patreon vs kullanıp destek ile yürütmeyi eminim düşünmüşsünüzdür. Neden yapmamayı tercih ettiniz? Eminim bir yerde değinmişsinizdir fakat ben göremedim,

Bu dolu dolu kariyeri kitap yazmakla taçlandırmalısın. Her ne kadar dijital ortamda çok fazla yazıyor olsanız da basılı kitabın yeri ayrı.

25 senelik meslek geçmişi olmasına rağmen bilgiye bu kadar aç ve mesleğini bir şeyler öğrenip, harmanlayıp ihtiyaç sahiplerine iletmeye dönüştürmüş bir insana yaptığın bu yorum çok acımasızca. Biraz araştırırsan hatrı sayılır miktarda insana neler kattığına, hakkındaki yorumlara ulaşabilirsin. Biraz daha araştırırsan da insanlaları değerlendirirken ünvan ve popüler başarılar değil, nitelik olarak sana bir şey katıp katmayacağını göre sınıflandırmayı öğrenirsin.

Amirim “deneyeyim” kelimesi kasıtlıysa cuk oturmuş, değilse muazzam bir anlamlı tashih olmuş. Deneyimin anahtarı: deneyeyim.

Ayrıca bir İTÜ’lü olarak sizi mezuniyet konuşmacısı yapacak vizyona sahip bir üniversiteden mezun olduğum için bir kez daha gurur duydum.

Senin de buraya yorum yazacak kadar beynin yok ama bak işte yazabiliyorsun!
Demek ki çok şaapmamak lazım….

Merhaba Serdar bey,

Tecrübe birikiminizi, dönüm noktalarınızı ve yaşadığınız durumlar karşısında hayata dair aldığınız kararları bir çırpıda özetlediğiniz yazınızı, bir insanı tanıyabilmek için kalben okudum.

Yazı arasında sunduğunuz ve “Bulaşıkları kim yıkayacak” göndermeli videonuzu, geçen sene bulaşık yıkayan birisi olarak dinledim 🙂

Radyo programınızı, yazınıza not düşülen yorumları, yorum yapayım derken yoranları, yoranlara verilen cevapları, ünvan önerilerini kendim için not aldım.

Bir gün sizin gibi bu formatta bir yazı yazarsam, insanların hayatına dokunan sizin gibi bir tecrübe dağının, nasıl eleştirildiğini veya yıllarınızı geride bıraktığınız şu günlerde, insanlarda nasıl izler bırakabildiğinizi görmek istedim.

Size şimdilerde rastladığım için kendimi “çok şey kaçırmış” olarak nitelendiriyorum.

Ne yazıkki bu güne kadar çalışmaktan kafamı kaldırmamışım. Ne zaman kendi işimi kurdum, ondan sonra etrafımda olan bitene bakınır hale gelebildim.

Size rastladığım için çok memnunum. Bundan sonra sizi takip etmekten keyif alacağımı bana düşündüren yorumları aşağıda paylaşmak isterim.

“İlk Dünya Halleri’yle karşılaşıp, sonrasında onu oluşturan kişi olduğunuzu görüp kişisel blogunuza da giriş yapmam ve hayatımın ileri safhalarında bana çok yardımcı olacak bu yazıyla karşılaşmam büyük bir şans.”

“Zekanızı, samimiyetinizi hissetmek ve bunu okuyabilmek çok güzel …”

İlaveten; Yorum yazan kişilerin taleplerine de dikkatinizi çekmek isterim;

Talepler:

“Yalnız beni üzen bir durum var. Teknosohbet 500. Özel programı özel olarak çekeceğiz dediniz. Ama çekmediniz. Timur abi ile buluşup 500. Programı çekseniz, Eski günleri yadetseniz çok güzel olur.”

“Bu dolu dolu kariyeri kitap yazmakla taçlandırmalısın. Her ne kadar dijital ortamda çok fazla yazıyor olsanız da basılı kitabın yeri ayrı.”

Ünvan önerlerine gelecek olursak, sizi tanımaya henüz yeni başladığım için şu aşamada bir ünvan önerisinde bulunmanın abesle iştigal olduğu kanaatindeyim. Hal böyleyken zihnimde oluşan algınız kapsamında “Araştırmacı” ünvanı şuan için önerebileceğim tek öneri.

Bu anlamda kullanılacak Ünvan’ın hem ünvan sahibinin, hemde potansiyel network’ünün ilgisini çekmesi gerekliliğini düşündüğümüzde, “Araştırmacı” çok genel bir çerçeveye oturuyor. Daha da belirginleştirip, “Araştırmacı – Konuşmacı” diye ifade etmek de “Oturgaçlı Götürgeç” gibi zorlama bir etikete dönüşüyor.

Sizi takip edeceğim sürecin gelişimi içerisinde, unic ünvan önerilerim olur ise sizinle paylaşacağım.

İnsana ve insanlığa ve dahi Türk İş Dünyası Kültürüne yapmış olduğunuz katkılardan dolayı size imrendiğimi bilmemizi isterim.

Saygı ve Selamlarımla

Peki güzel kardeşim senin ne başarın var da az veya çok “başarılı” bir insana çamur atabiliyorsun?

Seni buraya kadar çekip yorum yazdırdıysa bu başarı ona yeter! en azından bu yorumları yazmanıza sebep olup bedava terapi yapıyor size.

Tüm yazdıklarınızın altına imzamı atarım. Bir kere konuşmasını dinleme imkanım oldu, kendisine hayran kaldım. Şimdi hayatına dair yazdıklarını okudum, tekrar hayran kaldım.

Amirim güney bölgesine toki benzeri konutlar yapın boş beleş hayatlar canlansın 🙂

Siz de görüşlerinizi paylaşın: