‘Boş-beleş’ bir hayattan kesitler

Bu yazının ilham kaynağı yukarıdaki Twitter mesajım. Uzun bir metin olacağını tahmin ediyorum. Konu nihayetinde yukarıdaki 3-4 satıra bağlanacak. Neredeyse tamamı basit bir Google aramasıyla -hatta bu siteyi ziyaret ederek dahi- ortaya dökülecek hayatım (kim olduğum, ne yaptığım, ne ürettiğim) denk geldiğim bazı eleştirilerde karşıma o kadar sık çıkıyor ki, en azından kendi sitemde bir cevabı olsun istedim.

Laf sokmak, haset etmek, nefret kusmak için değil, samimi olarak merak eden birine denk gelirsem “Bak yazdım canım kardeşim, lütfen aç oku.” diye yollarım belki.

Tırtıldan kelebeğe

İnsanların hayata doğum tarihinden farklı bir başlama anı olduğuna inanıyorum. Mesela bu benim için 1994 yılı sonlarına denk geliyor. Çocukluğum boyunca her gün hayalini kurduğum gazetecilik mesleğine başlama tarihim çünkü. Ondan önce müzisyenlikten sigorta satıcılığına kadar uzayan ve bir kısmını hatırlamak dahi istemediğim türlü çeşit şeyde kendimi aradım. Bulamadım.

Gazeteciliğe başladığım dönem medyanın telaşlı bir dijitalleşme sürecine denk gelmişti. Şimdilerde sıkça bahsi geçen dijital dönüşüm sürecini medya ta o zamanlar yaşıyordu. Bilgisayar destekli masaüstü yayıncılık sistemleri yüzünden montajcılık, dizgicilik gibi el emeğine dayalı birçok mesleğin günleri sayılıydı (Büyük bir incelik olarak Doğan Medya Grubu o dönem bu boşa çıkacak gruptaki herkese ücretsiz bilgisayar kursu ayarladı. Kabul edenler aramızda varlığını sürdürdü. Etmeyenleri bir daha görmedim bile).

Bu dönem benim için büyük fırsattı. Çünkü ortaokul yıllarımdan beri haşır neşir olduğum bilgisayarlardan edindiğim tecrübenin gerçek anlamda fark yaratacağı bir ortam oluşmuştu. O dönem gazetede kullandığımız QuarkXPress adlı uygulama için kodladığım bir eklenti (plugin) ve Mac OS 9’a yazdığım birkaç script ile yazıişlerinden epey hayır duası aldığımı hatırlıyorum mesela.

Hayata geçirdiğimiz Posta gazetesi tiraj rekorları kırıyordu. Herkesin keyfi yerindeydi. Cesaretimi toplayarak bir hafta ‘çay zararlı / kahve faydalı’ diğer hafta ‘kahve zararlı / çay faydalı’ haberleriyle geçiştirilen bilim / teknik adlı sayfaya talip oldum. Hazırladığım örnek haberler beğenilince hayalim tam anlamıyla gerçek oldu. Artık Türkiye’nin çok satan gazetelerinden birinde, adımla, sanımla bana emanet edilmiş bir sayfam vardı.

Web siteleriyle ilk tanışma

95-96 yıllarına denk gelen bu dönemde gazetede gece-gündüz her boş anım internet başında geçiyordu (BBS ile dirsek çürütmüş bizim nesil için internetin o ilkel hali bile nimetti) Sayfamda da ufaktan internet ile ilgili konulara giriyordum. Ne var ki bütün çabama rağmen o dönemki yöneticilerimi bir web sitesi açmaya ikna edemedim (gazeteyi bedava dağıtma fikri herkese fazlasıyla çılgınca geliyordu).

Kısa süre sonra aynı ekiple spor basınında bir kilometre taşı olan Fanatik gazetesini çıkarttık. Tam bu sırada yayın grubumuzun yöneticileri Hürriyet, Milliyet ve Fanatik’in web sitesini açmaya karar verdi (daha doğrusu onayladı). Ancak gazetede bilgi-işlem departmanı denen birimde dahi bu konudan anlayan birileri yoktu. Biz de (bugün biri rahmetli olan) toplamda 4 kişiyle Milliyet ve Fanatik’in sitesini hazırlamaya koyulduk (sonraları aramıza birkaç kişi daha eklendi). Fakat işin başındaki 3 kişi olarak biz gazeteciydik. İçerik dışında hiçbir alakamız olmaması gereken teknik meselelere, teknoloji aşkımıza hürmeten bulaştık.

İyi ki de öyle olmuş.

Bu vesileyle HTML ile tanıştım (kodlama bilgim BASIC, Visual BASIC ve çok az C++ ile sınırlıydı). O dönem henüz bugünkü gibi veritabanına bağlı dinamik web sayfaları üretemediğimiz için haber ve görselleri TXT ve GIF formatında oluşturup, Delphi ile yazılmış özel bir uygulamayla (lokalde) HTML’e çevirip, FTP ile tek tek siteye yüklüyorduk.

HTML fena halde basit bir dildi ve bana birçok deney yapma fırsatı sundu. Hobi amaçlı irili-ufaklı birçok site hayata geçirdim (ve bugün itiraf ediyorum ki hepsi için gazetenin sunucularını kullandım 🙂

O sitelerde Türkiye’nin ilk internet reklamlarını aldık. Haliyle ilk internet reklam tarifesini de hazırladık. Hikayesini ayrıca yazmayı çok isterim (Banner boyutunu ekrandan cetvelle ölçtüğümüz yıllar!!!). Böyle birçok ilk, nice mavra.

Ardından Posta ve Fanatik gazetesinden çıkma ‘rüya gibi bir kadro’ ile Radikal gazetesini hayata geçirdik. Ben de gazetedeki teknoloji sayfamı ‘Sanal Alem’ adıyla Radikal’e taşıdım.

Radikal okuru, Posta okurundan her anlamda farklıydı. Sanıyorum tarihte hiçbir gazetenin teknoloji ve trendlerle ilgili -oransal olarak- o kadar büyük bir okur kitlesi olmamıştır. Bu anlamda çok şanslıydım. Bundan aldığım güçle konularımı epey değiştirdim. Ağırlıklı olarak internet teknolojilerine eğildim.

Hayatımın akışını değiştiren karar

Aynı dönemde kaderimi değiştiren bir şey oldu: teknolojiye bakış açım tamamen değişti. Teknolojik ürünlerin kendi web sitelerinde ya da kutularında yazan teknik özelliklerini incelemek, yazmak, birbiriyle karşılaştırmak artık bana HİÇ zevk vermiyordu. PC World ve ComputerWeek dergilerindeki teknik yazılarıma da aynı sebeple son verdim.

Cihazların işlemci hızıyla, performans değerleriyle uğraşmayı bırakıp o cihaz(lar)ın hayatımızdaki varlık sebebini ve neyi değiştireceğini; başka bir deyişle sebepleri ve sonuçlarını incelemeye başladım.

Hayatımın kesinlikle EN doğru kararlarından biriydi. Yoksa şimdi aklı teknik veriler ve model isimleriyle dolu, herhangi bir teknoloji editörü olurdum. Oysa işin o tarafında çok sayıda meslektaşım var(dı) ve işlerini gayet iyi yapıyorlar(dı). Benim bunların üstüne ekstra bir şey katmam, farklılaşmam mümkün değildi. Ama örneğin felsefe, sosyoloji, antropoloji ve psikoloji gibi alanlarda donanmış olmanın teknolojiyi okuma ve yorumlamada nasıl büyük bir kapıyı araladığını gördüm. (Alman Filozof Martin Heidegger’in 1949’da teknolojiye dair yazdıklarını okuyunca tüylerimin ürperdiğini hatırlıyorum mesela.)

Elektronik yayınlara gecikmiş bir katkı daha

İstisnasız her gün yayın yönetmenimizin başının etini yiyerek, 2 sene gecikmeli de olsa Radikal’in web sitesini de hayata geçirmeyi başardım. O dönem medyaya özel hazır çözümler olmadığından kendim PHP ve MySQL tabanlı bir içerik yönetim sistemi yazdım. Analitik araçlarından editör arayüzüne kadar o dönem için hayli gelişmiş, web tabanlı bir yayın altyapısı ortaya çıktı. Aynı çözümü sonrasında Finansal Forum gibi grubun bazı diğer yayınlarında da aynen kullandım.

Bugün pek hatırlanmıyor olsa da okurların üye olup profil sayfası oluşturabildiği, yazar ve haberlere yorum yapabildiği, konulara göre içeriği özelleştirebildiği ve ‘Radikal Puanı’ diye hayali bir sistemle o dönem adı dahi konmamış ‘oyunlaştırma’ mekanizmalarını kullanan -Türkiye’deki- ilk haber sitesi Radikal oldu (yorumları kaldıran ilk site de biz olduk. Onun muhteşem ve hazin hikayesini de başka yazıya saklıyorum).

Gazetenin kaldıraç gücünü kullanarak o yıllarda birçok ülkede popülerleşmeye başlayan ‘book-crossing’ (sokakta belirli noktalara ücretsiz kitap bırakma / değiş-tokuş etme) ile ilgili bir sosyal ağ denemesi yaptım (sokakkitaplari.org) ancak olmadı (ağımıza üye olan hurdacılar diğer üyelerin kitap bıraktığı noktaları takip edip hepsini topladı ve sistem çöktü!).

Yeni mecralarla tanışma vakti

Aynı dönemde hayata geçen Radyo Cosmos’ta dünyada bir daha asla bir araya gelemeyecek isimlerden oluşan bir kadroya katıldım. Haftalık bir teknoloji programı yapmaya başladım. Bu sayede radyonun nasıl büyülü ve eşsiz bir mecra olduğunu keşfettim. Cosmos satılıp bir spor radyosuna dönüşünce (Lig Radyo) ben de programımı NTV Radyo’ya taşıdım (dönemin açık ara en kaliteli radyo dinleyicisine sahipti).

O günlerde standartlarının oluşturulmasına (hatta isminin konulmasına) şahitlik ettiğim podcast meselesine merak saldım ve Türkiye’nin ilk podcast yayınını başlattım. Aynı hevesle 2005 yılında podcastrehberi.com adresinde benim gibi meraklılar için bir bilgilendirici kaynak ve altyapı hizmeti kurdum fakat hiç kimse program yapmadı (o zaman bu kadar pratik değildi, kabul ediyorum ama 1 insan dahi heves etmez mi mübarek?).

Bir yandan bazı teknoloji dergilerinde HTML, CSS, JavaScript ve PHP kursları yazıyordum 🙂 Bugün kulağa komik; hatta inanılmaz geliyor olmalı ama o dönem böyle şeyler vardı. (Biz de çocukluğunu Commodore dergisinin onlarca sayfalık makina kodlarını gözümüz kanayarak yazıp ekranda çubuklar zıplatarak geçirmiş bir kuşağız nihayetinde). Birileri benim o yazıları bulup çıkartacak diye ödüm kopuyor.

Aynı dönemde birkaç farklı TV kanalında teknoloji odaklı programlar hazırlayıp sundum. Ama nedense televizyonu sevemedim. Televizyonun görselliği her şeyin önüne çıkarma eğilimi, konu ve konukları hep ikinci planda bırakıyordu. Yazılı ve sesli mecraların tadını, samimiyetini ve sıcaklığını orada bulamadım.

En büyük hata: profesyonel yöneticilik

Medya dünyasındaki serüvenim keyifle sürerken bir gün Doğan TV Holding’den tüm grubun dijitalleştirilmesi projesinin başına geçme teklifi aldım. D&R’dan Dsmart’a, Kanal D, Star, CNN Türk gibi TV kanallarından Radyo D, Foreks gibi Türkiye’nin en çok dinlenen radyo istasyonlarına kadar onlarca farklı markanın dijital stratejisini yazmam ve yürütmem isteniyordu.

O gün hayatımın en güzel fırsatı gibi gelmişti. Bugünkü aklım olsa arkama bakmadan kaçardım. Çünkü bu medya görevi değil; sıradan bir üst düzey yöneticilikti (başka bir deyişle ‘hamallık’). Maaşı ve imkanları rüyamda göremeyeceğim türdendi fakat zihnime aykırı ne varsa sorumluluk, hedef ve dert olarak sırtıma yükledi. Planladığım hiçbir şeyi hayata geçiremedim. Oysa güzel ve o dönem için yenilikçi bir strateji çizmiştim. O planları ve yaşadıklarımı da ayrıca yazmayı çok isterdim (Şimdiden kaç ek yazı fikri birikti!).

İstifamı sundum, 1 ay içinde ortalığı mümkün olduğunca toparlayıp ayrıldım.

Gazeteye dönmek istemiyordum. Çünkü öbür tarafta hevesim yarım kalmıştı. Radikal’e dışarıdan yazmaya ve Doğan TV Holding’de yapamadıklarımı gerçekleştirebilmek için kendi şirketimi kurmaya karar verdim.

“Ben daha iyisini yaparım!”

Ne yapacağımı çok iyi biliyordum ancak sermayesiz olduğum için nasıl yapabileceğimi kestiremiyordum. Neyse ki birçok kişi ve şirket bana inandı, güvendi, destek oldu, yardıma koştu.

Mehmetçik Vakfı’ndan çok ucuza küçük bir ofis bulup kiraladık. Ikea sayesinde üç otuz paraya masa ve sandalyeler topladık. NTV’den dostlar stüdyomuzu (ışıkları, yeşil fonu, montaj setlerini) kurdu. Sony Türkiye kameralar ve monitörler verdi. Türk Telekom kendi veri merkezinde yer sağladı. Hatta o zaman iyice dertli olan altyapı sıkıntılarını aşabilmemiz için yol kazarak şirketimize özel metro ethernet hattı çekti. Kimi şirketler ürettiğimiz içeriklere sponsor olarak can suyu oldu.

Ama benim için en önemlisi, birçok kişi hayallerime inanarak, bana güvenerek, daha düşük bir maaşa razı olarak, işlerini bırakıp benimle yürümeyi tercih ettiler. Asla unutamayacağım.

2008 yılında o zamanlar pek karşılığı olmayan ‘içerik ajansı’ mottosuyla kurduğumuz ajansımız bünyesinde Yahoyt adlı bir teknoloji haber sitesi, Televidyon adlı bir video içerik platformu, Kaybolduk.biz adlı Foursquare / Yelp / Swarm karışımı bir lokasyon tabanlı sosyal ağ, video sokak röportajları ile saha araştırması yapan bir kapalı sistem, iPad uyumlu dergiler gibi irili – ufaklı pek çok şey hayata geçirdik. Çok sevdiğimiz sitelere kucak açıp birlikte büyüttük (alkislarlayasiyorum.com gibi).

İlk MYK Medya ofisimizden sadece bu kareyi bulabildim. Ziyaretime gelen EN kıymetli misafirlerim (2009). Emin değilim ama galiba ekranımdaki uygulama da Dreamweaver. Duvarda asılı duran dergilerin neredeyse tamamı yıllar önce yayın hayatını sonlandırdı.

Bir yazılımcı bulana kadar bu projelerin bir kısmında kaba tasarımından kodlamasına, veritabanı mimarisinden sunucu yapısına kadar her şeyi bizzat yazmak, kurmak zorunda kaldım. Bu yüzden tanıtım, satış ve pazarlamaya ayırmam gereken zaman ve enerjiyi teknik konulara harcadım. Korkunç bir hataydı! (Yeri gelmişken; ben bu kodlama işini oldum olası sevemedim. Her seferinde de mecbur kaldığım için yazdım. Nasıl ikrah ettiysem o günden bu yana kendi küçük işlerim için dahi toplam 50 satır dahi yazmamışımdır).

Yine de daha Youtube’un Türkçe ve bu kadar popüler olmadığı; televizyoncu Beyazıt Öztürk’ün dahi PiknikTube adlı girişimiyle var olmaya çalıştığı o dönemde biz kendi video platformumuzda günlük ve haftalık özgün içerik üreten toplam 56 (elli altı) programı hayata geçirdik (Bugün kendine içerik ağı / content network diyen şirketlerin dahi çok azının böyle bir arşivi vardır). Yogadan dizi-film dünyasına, teknolojiden spora, hukuktan otomotive uzanan bu yelpazede ben dahi (meslektaşım) Timur Sırt ile Teknosohbet adlı programda 500’e yakın program çektim. Bir kısmı Youtube’da duruyor.

Ancak reklam ve medya satın alma ajanslarına ‘video reklam’ denen şeyi bir türlü anlatamadık! O yıllarda (2008-2010 arası) kimsenin kafası internet videolarına reklam vermeyi algılayamıyordu. Gelir ile gideri bir türlü dengeleyemiyorduk. Hayatımın EN stresli günleriydi.

Hediyelik bilgi: Ne ‘olmadığını’ öğrenmek

İçimde ukde kalanları gerçekleştirmek için kurup senelerce yükünü taşıdığım, çilesini çektiğim MYK Medya adlı bu şirketin serüveni, aslında Doğan TV Holding zamanında görüp de kabullenmediğim bir gerçeği kafama çaktı: benim işim yöneticilik değil; içerik oluşturmaktı.

Girişimcilik temalı her konuşmamda değindiğim gibi etrafımdaki çoğu kişinin hayali olan girişimcilik bana zerre heyecan vermedi, hala da vermiyor. Ben girişimleri analiz etmeyi, yorumlamayı, çetelesini tutmayı seviyorum.

MYK Medya macerası işte bu hazine değerindeki tecrübeyle kapandı (meraklısı için edindiğim en büyük derslerden birini seneler önceki bir eTohum konuşmamda aktarmıştım).

Her şeye rağmen MYK Medya benim gibi birçok kişinin hayatına dokundu. Bugün hala orada / burada o dönem Teknosohbet’i takip edenlerle karşılaşıyor, sohbet ediyorum. O dönemki ekibimizin büyük kısmı bugün Türkiye ve Avrupa’nın saygın girişimlerinde mesleklerini sürdürüyor. Bazılarıyla hala arada yazışıyor, görüşüyorum. Program yapımcılarımızın bir bölümü Youtube / Twitch yıldızı oldu. Gururla takip ediyorum.

Madem bilirsin huyunu…

Girişimcilikten yeterince ders almamış olacağım ki sonrasında bence hepsi fikren iyi ancak -Türkiye özelinde- uygulama aşamasında ömür tüketen engellere takılan Speciad, Gozimo, Bargao, Tinq ve (adını sahiden hatırlayamadığım) birkaç denemem daha oldu. Neyse ki hiçbirinin yönetiminde yoktum. Yine de teknoloji girişimi konusunda tecrübeme tecrübe kattılar.

Neyin ‘olmayacağına’ yönelik bu deneyeyimlerim sonrasında danışmanlığını yaptığım bir dizi girişimde mucizevi sonuçlara vesile oldu. Fakat danışmanlık işini de sevemedim. Kısa sürede fark ettim ki nihayetinde her hata danışmana, her başarı personele yazılıyor. Şirkette çalışanların sana yönelik gizli öfkesi de cabası. Az emekle iyi bir gelir elde ediyor olmama rağmen o defteri de kapattım.

Televizyona dönüş

Tam o sıralarda hayatıma TRT Haber’deki Sosyal Medya programı girdi. Medya serüvenimdeki en ilginç tecrübelerden biriydi.

Sosyal medya hızla yaygınlaşıyor ve beraberinde yepyeni kavramlar, değer yargıları, yeni nesil şöhretler ve bilimsel olarak incelenmesi gereken bir sürü ‘şey’ ortaya çıkarıyordu. Biz de her bölümde hem bu alandaki popüler kimlikleri hem de ‘ikna edebildiğimiz’ akademisyenleri, uzmanları çıkarıp inceledik. 400’den fazla konuk ağırlamış olmalıyız. Konuşmadığımız mesele neredeyse kalmamıştı. ‘Doğası gereği’ Türk televizyonlarında seyircinin sosyal araçlarla anlık olarak yayına dahil olduğu ve yönlendirdiği ilk programdı. Birçok sıradışı insanla tanışmama vesile oldu.

Ne var ki TRT Haber’in o dönemki gerçek sahibi olan Fethullahçı tayfa, ‘Gezici’ olduğum, programda ve sosyal medya hesaplarımda sürekli hükümeti / devleti eleştirdiğim iddiasıyla programımıza son verdi (ilginç bir tesadüf olarak o sıralarda bir yandan da Geziciler tarafından yandaş olma suçlamasıyla linç ediliyordum).

Zıplamadan önceki dip noktası

Nihayetinde (detaylarını Nilay Örnek’in beni davet ettiği bir podcast’te uzunca anlattığım) en zor dönemim başladı.

İşsizdim ve kelime anlamıyla ‘sıfırı tüketmeme’ günler kalmıştı. Ama ne yapıp ne yapmayacağım konusunda kafam gayet netti. Dönebilecek ‘medya’ diye bir şey kalmamıştı. Danışmanlık yapmak ya da yeni bir girişime atılmak da istemiyordum. İnternette içerik oluşturarak para kazanmak içinse ya dürüstlükten ya da kaliteden ödün vermem gerekiyordu.

Uzun süre düşünerek şu sonuca vardım: Her şeye rağmen hatırı sayılır miktarda kişi ve kurum, işine yarayacak bilgi ve fikre yönelik beklenti sahibiydi. Üstelik teknolojinin trendleri belirlediği bir dönemde özellikle şirketler -rakip ve paydaşlarında- ne olup bittiğine yönelik hiç olmadığı kadar merak içindeydi. Bu konuları araştırıp, takip etmek ise zaten benim onlarca yıldır günlük rutinimdi.

Buradan hareketle profesyonel konuşmacı olmaya karar verdim. Artık sadece okuyacak, yazacak ve konuşmalar yapacaktım. Böylece kimseye bağlı kalmayacak, kimsenin sorumluluğunu taşımayacak, en sevdiğim ve en faydalı olduğuma inandığım şeyi yapabilecektim.

Şansıma karşıma sütten ağzı yanmış bir çiftin yoğurdu üfleyerek yerken kurduğu bir konuşmacı ajansı çıktı. Birlikte başladık, birlikte büyüdük. Onlarsız bu noktaya asla gelemezdim.

Velakin, yine duramadım; araya iki heves daha sıkıştı. Birisi İstanbul Bilgi Üniversitesi kapsamında interaktif pazarlama odaklı yüksek lisans programı Next Akademi. Bu programın 4 kurucu ortağımdan biri oldum. Birkaç sene konuk olarak derslerine de girdim ancak yeterince vakit ayıramadığımı fark ederek affımı istedim. Bir kısmıyla uzaktan temasımı sürdürdüğüm ve hepsiyle gurur duyduğum çok sayıda öğrencim oldu.

Diğer heves ise bu blogdan ortaya çıkan Dünya Halleri. Bazılarınıza garip gelebilir ancak şu bahsettiğim süreçte en gurur duyduğum işlerden biri. Dünyayı değiştiren şeylerin çetelesini tutmak adına benzersiz bir Türkçe arşiv / kaynak olduğuna inanıyorum. Neredeyse 250 haftadır süren bir çaba. O sitenin içeriğine ne kadar özendiğimi çok az kişi bilecek. Samimi olmak gerekirse bu kadar vakte, enerjiye (ve paraya) muhtaç olduğunu bilsem kesinlikle başlamazdım. Birilerine faydası dokunur diye reklam bile koymadan, kendi kıt kaynaklarımla ayakta tutmaya çalıştığım bir heves diyelim.

En kıymetli bilgi: kendini bilmek

Bugün artık yaşama amacımın bir şeylerin merakına düşüp araştırmak, okumak, dinlemek, izlemek, gözlemek; bunlardan bir sonuç çıkartarak ilgili insanlara aktarmak olduğuna eminim. Beni hayatta bunlardan daha çok mutlu eden bir şey olmadığını anladım.

Son 4-5 yılımı bu hedefe sadık kalarak geçirdim. Gece-gündüz kitaplardan, web sayfalarından, röportajlardan, belgesellerden türlü çeşit bilgi emip, derleyip, uçlarından birbirine bağlayarak, onlardan yeni şeyler türeterek ilgili, hevesli, meraklı insanlara aktarıyorum.

Bu yolculukta karşılaştığım en büyük sıkıntı ise unvan oldu. Herkes herkese bir etiket yapıştırma, kulp takma derdinde. Annem, babam, halam gibi sadece ismimle anılabilmeyi çok isterdim. Mümkün değil. Epey sonra öğrendim ki konuşmacı ajansım dahi görüştüğü şirketlere beni ‘Yeni Nesil Yaşam Uzmanı’ şeklinde tanıtıyormuş. İnsanlar ne dedi içinden kimbilir.

“Gazeteci deyin” diyorum kimseyi kesmiyor. “Gazeteci-Yazar desek olur mu?”. Teknoloji Uzmanı, Teknoloji Editörü, Teknoloji Yazarı gibi sayısız unvanla tam bir şizofrene döndüm. Bu ısrarı boşa düşürebilir miyim diye Sezyum’un benimle dalga geçmek için uydurduğu ‘İnternet Ekipler Amiri’ unvanını kullanmaya başladım. Onu dahi pek çok şirket ve etkinlik broşürüne bastı. ‘Bilgi Bulaştırıcısı’ dedim. Yadırganmadı. Öyle birkaç yaka kartım var. Hatıra diye saklıyorum.

Kubbede kalacak hoş sada

Sonu gelmeyecek gibi görünen bu yazıyı noktalarken akılda şu kalsın isterim: Hayatım boyunca gazetecilik yapmak (daha da derininde, bir şeyler öğrenip insanlara aktarmak) istedim. Ve ömrümün son 25 yılında elime geçen her fırsatta; gazetede, dergide, radyoda, televizyonda, internette, sahnede, orada, burada bunu gerçekleştirmeye çalıştım, çalışıyorum. Bundan da çok keyif alıyorum.

İşimde iyi olduğum iddiasında değilim. Ama emin olun işimi daha iyi yapabilmek için ÇOK çalışıyorum. Kendimi bildim bileli her günümü zihnimi bir önceki günden daha iyi donatmak için çabalıyorum.

Özetle, insanlara faydalı olmayı hedefleyen bir insanım. Bunun ötesinde hiçbir iddiam ve idealim yok. Aklım, vaktim ve enerjim yettiğince talep edenlere yardım etmeye, davet edildiğim ortamlarda gayret, samimiyet ve iyi niyetle öğrendiklerimi aktarmaya çalışıyorum. Beğenen olur, beğenmeyen olur. Daha iyisini yapan veya yapmaya gayret eden herkese de saygı duyuyorum.

Yoksa ne baraj ne de bina inşa etmişliğim var. 25 yıla kabaca bu kadarı sığdı.

Taş üstüne taş koyan herkese selam, sevgi ve saygılarımla.