İçeriğe geç

Kategori: Memleket Halleri

Türkiye’ye has olaylar. Hes doğrusu, pes doğrusu!

Doğu ile Batı: Takıntı ile tutkunun savaşı

Yıllar önce okuduğum bir gezginin izlenimlerini derlediği kitapta ilginç bir tespite denk gelmiştim, Doğu ülkelerindeki tacirlerin kendi içinde bir özene sahip ancak toplamda özensiz denebilecek ürün teşhirine dikkat çekiyordu. Üstüne epey düşünmüştüm. Yürüyüp geçtiğiniz sokaklara bu gözle bakınca sahiden her şey farklı görünür. Anadolu’da da esnaflık özenden çok ‘taşma’ ve ‘işgal’ ile zehirlenmiştir. Teşhiri de yine bu eğilimden nasiplenir.

İş yapış şekli de benzer tarzda küçük, faydasız; sonunda kendini de mağdur eden fakat yine de binbir türlü bahaneyle varlığını sürdüren kurnazlıklara bağımlıdır.

Bunları günbegün gelip geçtiğim sokaklardaki örneklerle zihnime biriktirmeye başladım. Sonra bir gün neredeyse bütün kitaplarını iştahla okuduğum Gökhan Akçura‘nın -övmelere, sevmelere doyamadığım- Manifold‘da bir yazısına denk geldim: Göz Avlama Sanatı. Bu seride Akçura İstanbul’dan (aslında Beyoğlu’ndan) Anadolu’ya -üstelik bir bakıma zorla– yayılan vitrin kültürünü işledi (Toplamda 4 bölümlük bir yazı dizisine dönüştü: 1, 2, 3, 4).

Aslen Doğu ticaret kültüründe vitrin yoktu. Doğu esnafı elindeki en nadide ürünleri Batılı meslektaşları gibi ışıltılı, ilgi çekici camekanlarda teşhir etmek yerine (hatta aksine), dükkanının içinde, tezgahının altında, halılara-bezlere sarılı olarak saklıyor ve sadece kendisi için özel bulduğu müşterilere gösteriyordu.

Ne olacak bu robotların hali?

İçine düşmekten çok çekindiğim ancak kategorik olarak ilişkilendirildiğim pek çok kavram var. Teknoloji çağıyla birlikte hepimizin hayatımıza ansızın giriveren ve mesleğim gereği onlarca yıldır nicelerine şahit olduğum terimler: mobil cihazlar, bulut hizmetleri, Uberleşme, Amazonlaşma, Endüstri 4.0, robotik, kodlama, otomasyon, yapay zeka, otonom araçlar…

Bu kavramların hiçbiri önemsiz, boş, beyhude, anlamsız değil. Ancak gündelik hayatta karşılıklarını bulmadığı zaman sunumların, konferansların, panellerin ‘Buzzword Bingo‘larına dönüşüveriyor.

Birçok farklı vesileyle kulağımıza çalınan Endüstri 4.0, terim olarak hayatımıza 2011 yılında girdi. 1947 yılından bu yana Almanya’da düzenlenen ve 250 bini aşkın ziyaretçisiyle dünyanın en büyük fuarlarından biri olan meşhur Hannover Messe‘de gündeme gelen bu kavramın fikir babası, (Alman) Ekonomist ve Mühendis Klaus Schwab. İsim bazılarınıza tanıdık gelmemiş olabilir ancak 1971 yılında İsviçre / Davos’ta kurduğu Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum) kulağınıza yabancı gelmemiştir eminim (“One minute!” diyeyim de siz anlayın).

Bu yazının meselesi aslında başka ama önce temelleri yerine oturtmak gerek.

Kabaca özetlemek gerekirse Schwab, endüstriyel süreci 4 parçaya bölüyor. İlki hepimizin aşina olduğu 18. yüzyıla İngiltere’de buharlı makinalarla (ve onlara yönelik isyanlarla) başlayan Sanayi (Endüstri) Devrimi. Endüstri 2.0 elektriğin gücünün buharlı trenlerin ve telgrafın mesafeleri kısaltması, dünyayı giderek daha ‘ulaşılabilir / akışkan’ bir pazar haline getirmesine denk geliyor. 20. yüzyılın sonuna doğru hayatımıza giren dijitalleşme ve araçları ise üçüncü sanayi çağını temsil ediyor.

Türkiye’nin yeni muhafazakarlarına bakış

‘Muhafazakarlık’, farklı vesilelerle sıkça kulağımıza çalınan kavramlardan biri. Özünde -aynen kelime kökenindeki gibi- bir şey(ler)i koruma, kollamayı temel alıyor. Yani muhafazakarlık, sosyal yaşamda kişinin geleneğine özgü değişmez kabul ettiklerinin varlığının korunmasını talep eden bir politik ve sosyal tavır. Ve aynen ‘bağnaz’ kelimesindeki gibi zihnimizde genellikle dini referanslara sahip olsa da aksine (yine aynen bağnaz kelimesi gibi) insana dair her kavramda muhafazakarlıktan söz etmek mümkün.

Fransız Devrimi’ni tasvir eden bir tablo.

İlginç bir detay olarak muhafazakarlık tarihi insanlıkla başat gitmemiş. Ahlakçılık, devletçilik, dindarlık gibi bugün muhafazakarlık çadırında sıkça denk geldiğimiz simaların kökü derin. Fakat muhafazakarlık tarihte bir akım olarak karşımıza ilk defa 1789 yılında gerçekleştirilen Fransız Devrimi’nde çıkıyor. “Liberté, égalité, fraternité” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) talebiyle ayaklanan halk, Kral’ı tahttan indirmiş, kilisenin yetkilerini kısıtlamış ve nihayetinde cumhuriyeti kurmuştu. Ülkedeki değişim rüzgarı sayısı binleri bulan ölçüm sistemlerine dahi el atmış, bugün dünyanın büyük bölümünde kullandığımız metrik sistemi standartlaştırmıştı (Doğrudan ilişkili olmamakla beraber bir not düşelim: Fransızlar özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği elbette sadece Fransızlar için istiyordu. Yoksa mesela Cezayir’den Ekvator Ginesi’ne kadar uzanan sömürgeleri böyle kavramlardan nasibini asla almadı. Fakat fikirleri dalga dalga yayıldı; hatta Osmanlı’daki Genç Türkler / Jön Türkler hareketinin dahi genetiğini oluşturdu).

Enver Paşa, Mithat Paşa, Prens Sabahaddin, Fuat Paşa, Niyazi Bey ve Namık Kemal’in resmedildiği bir Jön Türkler (Genç Türkler) resmi. Osmanlı döneminin sloganıyla (tepelerindeki meleğin pankartında yazdığı üzere) Hürriyet, müsavat ve uhuvvet istiyorlar.

Devrim sürecinde Fransa’da bunca değişim yaşanırken köklü ve nüfuzlu bir kesim ise zeminlerini ve geleceklerini yitirmekle yüzyüze kalmıştı. Onlar da “dinimiz, ecdadımız, örfümüz, adetimiz” diye veryansın ederek bugünkü muhafazakarlık kalesinin surlarına tuğlaları dizmeye başladılar.

Müstakbel Cumhurbaşkanına notlar: Yeni Devlet ve Hükümet

Haftaya (iş ikinci tura kalmazsa elbet) yeni Cumhurbaşkanımızı -ve yeni vekillerimizi- seçeceğiz. Masalarında bir yapılacaklar listesi olsaydı ilk sıralarında neler bulunsun isterdim, bunun çetelesini tutuyorum. Bu yazıyla 3 bölümlük bu dizinin de son ayağına geldik. Konumuz yeni nesil devlet ve hükümet (Bu bölüm başlığı nedeniyle bazılarınıza yanlı / taraflı gelebilir. Temin ederim ki değil. Sonuna kadar sabredin lütfen).

Bu sefer yazıya kişisel birkaç detayla başlayacağım. Önce 5 senedir Twitter hesabımda sabitlenen (ve kimilerinin çok kızdığı) mesajı hatırlatayım.

Bu metinle kast ettiğim memleket ve dünya ile ilgisizliğim değildi elbet. Ama sosyal medyada sabah Hayvan Hakları Savunucusu, öğleden önce Siyasi Analist, öğle vakti Ekonomi Uzmanı, akşamüstü Spor Yorumcusu, akşam TV Eleştirmeni, gece de Şair olanlardan ÇOK sıkıldım, ikrah ettim. Yoksa sırf şu blogun Memleket Halleri kategorisi dahi nelerle, nasıl (ve ne zaman) ilgilendiğimin ispatıdır. Muhatabına fayda yaratmayan her tür çabadan kendimi uzak tutmaya kararlıyım. Sonuçta bir ömrüm, sayılı nefesim var.

Bu tavrın (bu topraklarda) kolay(cılık) olduğunu da sanmayın sakın. Herkesin kendisini ‘ait olduğu‘ şeylerle tanımladığı, kendi tarafında olmayan -ve olmadığını düşündüğü- herkesi hain, cahil ya da dönek bellediği bir ülkede, “Senden de değilim, ondan da. Benim yolum başka.” demenin faydası da inandırıcılığı da çok az. Verdiği hasardan, yol açtığı kayıplardan bahsetmek bile abes.

Ama buna rağmen hafızamı taradığımda sadece son birkaç yılda yaşadıklarımdan bir seçki yapayım:

Müstakbel Cumhurbaşkanına notlar: Eğitim

Gençleri ve geleceği temel alan bir önceki yazımda da değindiğim gibi 1 hafta kalan Cumhurbaşkanlığı seçimini sonrasını dert eden bir fikir dizisinin ikinci ayağı bu. Müstakbel Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın masasındaki yapılacaklar listesinin ilk sıralarında neler olmasını isterdim, kendimce onları sıralamaya ve altını doldurmaya çalışıyorum (bir iddia ya da beklenti içinde olmadan).

Bu ülkenin eğitim sisteminden bizzat çok çektiğim için hep temkinli yaklaşmaya; hatta uzak durmaya çalışıyorum. Ben eğitim sisteminin ciğerinden söküp atmak için epey uğraştığı, sonunda duvara yapıştırdığı bir balgamım. Ama bu yazının konusu bu değil. Yine de (söylemeden edemeyeceğim) bireysel ve toplumsal gelişimin önündeki en büyük engelin -mevcut yapısıyla- eğitim bizzat kendisi olduğunu, bugünkü eğitim ve ölçme sisteminin hayatın beklentileriyle tezat oluşturduğunu ve bizzat eğitmenlerin -yeni nesil- eğitime muhtaç olduğunu düşünüyorum.

Şu yaşıma dek edindiğim en büyük ve faydalı tecrübe: insan denen varlık çok ama ÇOK nadir olarak gerçekten düşündüğünü söyler ve söylediğini yapar.

Bu mantıkta örneğin İnsan Kaynakları temsilcisinin iş görüşmesinde sorduğu “Kendini 5 yıl sonra nerede görüyorsun?” sorusu ne seninle ne de 5 sene sonrasıyla ilgilidir. 5 yıl sonra annen hayatta olacak mı bakalım, var mıdır böyle dertleri? 3 sene sonra bir öykü kitabın yayınlanacak; umrunda mı onun?

Müstakbel Cumhurbaşkanına notlar: Gençlik

İşe bu yazının Türkiye’nin (şahsen katılmasam da kimilerinin ‘son’ sıfatıyla nitelendirdiği) Cumhurbaşkanlığı seçimine tam bir hafta kala yazıldığını hatırlatmakla başlayayım.

Koca bir ülkenin en üst makamlarına, en çetrefilli görevlerine talip olmuş; envai çeşit danışmana, bilene, tecrübeye ve veriye sahip kişilere tavsiye vermek bana düşer mi bilmem. Ama belki de bugün bizi böylesine apar-topar seçime zorlayan koşullar biraz da biz vatandaşların fikirlerinin sorulmamasından; beklentilerimizin, hayallerimizin tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanıyordur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni liderleri kim olacak bilmiyorum. Ama o kişi kim olursa olsun devralacağı ülkenin, rekabet ederek, işbirlikleri kurarak içinde var olmak zorunda kalacağı dünyanın ve bu yolda birlikte yürüyeceği halkının değişmeyeceği ortada. Bu yazı kendi ilgi alanlarım ve bilgim çerçevesinde bu başlıklar arasında dolaşacak.

Yok olan kuşak: Gençlik

Yaşla bağlantılı bir tanım olmamakla birlikte ‘delikanlı’ dendiğinde genellikle akla gençlerin gelmesi boşa değil. Ergenliğin insana hediye ettiği ‘kendine yeterli olma’nın, ‘kendi kararlarını uygulama’nın tadını bir kere alınca -ölçeği ne olursa olsun- insanın dünyası bir meydan okuma alanına dönüşür.

Daha önce kimsenin aklına gelmeyen fikirler ondadır, kimsenin cesaret edemediği her şeyin cüreti cebindedir; o işin, şirketin, hatta ülkenin beklediği kişi odur.

Kaynak: İstanbul / Sultangazi Belediyesi.

Araştırmalarla sabittir ki insanların çalışma hayatında en başarılı dönemi işe ilk başladığı zamandır. Çünkü henüz hayatın (ve şirketinin) gerçekleri, sıkıntılarıyla yüzleşmemiş, kolu-kanadı kırılmamış, kendini her şeye gücü yeter seviyede görmektedir. Enerjisi tükenene kadar başarılarını ve yükselişini sürdürür. Sonra yorulur ve süzülüşe geçer. Ya emekliliğe gün sayar ya da başka bir işe geçerek yeni heyecanlar peşinde koşar. Hayat kariyerden insan ilişkilerine kadar böyledir.

İşte tam da bu yüzden delikanlılık, daha çok gençliğe hastır.

Kendimi bildim bileli duyduğum bir cümle var: “Türkiye çok genç bir nüfusa sahip”. Gençken duyduğumda bizi çok önemsiyorlar sanıyordum. Seneler geçtikçe bu cümleden herkesin ayrı şeyleri kast ettiğini anladım. Genç demek siyasetçi için ‘daha dün olandan habersiz, aynı hikayeleri yeniymişçesine dinleyecek seçmen‘, iş dünyası için ‘gofret-gazoz alacak, birkaç sene sonra kredi çekecek, sonra hemen evlenip ev, mobilya, buzdolabı derdine düşecek hesap bilmez bir para bağımlısı‘, ordu için asker, fabrika için ucuz işgücü demekti. Kimse gençliğe gençlerin kendisine baktığı gibi bakmıyordu.

Türkiye’den bir Muhammed Ali çıkar mıydı?

Cassius Marcellus Clay (Jr.) adıyla olmasa da Muhammad Ali (ya da bizdeki karşılığıyla Muhammed Ali) hepinizin hafızasında bir şekilde yer etmiştir.

Tarihinin bu en sıradışı boksörü, bu sporun o döneme dek kökleşmiş bütün geleneklerini altüst etmişti. Ayaklarını yere sağlam basmak yerine ringde bir step dansçısı gibi sekiyor, yüz ve bedenini korumak için gardını sağlam tutmak yerine kollarını iki yana indirerek rakiplerini tahrik ediyordu. Avını tuzağına çeken bir avcı gibi.

12 yaşında başladığı kariyerinde daha 18 yaşında altın madalyaya kavuşmuştu. Kazanılacak ne kadar madalya ve unvan varsa kazanmış, kırılacak ne kadar rekor varsa kırmıştı.

Karşılaşmalarının öncesindeki basın toplantıları ve verdiği röportajlar da hayli sıradışıydı. Kışkırtıcı söylemler, yenilgiye asla pay bırakmayan iddialı çıkışlar basının ve taraftarlarının ilgisini çekiyor, rakipleriniyse zihnen hırpalıyordu.

Sonra bir şeyler oldu.