İçeriğe geç

Kategori: Genel

Tam olarak neye ait olduğunu bilmeyip, önemli olduğunu düşündüğüm konular.

Flanörlük sanatının sırrı: Takip mesafesi

Sosyal biri sayılmam. Bunu kalabalıklar içinde ‘tercih edilmiş’ bir yalnızlık olarak da tanımlayabiliriz. Zihnimde (‘tanıdık’ olanın bir tık üstü anlamında) arkadaş olarak kodlanmış 20 – 30 kişi varsa da sosyal mesafemi arkadaş kabilinden koruyabildiklerim 10’u geçmez.

Bu kapasitemin (potansiyelimin) sonucu mu yoksa bir tercih mi derseniz, sanıyorum ikincisi. Küçüklük fotoğraflarıma, filmlerime bakınca bunu daha iyi anlıyorum. Uzaklarda, köşede, suskun bir gözlemciyim. Ne içinde ne de tam dışında.

Kiminizin pekala çekingenlik ile karıştırabileceği bir mesafe tutkum var. Mümkün olan her şeye, herkesten biraz daha uzaktan bakmak istiyorum. Emniyette olmak için değil; daha fazla detay görebilmek için.

Kendimi hiçbir zaman hiçbir şeye ait hissedemedim. Ne bir dine bağlanabildim ne bir takıma. Ne bir lidere ne de siyasi akıma. Kimilerine inanması zor gelse de, köksüzlük uğruna değildi bu tercih.

Bu huyum ilkokul yıllarının akranlarımla tıka basa doldurulmuş okul binalarında iyice belirginleşti. Dönüşmekte olduğum şeyin bir ismi olduğunu yıllar sonra ortaokulda okuduğum bir kitapta keşfettim: Flanör!

CoronaVirus sınavındaki ‘Büyük İnsanlık’

Fatih Sultan Mehmed’in oğlu II. Bayezid, hafızama tekliflerini reddettiği iki ünlü İtalyan ile kazılı. İlki Amerika kıtasının kaşifi Cristoforo Colombo (bizde bilinen ismiyle Kristof Kolomb). Diğeriyse çağının en büyük dehası Leonardo da Vinci.

II. Bayezid bir vakit oğluyla taht kavgasına girer. Ancak yeniçeriler kendisine karşı oğlu I. Selim’in (Yavuz Sultan Selim) yanında yer alınca devrilir ve ardından yine oğlunun emriyle zehirlenerek öldürülür.

I. Selim’in hükümdarlığı süresince girdiği pek çok seferden biri de -tarihi mecburiyetlerden ötürü- Mısır’a yönelikti. Bu uğurda 28 Nisan 1516 tarihinde öncü birlikleri yola çıkardı. Kendisi de İstanbul’dan ordusuyla 5 Haziran 1516‘da yola çıkarak 24 Ağustos 1516 tarihinde (bugün Suriye toprakları içinde yer alan) Dabık‘ta, Memluk Ordusu ile karşı karşıya geldi. (Mercidabık Muharebesi olarak bilinen bu olaydaki Merc-i Dabık, Dabık Meydanı anlamına gelir.)

Yani tarihin gördüğü en ölümcül salgınlarından Kara Veba‘nın Avrupa’yı kırıp geçirdiği dönemden iki asır sonra dahi dönemin en üstün ordusunun İstanbul’dan kabaca 1.200 kilometre uzaklıktaki Dabık’a ulaşması 80 gün sürüyordu. Bugün aracınızla 12 saatte, uçakla 2 saatten kısa sürede ulaşabileceğiniz bir mesafeden söz ediyoruz.

Bugün birbiriyle komşu olmayan hiçbir ülke kalmamıştır. Artık hiçbir şey bir ülkenin iç meselesi değildir.

Otomobil ve uçağın icat edildiği 1900’lü yıllarda dahi Londra’dan İstanbul’a ulaşmak 5 gün sürüyordu. 2000’li yıllara geldiğimizde dünyanın en uzak iki noktası arasındaki mesafe 13 saatten ibaret.

Hepi topu birkaç ay içinde kıtaları, okyanusları aşarak dünyanın neredeyse her köşesini tutan CoronaVirus’ü anlamaya çalışırken bunları akılda tutmakta fayda var.

#CoronaVirus hakkında birkaç faydalı bilgi

Bu yazıda birkaç ay içinde dünyanın her yerinde gündemin ilk sırasına oturan; dolayısıyla çok konuşulan ancak gözlemlediğim kadarıyla birçok bilgi eksikliği veya tutarsızlığına da sahne olan salgın hastalık COVID-19 hakkında öğrendiklerimi derleyeceğim. Bunu yaparken mümkün olduğunca (güvenilir olduğunu düşündüğüm) kaynaklarımı da bağlantılarda paylaşacağım. Kolayca tahmin edeceğiniz sebeplerden ötürü bu kaynakların büyük bölümü Türkçe olMAyacak. Şahsen yapabileceğim o yazılardan kesitler, anafikirler sunmakla kısıtlı. Aynen de öyle yapacağım.

https://www.youtube.com/watch?v=seyE11IpIjw

Ben de pek çoğunuz gibi bu konularda herhangi bir uzmanlığa sahip değilim. Ancak hayatımı() bu kadar etkileyen bir konuda kendimi bilgiye her zamankinden daha aç hissediyor ve doyamıyorum.

Uzun lafın kısası: Bu yazının bir iddiası yok. Bir bilgi paylaşımı olarak okuyun lütfen.

CoronaVirus, COVID-19, Corona…

Öncelikle terimleri kafamızda yerli yerine oturtalım:

‘Corona’, Latincede ‘taç’ anlamına geliyor. Hani şu kralların, kraliçelerin taktıklarından. Ancak daha çok Güneş ve benzeri yıldızların etrafındaki ışık huzmelerini (hareleri) tanımlamak için kullanılıyor. Hristiyan sanatında İsa Peygamber ve havarilerinin başlarının üstünde resmedilen çemberler de ‘corona’ olarak anılıyor.

Dünyanın bütün bekarları: TÜKETİN!

11 Kasım tarihi bazılarınız için doğumgünü anlamı taşıyabilir. Dünyanın geri kalanı içinse ‘Bekarlar Günü’. Daha doğrusu, öyle olsun isteniyor. Hiçbir kutsal kitapta bahsi geçmiyor. Hiçbir devlet bununla ilgili bir kararname, yönetmelik, tebliğ yayınlamış değil. Fakat her yıl daha yaygın bir şekilde benimsenen, yeni nesil, kul icadı kavramlardan biri.

Dünya Bekarlar Günü’nün doğum yeri Çin. Miladı, ülkenin kadim tarihine kıyasla neredeyse dün sayılacak 1993 yılı. Mucidiyse Nanjing Üniversitesi’nden bir grup öğrenci. Seçilen tarihin esprisi, bekarlığı (tek olmayı) temsil eden 1 rakamını en çok barındıran tarih olması (11/11). Her yıl biraz daha fazla üniversite tarafından benimsenen bu ‘mevzu’, bir süre sonra Çin’de ulusal çapta gündem oluşturur hale geliyor (fakat resmi bir tatil ya da gün olarak tanımlanmıyor).

Dünyanın en kalabalık nüfusunun (başka bir bakış açısıyla ‘tüketicisinin‘) ehemmiyet verdiği böylesi bir gün kapitalist dünyanın gözünden elbette ki kaçmıyor. Ve ülkenin dünyaca meşhur Alibaba Grubu (AliExpress, Taobao, Tmall, vs) tarafından gençlere satış yapma bahanesiyle bir ‘indirimli tüketim kampanyası’na dönüştürülüyor. Ve (bir ‘elbette’ daha) birkaç yıl içinde Türkiye’den Cezayir’e, Finlandiya’dan ABD’ye ‘kutlanan’ bir gün olma özelliği kazanıyor (Nanjing Üniversitesi’ndeki mucitleri bugün gelinen durum hakkında ne düşünüyor, fena halde merak ediyorum).

‘Aralıklı Oruç’ meselesinden çıkan birkaç ders, bilgi ve kelam

Bu yazı benim Türkçede ‘aralıklı oruç’ olarak geçen ‘intermittent fasting’ (IM) diyetiyle tanışmamı ve 1 aylık tecrübemi anlatıyor. Öyküsünü merak etmiyor da doğrudan meseleye girmek istiyorsanız sayfayı kaydırıp ‘Nedir bu ‘aralıklı oruç’?’ ara başlığından devam edebilirsiniz. “Meseleyi iyice bir sindireyim bakalım” diyorsanız, buyrun devam edelim.


Eski bir yazımda da değindiğim gibi ben ‘eksojen obez‘ teşhisi konulmuş bir hastayım. Bu bir hastalık mıdır emin değilim. Fakat sağlık konusuna giderek artan oranda ‘pazar’ ya da ‘potansiyel’ olarak bakan tıp (hadi yumuşalatalım; ‘ilaç’) dünyası, her şeyi bir isim altında toplayıp hastalığa dönüştürme konusunda hayli hevesli. Hastalık demek, ilaç demek, uzmanlık demek, patent demek; ilaç, terapi, danışman, klinik, kanaat önderi, kitap tirajı, televizyon şöhreti demek. Direnmek zor.

İngiltere Kralı 8. Henry (1491-1547)

Sanat tarihi pratiği adına elimden geldikçe site turları yapıyorum (nadiren de galeri / sergi geziyorum). İleride ilgili bir sunumda kullanma ümidiyle yukarıdaki tarz eski kral, kraliçe, sultan, diktatör tablolarını arşivliyorum. Zaman denen şeyin algımızı ve değerlerimizi nasıl değiştirdiğini anlamanın daha iyi bir yolu olamaz çünkü.

Bizimkilere zaten aşinasınızdır diye yabancı bir örnek vereyim dedim. Yukarıdaki 15. yüzyılın İngiltere Kralı 8. Henry. Bu yazının konusu değil fakat hikayesi en debdebeli liderlerden biri. Tablosuna dikkatle göz gezdirdiğinizde ilk fark edeceğiniz kıyafeti olacak. Bugün bir erkeğin böyle bir şey giyeceğini düşünüyor musunuz? Şapkasından kaftanına, yüzüğünden kuşağına kadar Henry’nin kuşandığı her şey bugün kadınlara has hale geldi. Hatta tam boy olarak baktığınızda (çoğu emsali gibi) külotlu çorap ve babet ayakkabı giydiğini fark edeceksiniz ki yüzyıllar boyu bunlar dönemin saygınlık sembolüydü (peruklu soylular akımına girmiyorum bile).

Bir de cüssesine bakalım. Bugünün liderlerinden beklenen standartlara göre hayli irice. Pekala 100 kilonun üstünde olduğunu söyleyebiliriz. Oysa bu o dönemlerin refah; hatta ‘sağlık’ göstergesiymiş. Bugünkü algılarımız ise çok farklı. Başka bir deyişle bugün karşımıza 15. yüzyılın kralı gelse dahi dara düşer. Bugün şişman olmak fakirlere has. Bugünün soyluları, zeginleri kendini ‘ideal’ bedenleriyle ayrıştırıyor.

Bir tatlı huzurun peşinde

İlginç bir detay olarak biz Ademoğullarının Dünya adlı bu gezegendeki -kısa- serüveninin büyük bir bölümü büyük bir sessizlikle geçti. İnsanın beyni hariç her şeyi doğanın diğer canlı ve şartlarına karşı uyumsuz, yetersiz, zayıf ve acizdi. Dolayısıyla yeri gelince av bulmak, yeri gelince de av olmamak için sürekli, sessiz ve tetikte kalmalıydı.

Sonraları teknik ve onun ürünü olan teknoloji (özellikle elektrik ve buhar) ile her şey değişti. Geceyi gündüze, gündüzü geceye, kışı yaza, yazı kışa, soğuğu sıcağa, sıcağı soğuğa çevirebiliyorduk. Yapay da olsa köpekten hassas burunlarımız, şahinden daha uzakları görebilen gözlerimiz, çitadan hızlı ayaklarımız, filden güçlü kaslarımız, aslandan daha uzağa sesi ulaştıran ağızlarımız oldu. Onlara telefon dedik, otomobil dedik, makine dedik, dürbün, teleskop dedik…

Bütün bu gelişmelerin kaçınılmaz sonucu, zaten uyumsuz olduğumuz doğadan ve doğal yaşamdan hızlı bir kopuş oldu. Artık hücrelerimizi değiştirebiliyor, istediğimiz yere yağmur, kar; hatta meteor dahi yağdırabiliyoruz ne de olsa. Doğanın kanunları ve fabrika ayarlarımız çok da önem taşımıyordu.

Milyarlarca yıllık gezegenimizin hepi topu birkaç yüz yılında yaşanan bu hızlı dönüşümün en büyük yan ürünüyse ‘gürültü‘ oldu. Gürültü ile aklınıza sadece ses de gelmesin; ışık ve frekans gürültüsü dahi yabana atılır dert değil (bunları kimi zaman ‘kirlilik’ olarak da etiketlendirebiliyoruz).

Hepimizin göğünde aynı yıldızlar var. Ama nedense çok azımız onlara şahit olabiliyor. Neden dersiniz? (Yuri Beletsky / Wikipedia)

Örneğin gökyüzü gözlemi yapabilmek için gereken şehir ışıklarından yoksun alanları bulmak artık o kadar zorlaştı ki bugün kalan birkaç bölge devletler tarafından aydınlatmaya karşı korunuyor (sahi siz göğe bakınca yıldız görebiliyor musunuz yaşadığınız yerlerde? Öyleyse şükredin).

Adı ‘iş’ olan bir şeyi sevmek mümkün müdür?

[box type=”info”]Geçtiğimiz Pazar günü CNN Türk’te yayınlanan Gündem Özel’de ‘İş Hayatı’ denen meseleyi farklı yönleriyle ele almaya çalıştık. Bu yazıda fazlasıyla soruya maruz kaldığım bu konuyu hem o programda aktardığım, hem de zamansızlıktan aktaramadığım kısımlarıyla özetlemeye çalışacağım. Hakkında belki binlerce kitap yazılmış bir meseleyi ‘özetlemek’ ne kadar mümkün bilemiyorum. Fakat blogumun sadık okurları şahsen zaten hiçbir şeyi kısa anlatamıyor oluşuma aşinadır.[/box]

İşe öncelikle ‘çalışmak’ eyleminin çoğu kişinin kafasında canlandırdığı gibi bu çağa has ya da hayatta kalma adına bir mecburiyet olmadığını hatırlatarak başlamak gerek. Çünkü ‘çalışmak’, insanın hayatındaki anlam arayışının bir parçası. Daha doğrusu o anlam arayışının dolaylı bir yansıması / aracı.

Bu bahiste ister istemez akla gelen “Hayatın anlamı nedir?” sorusu, binlerce sene önce hakikatin, hikmetin peşine düşen antik Yunan filozoflarının dahi zihnini hayli meşgul etmiş (muhtemelen onlardan öncekileri de etmiştir ancak kayıtlarına ulaşamıyoruz). Örneğin Platon hayatın anlamını ‘daha çok öğrenmek’ olarak belirlemiş (ben de o fikirdeyim). Aristo ise ‘iyi insan olmak’ demiş. Anisthetes ‘basit bir yaşam’, (Hedonizmin kuramcısı) Aristippus ne pahasına olursa olsun ‘zevk’, Epikür ise ‘dostlarla birlikte, mütevazı, sade bir hayatın verdiği keyif’ şeklinde özetlemiş (Daha doğrusu ben böyle özetledim. Onlar bu kadar sığ bakmamışlar elbette).

“Çünkü insanlar yıllar boyunca soru sormadan durur”

Belki yukarıda okurken hayatın anlamına yönelik çıkarımların birçoğuna katıldınız. Peki, şimdi bir saniye de olsa durup düşünün: Bu soruyu şu ana kadar kendinize bir kere de olsa sordunuz mu? Muhtemelen, hayır. İşte sıkıntının kökünde de bu var.

Milyarlarca insan kendine ya da hayata dair en ufak bir soru sormadan, cevabını aramadan hayatını tamamlıyor. Karnını sadece sofrada önüne konan ya da tesadüfen denk geldiği yiyeceklerin tadına bakarak doyurmaya çalışanlar gibi hayatı tüketiyor insan. Dizginleri sürekli bir başkasının elinde, gözü-kulağı başkalarına emanet; sevdiği ve istediği için değil, öyle söylendiği ya da gördüğü için peşine düştüğü heveslerin gelgitinde bu diyardan göçüp gidiveriyor.

Neyse ki en azından şimdi bu yazıya vakit ayırmış biri olarak sizin onlardan biri olmadığınızı, bir arayışın peşine düştüğünüzü sanarak rahatlıyorum.