İçeriğe geç

Kategori: Kişisel

Bana dair, bana ait dertler, tasalar, zevkler, meseleler.

Flanörlük sanatının sırrı: Takip mesafesi

Sosyal biri sayılmam. Bunu kalabalıklar içinde ‘tercih edilmiş’ bir yalnızlık olarak da tanımlayabiliriz. Zihnimde (‘tanıdık’ olanın bir tık üstü anlamında) arkadaş olarak kodlanmış 20 – 30 kişi varsa da sosyal mesafemi arkadaş kabilinden koruyabildiklerim 10’u geçmez.

Bu kapasitemin (potansiyelimin) sonucu mu yoksa bir tercih mi derseniz, sanıyorum ikincisi. Küçüklük fotoğraflarıma, filmlerime bakınca bunu daha iyi anlıyorum. Uzaklarda, köşede, suskun bir gözlemciyim. Ne içinde ne de tam dışında.

Kiminizin pekala çekingenlik ile karıştırabileceği bir mesafe tutkum var. Mümkün olan her şeye, herkesten biraz daha uzaktan bakmak istiyorum. Emniyette olmak için değil; daha fazla detay görebilmek için.

Kendimi hiçbir zaman hiçbir şeye ait hissedemedim. Ne bir dine bağlanabildim ne bir takıma. Ne bir lidere ne de siyasi akıma. Kimilerine inanması zor gelse de, köksüzlük uğruna değildi bu tercih.

Bu huyum ilkokul yıllarının akranlarımla tıka basa doldurulmuş okul binalarında iyice belirginleşti. Dönüşmekte olduğum şeyin bir ismi olduğunu yıllar sonra ortaokulda okuduğum bir kitapta keşfettim: Flanör!

‘Boş-beleş’ bir hayattan kesitler

Bu yazının ilham kaynağı yukarıdaki Twitter mesajım. Uzun bir metin olacağını tahmin ediyorum. Konu nihayetinde yukarıdaki 3-4 satıra bağlanacak. Neredeyse tamamı basit bir Google aramasıyla -hatta bu siteyi ziyaret ederek dahi- ortaya dökülecek hayatım (kim olduğum, ne yaptığım, ne ürettiğim) denk geldiğim bazı eleştirilerde karşıma o kadar sık çıkıyor ki, en azından kendi sitemde bir cevabı olsun istedim.

Laf sokmak, haset etmek, nefret kusmak için değil, samimi olarak merak eden birine denk gelirsem “Bak yazdım canım kardeşim, lütfen aç oku.” diye yollarım belki.

İnternet başında daha çok vakit geçirmemiz gerek

Size bu yazıda bilmenin, öğrenmenin ne denli güzel bir his ve internetin bunun için nasıl sihirli bir anahtar olduğu anlatacağım.

Esen Karol, Radikal’in ilk (efsane) tasarımının -ve başka birçok güzelliğin– mimarı. Hiç tanışmadık (çatık kaşlı kadınlardan korkarım) ama hepimiz gazetenin hazırlıklarıyla uğraşırken birkaç masa ötemde nasıl titiz bir çalışmayla o tasarımı ortaya çıkardığına bizzat şahidim.

Şimdi kurucusu olduğu Manifold adlı blogda kendisi gibi tasarıma, estetiğe ve benzeri güzelliklere hassas bir grup insanı bir araya getirip etrafa kıvılcımlar saçmaya devam ediyor.

Manifold’un haftalık bülteni benim için (kendi özetimizden gayrı) Pazar gününün en keyifli zamanı. Yoğunluktan 2-3 haftadır hakkını veremeyeceğim endişesiyle hiçbirini açmamıştım. Dün tek tek okumaya başladım. ‘Nereye Gitti Dijital Bedenin?‘ başlıklı bir yazıyı okumamam mümkün değildi elbet. Öncelikle yazarının adı (Yelta Köm) kafamı epey kurcaladı, anlamını hiçbir yerde bulamadım. Ama kişisel sitesinde birbirinden güzel işlerine şahit oldum. Oysa ilgiyle okuduğum Berlin Notları serisi de meğer onunmuş, hiç dikkatimi çekmemiş.

‘Nereye Gitti Dijital Bedenin?’ yazısı sandığımdan çok başka bir konuda; mimari yazılımlarda yapılan tasarımların içine yerleştirmek üzere hazırlanan dijital insan kütüphanelerini anlatıyor. Hiçbir alakam olmayan böylesi bir keşif daha da ilgimi çekti, hakkında epey bir şeyler daha kurcaladım.

Yine bu yazıda bahsi geçen bir parçayı (Re minör Piano Triosu / 32. eser) dinlerken Rus Besteci Anton Arensky‘ye daldım.

Birkaç farklı kaynakta kendisini en çok etkileyen kişinin (Türkçeye Çaykovski olarak yerleşen) Pyotr Ilyich Tchaikovsky olduğunu öğrendim. Çaykovski benim de neredeyse dinlediğim her eserinde içimi kıpırdatan bir besteci. Bu bahaneyle Spotify’da -kendisinden de meşhur- Kuğu Gölü Balesi albümünü açıp dinlemeye koyuldum.

Yelta Köm’ün aynı yazısındaki bir başka cümleden Ressam Taner Ceylan ile tanıştım. İtiraf edeyim ki kendisini daha önce hiç duymamıştım. Her duyulmadık malumat gibi o da büyük bir eksiklikmiş. Fotorealizm olarak adlandırılan ve epey yakınına varıncaya kadar resim olduğuna inanamadığınız tarzın, dehşete düşüren derecede başarılı bir temsilcisi kendisi. Mesela:

Erik

Kızlar ile farklarımızı keşfetmeye başladığımız çocukluk yıllarında zihnimizin (dolayısıyla hayalgücümüzün) kıtlığından dolayı aklımıza sadece fiziki detaylar gelirdi. Biraz bu yetersizlikten, çokça da kızları yeterince kızdırabildiğinden olacak, “ayakta işeyemiyorsunuz” kalıbı pek makbuldü (dün Zeynep ile Uluslararası Uzay İstasyonu’na ait bir videoyu izlerken fark ettim ki kadınlar uzaydaki şartlar gereği bu farkı da kapamış).

Gençlik çağımda çok daha büyük; hatta belki Freud’un ‘penis hasedi‘ teorisi kadar derin bir fark daha keşfettim: ‘hamile kalma ve doğurma’. Erkeğin hepi topu bir –azimli– sperm ile katkıda bulunduğu yaşam döngüsünde kadınlar tek başına akıl almaz şeylere vesile ve sahne oluyordu.

Bu meseleye birazdan döneceğim.

Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli

Doksanlı yıllarda bir öğle vakti, Levent semtinde beyaz, hoş bir villanın kapısının önünde, hayatımın en heyecanlı günlerinden birindeyim. Yayın yönetmenimizin zorlaması yüzünden kendimce özendiğim bir prensibimi bozmuşum. Başıma ne geleceğini bilmiyorum. Ve böyle kontrolsüz anlar beni fena halde rahatsız ediyor.

Hayata dair gözlemlerim -nice tecrübe ışığında- içgüdü denen şeyin insanı genellikle yanlışa; ya da daha iyimser bir bakışla ‘niyet edilenden başka bir yere’ götürdüğünü öğretti. Bu yüzden midir bilmem, küçüklüğümden bu yana korumaya çalıştığım bir prensibim var. Sevdiklerimle tanışmıyorum.

Bahsettiğim, amca, tavşan ya da tekne sevgisi gibi bir şey değil. Hani tanışmadığınız birine, bir sebeple kanınız kaynar ve ona yönelik kendinizce bir algı oluşturursunuz ya; öyle bir ‘uzaktan’ sevgiden söz ediyorum. Daha çok ünlü simalara, yan sınıftaki adını bilmediğin güzel kıza ya da yazdıklarını okuduğun mahir kelime canbazlarına yönelik platonik türden bir ‘beğeni’ yani (ilgi ya da).

20 yıl önce evinin kapısında heyecanla beklediğim Cüneyt Arkın benim için böyledir mesela. Cüneyt Arkın’ı (daha doğrusu gerçek adıyla Fahrettin Cüreklibatır’u) küçüklüğümde değil ama ortaokul, lise yıllarında sevmeye başladım. Sonra bir tutkuya dönüştü. Romantik salon adamında James Bond, Western filmlerinde John Wayne, avangard filmlerinde en kralından Belmondo, tarihi aksiyon filmlerinde emsalsiz bir figür, toplumsal içerikli yapımlarda Che Guevara kadar ateşli.

https://www.youtube.com/watch?v=jUO52e2BfAM

Bir dikili ağacımız olsun

[box type=”note”]Üç derin parantezle bir anafikir aktarmaya çalışacağım. Aynı fikrin etrafında dolaşan 3 ayrı yazı olarak da düşünebilirsiniz.[/box]

Birinci Bölüm

Şanslı bir çocuktum. İstanbul’da doğup, (sadece sokakta değil) bahçede büyüyebilenlerim. Yaşadığımız apartman onlarca meyve ağacıyla bezeli, koca bir bahçe içindeydi. Yanımızdaki devasa arazi kelime anlamıyla bostandı (çoğunuz o bahçeye nice Türk filminde yer alan köşküyle aşinasınız aslında).

Hemen her dairenin en az iki çocuk sahibi olduğu o ortamda her dem en az 40 velet mahallenin altını üstüne getirirdik.

Jargonumuzda ‘arka’ kelimesi bahçeyi, ‘ön’ ise sokağı temsil ederdi. Tahmin edilebilecek sebeplerden dolayı genelde ‘arkada’ oynardık. Kan-ter içinde kalana dek koşturup kuyudan gelen buz gibi suyla ferahlamak, dalından kopardığın elma, kiraz, vişne, kaysı, nar, ayva, dut, üzüm ya da incirle açlık bastırmak, ağaç gölgesinde pinekleyip kestirmek öyle her şehirli çocuğa nasip olacak ayrıcalıklardan değildi (Bugün o ağaçların üstü milli ve kutsal harcımız (beton) ile kaplandı. Sakinlerinin ortak kararıyla o güzelim bahçe, apartmanın açık otoparkı oldu. Şu an daire sahiplerinin ortak umudu ‘kentsel dönüşüm’ ile ‘yeniden yapılanma’).

Bir haftadır yazlıktayım. Bir süre daha da burada olacağım. Vaktimin büyük bölümü bana hala, her gün pek çok şey öğreten küçük bahçemizde geçiyor. Yeni bitkiler ekiyor, daha önce ektiklerimizin üstüne titriyor, suluyor, eşeliyor, buduyorum. Bahçenin muhtaç olduğu emeğin sınırı, sonu yok. Üstelik fena halde nankör ve ayran gönüllü. Boşladığın an yoldan çıkıyor. Dahası, gönlünü ellere açıyor.

Huzursuzluk veren sessizlik

Bazı filmlerde ‘sessizlikle doldurulmuş’ uzun boşluklar olur. “Acaba ne olacak?” diye merakla beklersiniz. Hatta böylesi anlarda daha önce hiç fark etmediğiniz ayrıntılar belirir. Avının nereden uç vereceğini gözleyen avcı misali dikkatiniz keskinleşir. Çünkü mutlaka bir şey olması gerekmektedir. Zihinler, birbirine değmeyen salkım tanelerini sevmez.

Belki de bu yüzden -sanılanın aksine- sessizlik ve boşluklar insana anlaşılması zor bir huzursuzluk verir.

Gazetede her hafta sektirmeden koca bir sayfayı dolduracak kadar haber ve köşe yazısı yazdığım yıllarda, imrendirici bir şekilde ‘arada bir’ kalem oynatan büyüğümüze bunun sebebini sormuştum. “Paylaşmaya değer bir şey olmayınca yazmak işkencedir” diye cevaplamıştı.

Böylesi makul kaprislerin sadece üstadlara hak görülmesi ne acı.

Çünkü gerçekte kalem işçisinden (şimdilerde ‘içerikçi’ diyorlar) beslenenlerin onun çektiği ızdırap ile ilgilenmesi söz konusu değildir. Akşam ekranda dizi yayınlanacaktır; oturup senaryosunu yazacaksın. O hafta gazetedeki sayfan boş mu çıkacak? Geç çabuk yazının başına. Aybaşında dergi raflarda olmalı, Cuma’ya kadar yazını teslim etmen gerekiyor; sakın unutma! Adam radyosunu açtığında ne dinleyecek? Hazırlanmaya başla yavaştan.

Ölmeden önce ölmenin hediyesi: şükretmek

‘Şükretmek’ enteresan bir kavram. Aynen ‘hoşgörü’ gibi içinde gizli bir kibir var. Sanki daha iyilerine layıkmış, olmamış; ama bu kadarına da ‘eyvallah’ dermiş gibi. Üstelik ‘erdemler galerisinde’ hep yüceltilmesine rağmen her şeyimiz şükretMEme üstüne kurulu. ‘O selülitlerle yaşamaya utanmıyor musun? Kimse görmeden al hemen şu kremi, sür sabah-akşam!’. ‘İnsandan çok mandaya benziyorsun. Zıplayanlar Pilates Merkezi’nde haftada 3 seansla sen de Instagram’da gördüğün o kusursuz kalçalara kavuşabilirsin’, ‘2 senedir aynı işte misin? Kariyer lağımına yuvarlamadan hemen CV’ni güncelle ve -daha mutsuz olacağın-  yeni bir iş bul’.

Arabanı değiştir, işini değiştir, dişlerini beyazlat, evini yenile. Aslında tercih etmediğin ama etrafındaki herkesin ölüp-bittiği o beldede tatile çık.

Şükretmek şart değil elbet. Fakat sağlık konusunda kesinlikle gerekli. Çünkü garip bir şekilde sağlıklı olmayı normal sanıyoruz. Oysa sağlıklı olmak dünyada çok az kişiye bahşedilmiş, istisnai bir hal (inanmıyorsanız gidin, birkaç test yaptırın da görün. ‘Hemen geçer’).

Garip bir şekilde sağlık sektörü de şükür sevmiyor. Önleyici sağlık bir yana kimi zaman akortları bozup kendi de hastalık, musibet icat edebiliyor.

Hayatımı değiştiren mektup

Fen derslerimizde ‘laboratuvar koşulları altında‘ denen bir kavram vardı. Farklı yer ve zamanlarda eşdeğer bir ortam yaratabilmek, eşit şartlar altında araştırma / karşılaştırma yapabilmek için uydurulmuş beşeri bir değer.

Hayatımızın her yanını saran buna benzer standartları ilahi bir düzen gibi belliyoruz. Oysa çoğunun geçmişi epey taze. Hikayeleri ise istisnasız ilginç (Mesela Fransız Devrimi’nin ilk icraatlarından biri, sayısı binlerle ifade edilen farklı ağırlık ve uzunluk birimlerini bugünkü ‘metrik sistem‘ dediğimiz tek bir yapı altında birleştirmek olmuş. Karmaşa ‘zaman’ konusunda hala sürüyor. En basitinden; siz bu yazıyı 2016’da yazdım sanıyorsunuz ama durum pek öyle değil).

İnsan icadı bu standartlar her tür şeyi tanımlamayı, yönetmeyi, şekillendirmeyi kolaylaştırıyor. Fakat ne gariptir ki insanın kendisinde işe yaramıyor. Aynı şehirde, aynı mahallede, aynı dönemlerde yaşamış, aynı imkanlara sahip olmuş; hatta aynı ailede yetişmiş insanlar dahi (o meşhur filmdeki eşsiz kar tanesi gibi) asla birbirine benzemiyor.

Herkesin başarısızlıklar için bahanesi bol fakat başarılarına ortak çıkaranı görmek zor.

Kendimi başarılı falan bulmuyorum. Ama hayırlı hiçbir şeye vesile olmamış insan ve ortamların tam göbeğinden sıyrılıp bugünlere kadar nasıl geldiğimi sıkça düşünüyorum.