Ceyda Torun imzalı Kedi adlı bir belgesel var. Birçok ödüle layık görüldü, ilklere imza attı. Tanımlamak kolay değil. ‘İstanbul belgeseli’ de denebilir ‘kedi belgeseli’ de. ‘İstanbul Kedileri’ ya da ‘Kedilerin İstanbul’u’ da olabilir. Beni üzen tek yanı, şehrin en yoğun kedi nüfusunu barındıran Maçka Sanat Parkı‘nı içermiyor oluşu (detaylar Foursquare yorumlarında).
İstanbul’da doğmuş ve büyümüş biri olarak bu İstanbul ve kedi kadar birbirine geçmiş başka iki kavram var mıdır bilemiyorum. Devlet erkanımız her İstanbul görselleştirmesinde araya bir Ayasofya, Boğaziçi Köprüsü ve saire sıkıştırma derdinde ama bunlar çok küçük bir azınlığın hayatında var (Örneğin bir araştırmada İstanbul’da yaşayıp denizi HİÇ görmemiş yüzbinler olduğu ortaya çıkınca kamu kurumları ve STK’lar ücretsiz Boğaziçi turları düzenlemişti. Topkapı Sarayı’nı ya da Ayasofya’yı gören kaç İstanbullu vardır bilmek bile istemiyorum).
Yani diyeceğim o ki ne köprüdür ne kule, ne saraydır ne boğaz; İstanbul’un sembolü kedidir, KEDİ! Hangi taşı kaldırsanız, hangi dama baksanız, kafanızı nereye çevirirseniz karşınıza bir kedi çıkar. Üstelik öyle böyle değil; dünyanın en güzellerinden. Yaşlısından gencine, pahalı muhitinden fakirine, sahilinden tepesine; her yere ve herkesin hayatına sızmıştır.
Bu yaratıkların bazı yerlerde yoğunlaştığı da malum. Ben de o semtlerden birinde oturuyorum. Bir ofisim olmadığından (ve tüttürmeyi sevdiğimden) genellikle kafelerde zaman geçiriyorum. Bazı mekanlardaki kedilerle dost oldum. Beni görür görmez sanki çok önemli bir şey anlatacakmışçasına telaşla kucağıma yerleşiveriyorlar. Bazen kucak bile yetmiyor.
Ve istisnasız her gün, böyle bir çalışma anında ansızın bir çığlık yükseliveriyor. Bir İstanbullu iki şeye şaşırmaz: kediler ve kedilerden korkanlar. Kimi zaman artık kafamı bile çevirmeye gerek duymadığım bu çığlıkların eşliğinde hayatın bunca içine sızmış ve aslında (aynen benim gibi) kendinden başka kimseyi kafaya takmayan, umursamayan bir varlık nasıl olur da bunca korku yaratır şaşırıyorum.
Ailem ve arkadaşlarım arasında da örnekleri çok. Hepsinin kendince öyküleri ve sebepleri var. Ama hiçbiri yaşadıkları korkuyu açıklayacak kadar travmatik değil (salata yaparken elini kesince mutfağa ve bıçağa tövbe etmek gibi geliyor bana).
Yaşam alanlarımız konusunda öyle bencil, yayılmacı ve sahipleniciyiz ki kendi dışımızdaki her şey gözümüzde işgalci bir canavara dönüşüyor. Oysa mesela İstanbul bizim olduğu kadar bu kedilerin de şehri. Tarihi kökleri bizden çok daha eskiye dayanıyor. Dahası (üzgünüm ama) gezegenimizdeki canlıların büyük bölümünü 30 milyon farklı türe ve 10 kuntilyon (10 bin katrilyon) nüfusa sahip böcekler oluşturuyor. Üstelik çoğumuzun kurtulmaya çabaladığı bu hayvanlar, bakteriler ve mikroplar yok olursa biz de yok oluruz. Dünyanın gerçek hakimi ve koruyucusu onlar. Bizim dahi arkamızı onlar toparlıyor.
Yeşil şehir hayalinin hayali
Bütün bunları aklıma getiren geçen gün Dünya Halleri’nde yayınladığımız bir haberin sosyal medya yansımaları oldu. Mutlaka kulağınıza çalınmıştır; öngörülere göre 2050 yılına doğru Dünya nüfusu 9 milyara yaklaşacak. Dev ve yepyeni dertlerle bezenecek bu dev kitlenin üçte ikisi de şehirlerde yaşayacak (belki onlara bile yeni isimler vereceğiz o zaman gelince).
Türkiye’de vatan, memleket, toprak kavramına daha çok ‘arsa’ gözüyle bakıldığı için gözden kaçırıyoruz ancak birçok ülke aklıselim (sağduyulu) uzmanlarıyla ‘yaşanabilir şehir’ adına çılgınca yarışıyor. Çünkü bahsi geçen 2050’li yıllar -sanılanın aksine- insanların (daha doğrusu beyin ve sermayenin; yani aklı, niteliği, becerisi ve / veya parası olanın) çok daha akışkan olacağı bir dönem olacak. (Bu tanıma uygun) bir birey ya da ailenin Berlin’den Singapur’a, İstanbul’dan Lizbon’a taşınıp yerleşmesi her anlamda çok daha kolay olacak. Bu yüzden cazip şehirler yaratmak devletler adına büyük bir koza dönüşecek.
Oysa benzer nüfus hareketlerinin yaşandığı Sanayi Devrimi sırasında hiç böyle dertler yoktu. Hatta aksine, o dönemin şehirleri insanlık adına her anlamıyla bir dramdı.
Fakat bugünün endüstrisi için bu itham haksızlık olur. Örneğin geçen sene ziyaret etme fırsatı bulduğum Çin’in büyüklük ve nüfus adına dördüncü, endüstri adına birinci şehri Shenzhen (Şençen gibi okunuyor) 12 milyonu aşan insanıyla hayatımda gördüğüm en düzenli ve en önemlisi en yeşil şehirlerinden biriydi. Her yerden ağaçlar, parklar fışkırıyordu. Altyapı, toplu ulaşım ağı gibi detaylara girmiyorum bile. Demek ki milyonları barındırmanın şartı betona bulanmak ve kaos değilmiş. Planlanırsa doğayla içiçe yaşamak da mümkünmüş (dedim içimden).
Özetle sanayileşmenin yan ürünü olan hava kirliliğinden nasibini benzersiz ölçekte alan Çin, gidişatı değiştirmek için elinden geleni yapıyor (sadece bizim haberlerimize yansıyan birkaçını hatırlatayım: 1, 2, 3, 4, 5).
İşte bu çabalardan birini (daha) bu hafta haberleştirdik. Geçen sene yine Dünya Halleri’nde duyurusunu yaptığımız Çin’in orman şehrini de kapsayan yeşillenen şehirlere yönelik bir haberdi bu. Binaların üstünü ve çevresini (dev bir Hobbit yuvası gibi) on binlerce ağaç ve bitkiyle kaplamaktan başlayıp dikey bahçelere kadar uzanan; Çin’den Fransa’ya, Avustralya’dan ABD’ye yürüyen çabaların derlemesi de denebilir.
Şahsen ilgimi çeken her haber gibi bunu da Twitter hesabımda ve Facebook sayfamda paylaştım. Sonra yorumlara bakayım dedim, ve…
Yazı iple çekmemin tek nedeni dededen kalma mütevazı yazlığımızın küçük bahçesinde geçireceğim zamanın hayali. Betonun arasına sıkışmış hayatımda nefeslenmeyi orada yeniden hatırladım. Bana küçücük bir yeşilin dahi hayatı nasıl değiştirdiğini öğretti.
Meğer durum bazıları için böyle değilmiş.
Geçen sene bir toplu sohbet sırasında birçok yazlık sahibinin sinek yapıyor, üstüne konan kuşlar arabamı pisletiyor, penceremi kapattı yolu göremiyorum gibi birbirinden garip, akılalmaz bahanelere sığınarak birçok ağacı kestiğini öğrendim. Üstelik kimisinin kökü komşusunun bahçesindeydi ve bu imha operasyonunu onlar yazlığa gelmeden oldubittiye getirmişlerdi. Kimisinin kökü ortak alan sayılan bölgelerdeydi; dolayısıyla herkesin hakkı olan bir ağacı, kimseye sormadan kesivermişlerdi.
“Artık ne sinek oluyor ne arabaları kirleniyor ne de yoldan mahrum kalıyorlar” demeyi isterdim ama öyle de olmadı. Onlarla beslenen kuş ve böceklerin yuvası kalmayınca sinekler arttı, arabaları hala başka binbir sebeplerden kirlenmeye devam ediyor ve kestikleri ağacın gölgesinden mahrum kalıp doğrudan Güneş’e maruz kaldıklarından dolayı yola bakan pencerelerinin perdelerini artık hep kapalı durmak zorunda. (Sunduğu cazibe nedir bilmiyorum ama) camdan görmeye can attıkları yoldan da tamamen kopmuş oldular.
İşte sosyal medya paylaşımıma gelen yorumlarda da o zihnin bir kısmını denk geldim. Yeşillikler içinde yaşamayı ‘böcek olur’, ‘kuşlar pisletir’, ‘kurbağa basar’, ‘sivrisinek yapar’ gibi sebeplerle yadırgayanlar vardı.
Yazılarımda sıklıkla değinmeye çalıştığım tüketim toplumunun bir parçasıyım. Ürettiklerim, tükettiklerime kıyasla yok denecek kadar az. Tek avuntum bu süreçteki tercih ve prensiplerim. Bu iki konuda kendimi elimden geldiğince daha bilinçli hale getirmek için de çabalıyorum. Kimi zaman benim, kimi zamansa seçeneklerin şartları yüzünden tökezlediğim olmuyor değil.
Kimilerinin hatalı bir kolaycılıkla ‘kapitalizm’ diye nitelendirdiği ‘tüketim toplumu‘nun büyük bir sırrı var. Doğadan (üretimden) koptuğu için yaşamına yabancı. Restoranda önüne nefis bir tabakta gelen eti afiyetle yer. Ama biri o etin tabağına geliş hikayesini hatırlatınca ayaklanır. İnsanın et yemesi çerçevesinden bakınca farkı nedir bilinmez ama “Yavruyken yemeyin bari” der. Kışın içinde ısındığı montun hangi hayvanın diri diri yolunan tüylerinden imal edildiğiyle değil; kredi kartına peşin fiyatına kaç taksitle satıldığıyla ilgilenir. Marketlerde gözüne perde inmişçesine alışveriş yaparken, bu ucuzluğun neyin pahasına olduğunu umursamaz. Ambalajda görmekten meyvenin, sebzenin markette imal edildiğine inanan çocuklar, okul başlayıp sokağı (hayatı) görür görmez yatağa düşer. Bizim gelişmişlik anlayışımızda şehir insanı için doğa ancak haftasonları üşenilmezse, hava güzelse ve trafik uygulamasının haritası yolları kızartmamışsa, dere-tepe alışarak ulaşılan bir yerdir. ‘İş’ bitince hemen eve dönülür.
Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak iş kalmıyor. Bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakmayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik. Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir teknolojik girişim başlattık. Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. (Jean Baudrillard / Şeytana Satılan Ruh)
Bunları yazarak ya da konuşarak değiştirmeye gücüm olmadığını anlayalı çok oldu. Elimde kalan tek umut dünyanın bazı yerlerinde, bazı insanların bunları korumaya ve geliştirmeye yönelik çabası.
Kimbilir belki 2050’lerin (Deniz Ülke Arıboğan hocamıza inat) akışkan dünyasında biz de nefeslenmek için oralara gideriz?
Görüşlerinizi paylaşın: