İçeriğe geç

Etiket: istanbul

Flanörlük sanatının sırrı: Takip mesafesi

Sosyal biri sayılmam. Bunu kalabalıklar içinde ‘tercih edilmiş’ bir yalnızlık olarak da tanımlayabiliriz. Zihnimde (‘tanıdık’ olanın bir tık üstü anlamında) arkadaş olarak kodlanmış 20 – 30 kişi varsa da sosyal mesafemi arkadaş kabilinden koruyabildiklerim 10’u geçmez.

Bu kapasitemin (potansiyelimin) sonucu mu yoksa bir tercih mi derseniz, sanıyorum ikincisi. Küçüklük fotoğraflarıma, filmlerime bakınca bunu daha iyi anlıyorum. Uzaklarda, köşede, suskun bir gözlemciyim. Ne içinde ne de tam dışında.

Kiminizin pekala çekingenlik ile karıştırabileceği bir mesafe tutkum var. Mümkün olan her şeye, herkesten biraz daha uzaktan bakmak istiyorum. Emniyette olmak için değil; daha fazla detay görebilmek için.

Kendimi hiçbir zaman hiçbir şeye ait hissedemedim. Ne bir dine bağlanabildim ne bir takıma. Ne bir lidere ne de siyasi akıma. Kimilerine inanması zor gelse de, köksüzlük uğruna değildi bu tercih.

Bu huyum ilkokul yıllarının akranlarımla tıka basa doldurulmuş okul binalarında iyice belirginleşti. Dönüşmekte olduğum şeyin bir ismi olduğunu yıllar sonra ortaokulda okuduğum bir kitapta keşfettim: Flanör!

Ağaç sinek yapar, bitki böcek toplar

Ceyda Torun imzalı Kedi adlı bir belgesel var. Birçok ödüle layık görüldü, ilklere imza attı. Tanımlamak kolay değil. ‘İstanbul belgeseli’ de denebilir ‘kedi belgeseli’ de. ‘İstanbul Kedileri’ ya da ‘Kedilerin İstanbul’u’ da olabilir. Beni üzen tek yanı, şehrin en yoğun kedi nüfusunu barındıran Maçka Sanat Parkı‘nı içermiyor oluşu (detaylar Foursquare yorumlarında).

İstanbul’da doğmuş ve büyümüş biri olarak bu İstanbul ve kedi kadar birbirine geçmiş başka iki kavram var mıdır bilemiyorum. Devlet erkanımız her İstanbul görselleştirmesinde araya bir Ayasofya, Boğaziçi Köprüsü ve saire sıkıştırma derdinde ama bunlar çok küçük bir azınlığın hayatında var (Örneğin bir araştırmada İstanbul’da yaşayıp denizi HİÇ görmemiş yüzbinler olduğu ortaya çıkınca kamu kurumları ve STK’lar ücretsiz Boğaziçi turları düzenlemişti. Topkapı Sarayı’nı ya da Ayasofya’yı gören kaç İstanbullu vardır bilmek bile istemiyorum).

Yani diyeceğim o ki ne köprüdür ne kule, ne saraydır ne boğaz; İstanbul’un sembolü kedidir, KEDİ! Hangi taşı kaldırsanız, hangi dama baksanız, kafanızı nereye çevirirseniz karşınıza bir kedi çıkar. Üstelik öyle böyle değil; dünyanın en güzellerinden. Yaşlısından gencine, pahalı muhitinden fakirine, sahilinden tepesine; her yere ve herkesin hayatına sızmıştır.

Sen yine de gül kardeşim

Yurtdışına ilk defa anneannem ile beraber 5-6 yaşlarındayken Berlin’de çalışan teyzemi ziyaret etmek için çıktım. Etkileyici anlar unutulmazmış. O ziyaretten bugün hala aklımda kalan iki ayrıntı şehrin güzelliği ve insanların güleryüzlü, kibar halleriydi. Sonrasında çok ülke gördüm. Berlin gibi bazı şehirleri iş gereği defalarca ziyaret etme fırsatı buldum.

Dikkatimi çekenlerin sıralaması değişmedi.

Böylece ‘İstanbul gibi şehir dünyada yok’ palavrasının kökenini de az-çok anladım. İnsan her şeyi bildiği kadarıyla yorumlayabiliyor. Yoksa kaldırımı, otoparkı, yeşil park alanı, kafesi, müzesi, aydınlatması ve daha nicesi kıt bir şehir bunca övgüyle nasıl buluşur? Sultanbeyli’nin mi yok eşi benzeri Karanfilköy’ün mü? Bayrampaşa mı dünya şahikası, Ümraniye mi?

Kendimden örnek vereyim. İstanbul’un köklü muhitlerinden kabul edilen Nişantaşı’nda oturuyoruz. Sokağımızda çöp konteyneri yok. Sakinlerin yarısı çöpünü Ortaçağ Avrupası gibi poşete doldurup camdan aşağı atıyor. Sokaklar pislik içinde. Haftanın bir yarısında su, diğer yarısında elektrik kesik. Otoparkı geçtim, yürümek için dahi kaldırımımız yok. Azıcık genişleyen kısımları barlara, restoranlara vermişler. Onlar da masalarla doldurmuş. Kalan kısma küçük esnaf çöreklenmiş. Ara yollar otoparka dönüştürülüp trafiğe kapanmış. İstanbul Valisi’nin konağının (lojmanının) çevresinde dahi durum bu. Bunların doğru-düzgün olduğu semtlerde de bizdekiler yok.

Hepsi birden bize fazla gelir diye düşünüyor olabilirler. Her zaman, her şeyin, sadece bir kısmına razı olmalıyız.

BsSXUaZIYAAjqPZ

Yani (mesela) senin hayran kaldığın İstanbul, İstanbul’un küçücük bir parçası ve sana kapalı güzel kardeşim. Sahilinde güzel bir mekanda 4 gün takılsan maaşın biter. Anca Boğaz’da bir tahta bankta oturup, dizi dizi park etmiş görgüsüz teknelerin sana izin verdiği aralıktan denize bakıp çekirdek çitlersin (çişin gelirse de kalkar evine gidersin çünkü tuvalet yoktur).

Şehir trafiğinden kurtulmak mümkün mü?

Bu yazıyı okuyanların ne kadarı İstanbul’u ve araç trafiğini görme fırsatına (ya da şanssızlığına) erişti bilmiyorum. Sonuçta İstanbul’da doğup, büyüyüp denizi bile görmeyen milyonlar olduğunu hatırlayınca her şey ihtimal dahilinde.

Çok seyahat etmiş biri olarak söyleyeyim; İstanbul’dan daha beter şahit olduğum tek trafik Rusya’nın başkenti Moskova’daydı. Dünyanın en gelişmiş metro sistemine sahip şehirde öyle bir araç trafiğine anlam verebilmek mümkün değil. Her biri sanat eserini andıran yer altı istasyonlardaki kalabalığı görünce hele!

Daha beteri de var elbet. Çin’de. Birazdan izleyeceğiniz şey bir kamera şakası falan değil; gündelik hayata dair bir gerçek. Ne kadar insani, yorum sizin.

Dünyanın bütün büyük şehirlerinde insan kalabalığının trafiğe yansımaları olur. Ama İstanbul gerçekten tahammül edilmesi giderek zorlaşan bir çizgiye ulaşıyor. Metrobüsler, metrolar, otobüsler, dolmuşlar, vapurlar, iş ve okul servisleri tıklım tıklım insanla dolu. Yollardaysa apayrı bir çile söz konusu.

is1

Trafikte araçlarının içine tıkılmış insanlar, saatler boyu dur-kalk ilerleyerek evlerine ya da işlerine ulaşmaya çalışıyor. Depo her zaman dolu, mesaneniz boş olmalı. Aracın içinde bisküvi, su gibi şeyler de şart. Yapılan şey günlük, rutin bir ulaşım. Çekilen eziyet tarif edilebilir cinsten değil. Hepsi bir yana bu çile ortalama İstanbullunun hayatından her gün en az 3 saat çalıyor. Yani (haftasonları evde oturuyor desek dahi) bir İstanbullu her yılın tam 1 ayını trafikte tüketiyor. Bunu kabullenmek mümkün değil. Ama az da olsa değiştirmek mümkün.

Şehir planlaması denen mesele

Tumblr, Posterous gibi mikro blog servislerini seviyorum. Çok içerik aktaramasam da takip etmesi en zevkli, en süzme içeriklerle dolu bloglara buralarda rastlıyorum. İlgilenirseniz benim de Tavan Arası, Z Raporu, Alışveriş Listesi, Eski Defterler gibi birkaç mikro-blogum var.

Dünyanın en çok kaldırım yenileyen, buna rağmen hepsi birbirinden beter halde olan ülkesiyiz.

Bir süredir kaldırımların fotoğraflarla hallerini belgeleyen bir mikro-blog üstünde niyetliyim.

Belki aynı anda 2 çocuk sahibi olup elde arabalarla yolları arşınlamak zorunda kaldıktan sonra farkettiğim bir ayrıntı olabilir ama Türkiye’de ciddi bir kaldırım sorunu olduğu tartışılmaz. Hani kaldırımlar felaket de yollara mı özeniyoruz derseniz elbette facia orada da devam ediyor ama kaldırım şehir unsurları açısından çok daha fazla kullanılan ve daha fonksiyonel bir bileşen.

Ben Yeşilköy çocuğuyum. Evimiz meşhur 1878 Ayastefanos anlaşmasının imzalandığı (ve sizlerin muhtemelen Tosun Paşa, vs gibi birçok Türk filminden aşina olduğunuz) köşkün hemen arkasındaydı.

Yeşilköy İstanbul’un en kendine has semtlerinden biridir. Havaalanına yakınlığı nedeniyle 4-5 kattan yüksek binanın olmadığı, geniş sokaklar, bol ağaç ve bahçeden oluşan, köşklerle, villalarla dolu bir sahil mahallesi…

Bisiklete binmeyi, yüzmeyi, balık tutmayı, ağaç aşılamayı, tohum ekmeyi, ağaç tırmanmayı; kısacası sokağa dair hemen her şeyi ben o semtte öğrendim.

Son iki buçuk yıldır da Nişantaşı’ndayım. Gelmemek için çok direndim. Yeşilköy ile taban tabana zıt, gürültülü, kalabalık, yeşillikten uzak, bitişik nizam evler, toz, toprak… Nişantaşı’nda bana cazip gelen hiçbir şey yoktu başta. Ama şimdi başka bir yerde oturabilir miyim bilemiyorum. Şehir merkezinde yaşamak cidden ayrı bir şeymiş.

Gel gelelim kaldırımsızlık konusunda Maslak ile yarışabilecek belki ilk semt yine Nişantaşı. Daracık kaldırımların şekilsizliği bir yana biraz genişlediği yerde ya dükkanlar tarafından masa atılarak işgal edilmiş ya araya bir seyyar satıcı yerleşmiş, ya bir esnaf kuka koymuş ya da belediye kimse bir şey koymasın diye kendi saksı dikmiş…

Sim City oyunundan bir kare.

1985’te Commodore için piyasaya çıktığından beri şehir yönetim simülasyonu Sim City oynarım. Her bölümünü de oynamışımdır. Dolayısıyla (aslında) bir şehir nasıl kurulur, nasıl organize edilir, nasıl yönetilir, bütçe nasıl kullanılır, vatandaş neyden hoşlanır, vs gibi konularda Türkiye’deki birçok Vali ve Belediye Başkanı’ndan daha çok bilgim(iz) var.

Ama bizdeki uygulamalara, sıfırdan yeni kurulan yerleşim bölgelerindeki gariplikleri bile görünce insan her belediye başkanı adayına böyle simülatörlerde belirli bir baraj puanı getirilsin istiyor.

Taksim Devlet Sahnesi ne oldu?

Geçen bir toplantıdan ofise dönerken yıllardır kurt gibi merak ettiğim bir sorunun cevabını buldum. Biliyorsunuz Maksim Gazinosu kapanalı çok oldu. Bir ara hortlatmaya çalıştılar ama yine olmadı. Bitmiş demek ki bu topraklarda gazino kültürü.

Hemen bitişiğinde yer alan Taksim Devlet Sahnesi’ne ait tiyatro da uzun süredir kapalı. Boşluklarında şimdilerde kaçak mağazalar var. Oranın eski halini hiç bilmeyen biri için o dükkanlar hep oradaymış izlenimi verebilir pekala. O kadar ustalıkla gömülmüş ki insan hayranlık duymadan edemiyor.

O gün tam yanından yürürken bir de baktım ki demir kapılarından biri ardına kadar açık! Hemen içeri daldım. Kapısında bizim ofisin bulunduğu apartmanın bodrumunda yatıp kalkan ve bir teke gibi kokan adam bir halı süpürüyordu. Şaşkın şaşkın baktı, ben de daldım içeri.

İstanbul’da otomobil sahibi olmak

Birkaç yıldır otomobilin bu şehirde nimet mi külfet mi olduğuna dair ciddi sorgulamalar içindeyim. Her Pazartesi 10:00’da MYK’da genel bir ekip toplantımız var. Bu sabah 08:45’te çıktığım yolda, 19 km mesafeyi alıp ofise vardığımda saat 10:15’i gösteriyordu.

Otomobil sahibi olmanın nimetlerini herkes sıralayabilir. Ben (nedense) pek bahsedilmeyen ama sahip olan herkisin ortak paydası olan külfetlerinden bahsetmek istiyorum bu sefer de (züppelik olarak algılamayın lütfen):

  • Vergi: Alırken ödenenden bahsetmiyorum. O zaten mantık dışı. Ama sahip olma maliyetinde ödenen vergi cidden düşündürücü. Hele hele benim gibi yüksek motorlu bir araç kullanıyorsanız (2500cc) kara kara düşündürücü oluyor.
  • Trafik Muayenesi: Yaptırması da dert, parası da cabası.
  • Egzost muayenesi: (nasıl yazayım diye epey düşündüm) Bu meseleye verilen önemi ceza oranıyla açıklamak mümkün değil. Uyduruktan da bir prosedürü var, o ayrı.
  • Otopark gideri: Hiç düşünülmez ama her sene ciddi bir miktar da buna gidiyor. Örneğin ben sadece ofisin oraya park edebilmek için ayda 175 YTL para veriyorum. Evimde otopark var ama yakında taşınacağım yerdeki otopark aylığı 300 YTL’den BAŞLIYOR! Sağda solda gittiğim yerde ödediklerimi saymıyorum.
  • Yakıt gideri: Bir şey söylemeye gerek var mı?
  • Bakım, tamirat, vs: Aracınızın markasına, modeline göre değişir ama araba dediğin durduğu yerde bile illa masraf çıkarıyor.
  • Kaza: Sürprizdir, gelir ve can acıtır. Cana da gelse dert, mala da.
  • Sigorta: Zorunlusu ayrı, kaskosu ayrı. Hele birincisi adı üstünde zorunlu…
  • Cezalar: İlla ki çıkar.

Bunlar ilk etapta aklıma gelenler. Daha da vardır elbette. Ama şimdi bütün bunlara ‘yeter’ desem ve her yere taksiyle gitsem aklıma gelen avantajlar: