Karpuz ağacından düşen çocuklar

Biz iki kardeşiz. Küçükken hep anneme – babama “beni mi çok seviyorsunuz, kardeşimi mi?” diye sorardım. Hep de o bildiğimiz yanıtı alır; inanmazdım. İkiz olduklarından mıdır bilmiyorum ama şimdi bizim haydutlara bakınca birini diğerinden nasıl daha fazla sevebilirim çıkaramıyorum. İnsanın sevgisini eşit olarak dağıtabileceği tek şey çocukları olmalı. Kimi birini, diğerlerine tercih edebilir ya hiçbirini sevmeyebilir ama hakça bir sevgi dağılım olasılığı sadece çocuklara has. Bunu baba olunca anladım.

Neynep ve Ali canımın yarısı. Dünya güzeli iki melek. Hayatta her şeyden öteler. Çok daha fazlasını hak ediyorlar. Doğal olarak onlarla ilgili her tatsız mesele beni biraz daha fazla örseliyor, içimi burkuyor.

Dün televizyon programımın ardından sabaha karşı (sabah desek daha doğru) 8 gibi eve geldiğimde Neynep fena öksürüyordu. Kardeşiyle birlikte çok uzun süredir hastalar. Tarifsiz öksürük nöbetleri, ciğer-burun dolu, dönem dönem ateş ve halsizlik, kimi zaman bulantı ve kusma, iştahsızlık…

Çocuğunuzu görmek istemeyeceğiniz haller.

Biraz kestireyim dedim; uyku tutmadı. Birkaç saat sonra da uyandım. İsabet olmuş artık olay hastanelik boyuta gelmişti. İkisi de 40 derece ateşe dayanmıştı. Mahallemizdeki hastanenin yolunu tuttuk. Bizimkiler rutin kontroller için gide-gele ezberlediği binayı uzaktan görünce sevindiler (çocuk kliniğinin içindeki basit oyun parkı her çocuk gibi onları da heyecanlandırıyor).

Kaçınılmaz sona doğru

Kendi doktorumuz Pazar günü olması sebebiyle izinliydi. Ve gariptir ki klinikte Pazar günü sakinliğinden eser yoktu. Doktorumuz telefonda özellikle Neynep’i hastaneye yatırmamızı söylüyordu ama çocuk bölümünde bir tane bile boş yatak kalmamıştı! Öksürük, hapşuruk ve ağlama sesleriyle dolu odalarda doktor ve hemşireler mekik dokuyordu.

Nöbetçi doktorumuz kararını verdi: Neynep 1 ünite serum alacak; sonra ikisi de antibiyotik aşı olacatı. Bir miktar ek ilaç, bol sıvı ve dinlenme…

Gözü açık her an kalemleriyle bir şeyler çizdiği (ya da tırnaklarını boyadığı) için elinden mürekkep lekesi  eksik olmayan Neynep’e kan tahlili, serum ve aşı bir damar yolu açılması gerekiyordu. İyi bir şeyler olmayacağını anlayan Neynep çaresiz bir iki çırpındı, ağladı, yalvaran bakışlarla bize bakınıp insaf dilendi ama nafile… Şifre vermişti Paşa; buyruk kesindi.

Yürek burkulmasının fotoğrafı böyle oluyor.

Yürek dağlanmasının fotoğrafı böyle oluyor.

Nöbetçi doktor Hülya Çelik ile muayene sırasında laflamaya ve o bilindik şeyleri konuşmaya başladık. Bir güzel terleyip en olmadı bir vuruş iğneyle her türlü hastalığı alt eden bizlerin çocukları nasıl böyle olmuştu?

Doğasından kopan insanoğlu

Doktora göre sebep çokça şehir hayatıydı. Beslenme düzeni bozulmuş, hava kirlenmiş; en önemlisi doğayla, hayvanlarla, toprakla olan ilişkileri kopmuştu. Bu yüzden direnç kazanamamış ve her musibete karşı daha kırılgan hale gelmişlerdi.

Yaşadığımız ortamda kontrol edebildiğimiz ve edemediğimiz şeyler var. Örneğin normalde bütün alışverişimizi her Cumartesi evimize çok yakın kurulan bir organik pazardan yapıyoruz (onu da ayrıca yazmak istiyorum bir ara). Evimizde sağlıksız olduğu izlenimine kapıldığımız hiçbir şey alınmıyor, bulunmuyor ve yapılmıyor. Asitli içecek bile girmeyen bir ortamdan söz ediyoruz. Ama ne yazık ki kontrol edebildiklerimizin neredeyse tamamı bundan ibaret.

Havamızı kontrol edemiyoruz örneğin. Şehir merkezinde oturunca bazı şeyleri göze almak zorunda kalıyor insan (hoş İstanbul’un merkezi böyle de çeperi farklı mı tartışılır). Her daim motorlu araç atıklarıyla beslenen atmosferin körpe ciğerlere etkisini tahmin etmek güç değil.

Çevre koşullarımızı da kontrol edemiyoruz. Park ve bahçeden yana en fakir muhitlerden birinde yaşıyoruz. Koca semtin tinerci ve gaspçılarıyla meşhur 1 büyük iki de küçük parkı var (buna da şükür). Onları da sokak kedilerinin sabit yuvaları ve evcil köpeklerin kakalarıyla paylaşıyoruz. Beslediği hayvanın kakasını toplamayan sosyetik köpek sahiplerinden gayrı derdimiz yok. Ali ve Neynep de kedi-köpeklerle beraber olmaktan fazlasıyla mutlu (şehirli Türkler evcil hayvan sevmeyi öğrendi ama kültürünü öğrenemedi. Oysa olay dünyada nerelere vardı).

Beni siz delirttiniz, evet!

Hepimizin yarı deli, ultra atarlı, öldüresiye sinirli halde pimi çekilmiş bomba misali dolanmamızın sebebi işte bu ‘çarpık’; insana da hayvana da yaşam alanı bırakmayan şehir düzeni (‘çarpık’ ayrıntısı önemli zira bu ruh hali şehirleşmeye has bir şey değil. Dünyayı dolaşmaya fırsat bulan her Türkün dikkatini ilk çeken detaylardan biri bu olur. Gayet güzel şehirlerde, gayet mutlu yaşayan yüz milyonlarca insan olduğunu görmek imrenmeyle karışık bir hüzün verir).

(Sözde) modernliğin insanı doğal yaşam alanı olan topraktan koparışının en çarpıcı halini görmek isterseniz aşağıda bir kesitini izleyebileceğiniz Ekümenopolis belgeselini mutlaka alın, seyredin (çünkü bu belgeseli asla bir televizyonda izleyemeyeceksiniz).

Şehirleşme adına çirkin bloklu sitelerin yapıldığı, toprağın duruma göre beton ya da asfaltla kapandığı dönemdeyiz. Kalan bir avuç ormanı da doğal hayat hasretini sömüren bahçeli villa sitelerle yok ediyoruz (onun bahçesiyle de asla biz uğraşmıyor; derdini, tasasını bizim gibi şıpsevdi toprak tutkunlarının sırtından geçinen part-time bahçıvanlara devrediyoruz).

Arsalara ne oldu?

Benim kuşağım çocukluğunda ‘boş arsa’ denen yerlerde top koşturdu. Meyveyi ağaçtan yedi. Suyu çeşmeden içti. Sokaklarda oynadı, okula yürüyerek gitti. Köyde de değil; İstanbul’un göbeğinde doğup büyüdük üstelik. Peki şimdi bizim büyüdüğümüz semtlerin çocukları ne alemde? Boş arsa mı? Arsa nedir sorsanıza çocuklara hele biliyorlar mı kelime olarak?

sonugelmeyensehir

Satışa sunulan yeni siteler reklamlarında çatı ve teraslarındaki 2 metrekare ‘bahçeleri’ tanıtıyor marifet gibi. Toprağın üstünü betonla kaplayıp balkondaki saksılarla avutuyorlar bizi. Sadece kendimizi değil, üstüne örttüğümüz beton şilteyle toprağı bile yağan yağmurdan mahrum bıraktık. Olayların her yerde böyle olduğunu sanıyoruz. Reklamlarda bize güzel, muhteşem olarak gösterilen her şeyin gerçekten güzel ve muhteşem olduğuna inanıyoruz (artık).

Beynimiz uyuştu. Fikirlerimiz karıncalanma yapıyor.

2005 yılında Radikal’deki köşemde bir yazı yazmıştım. Şehirli çocukların meyve, sebze; hatta etin süpermarketlerde ‘üretilen’ bir şey sanmasıyla ilgili. Okuduğum bir araştırmaya dayanıyordu üstelik. Çocuklar son derece haklıydı üstelik. Ağaç, toprak, hayvan, doğaya dair ilişki zinciri zihinlerinden kopmuştu. Karpuzun toprakta, eriğin ağaçta yetiştiği; yediği köftenin kıymasının (şanslıysa) otlakta dolanan kuzu, keçi ya da inekten geldiğini kavrayamıyorlardı. Görme şansları kalmamıştı. Çoğu hayvan onlar için hikaye kitaplarındaki resimler ya da çizgi filmlerdeki kahramanlardan ibaretti.

Geçen yıl anaokuluna başlayan Ali ve Neynep yine mahallemizde (okula yürüyerek gitsinler istedik) 1800’lü yıllardan bugüne gelen Türkiye’nin en köklü (ve pahalı) eğitim kurumlarından birine verdik. Bahçe diye oynadıkları yer, halı saha çimiyle döşenmiş beton terasları.

Hoş geldin bebek
Yaşama sırası sende
Senin yolunu gözlüyor kuşpalazı, boğmaca, kara çiçek, sıtma.
İnce hastalık, yürek enfarktı, kanser filan…
Nazım Hikmet Ran / 10 Eylül 1961, Laypzig

Başka bir yaşam mümkün müydü? Evet; pekala mümkündü. Ama biz bunu seçtik. Büyüklerimiz bize bunu layık gördü. Şimdi bir şeyleri değiştirebilir miyiz ya da daha da kötüye gitmesini engelleyebilir miyiz düşünmemiz gerekiyor. Yoksa Pazar günleri bile hastaneleri dolduran hiçbir şeyden habersiz hasta, körpe bedenlerin vicdan azabıyla yaşayacağız. Hadi bazısının dermanı var; Allah korusun diğerlerinden.

Üstelik bu illetler zengine-fakire, yaşlıya-gence, ensesi kalına-garibana da bakmıyor.

Çivi gibi soğuk bir havada, akşamüstünün karanlığına hastaneden çıkıp eve yürürken bunları düşünüp durdum.

Çocuklarımız başlarına gelenleri açıklayabileceğimiz bir hayatı hak ediyorlar.

, , , , , , , ,

10 Responses to Karpuz ağacından düşen çocuklar

  1. Murat 14/01/2013 at 01:04 #

    Solunum yolu tahrişi yapan şehir gazı en çok kükürt dioksit. Normal üzeri oranlarda mevcut. Büyük şehirlerde doğalgaz ile fosil yakıt sorunu kalksa da dizel motorlu Araçlar yüzünden nitrojen oksit kirliliği mevcut bu da diğer tahriş edici madde. Acilen ingiltere gibi egzos kirlilik oranına göre araç Mtv düzenlemesi getirilmeli. Ayrıca acilen dizel subvansiyonu kaldırılmalı
    Benzin yerine dizel kullanıp kara geçtiğimiz düşünürken sağlık harcamaları ve sonrası olası kanser şüphesi için daha çok zarardayız aslında

  2. akın 14/01/2013 at 01:04 #

    Aslında ‘toprağa basabileceğimiz’ bahçeli evlerde yaşayabileceğimiz bir dönem varsa o da bu ‘internet çağı’ bence. Her sabah metroda, aslında işyerine gitmese de işini halledebilecek yüzlerce mutsuz insan görüyorum. Bu insanların büyük çoğunluğu her gün işyerine gitme zorunluluğu olmasa şehir dışında yaşamayı seve seve kabul eder (Ben ederim en azından). Çağın nimetlerinden bu yönde faydalanabiliriz, faydalanabilmeliyiz.

  3. demaniz 14/01/2013 at 01:04 #

    teknoloji amirinden insan daha “modern” bir yorum beklerken doğaya dair birşeyleri okumak gercekten hoş. birseyleri daha rahat ve güvenli yapmaya çalışırken sağlığmızla birlikte herşeyn içine etmek insanoğlunun en büyük hatalarından biri… doğamızı aklımızın ve hayallerimizin yarattığı bilim ve teknoloji ile birleştirdiğimiz ölçüde doğruya ve gerçeğe yaklaşacağız…

  4. Armag 14/01/2013 at 01:25 #

    Ben de bu sehirde dogdum buyudum ve yasadim. sehir cok hizli buyudu, tasi topragi altin diyen baskanlar, muteahitler ve halkin yasadigi bir yer oldugu icin yesil bir oncelik olmadi, sehir planlamasi da 9500 senedir yasam olmasina ragmen olmadi, ya da yalandan yapildi. Her ne kadar daha yesil erlerde yasasam da, ayni sehirde yasadiginiz zaman bu kaos beni de etkiliyor. Kacmak icin firsat kollayip duran buyuk bir azinlik var. haftasonu saga sol kacip ekonomi yaratan da buyuk bir cogunluk olmaya basladi son bir kac senedir. Ortadogu kavrami gibi yakin yerler kavrami var artik.
    Bu goc olgusu doguda bitirilen yasam, kirsalin tarim politikalariyla toplu cokusu gibi siyasal bir sorun, hatta anayasada madde olmasina ragmen gecekondulasmayi onleyemeyen garip bir mantikla yonetilmek. sonucta boyle yasamak istedik, boyle devam ediyoruz. Yeni markali insaatlarin projelerini incelerken bile goz gore gore yesil alan yuzdesinde yalanlar soylendigini goruyorum. Kuzguncuk disinda yesil alan icin eylem yapan baska bir mahalle duymadim, gerci mahalle kavrami cok azaldi ya.
    Yine de istanbulda yasamak icin guzel yerler var, saniyorum o guzel yerlerin pesinde kentsel donusumcu bir ton muteahhit de vardir.

  5. Webbuzzy 14/01/2013 at 04:17 #

    Geçenlerde arkadaşlarla laflarken ne oluyor böyle bizlere, gencecik yaşta hergün bir tarafımız ağrıyor diye konuşmuştuk. Yaşlılığımızı düşünmek bile istemiyorum. Suni yaşamlarımız bizi bu hale getiriyor. Doğadan tamamıyla koptuk. Yediğimiz yiyeceklerden tutun, soluduğumuz havaya kadar her şey artık yapay. Ayrıca organik tarıma falanda inanmıyorum.

    Neyse amirim çok geçmiş olsun.

  6. Işıl Yılmaz Sümer 14/01/2013 at 10:59 #

    Belki modern hayatın rahatlığından kopmamız biraz zor ama en azından onun zehirini azaltabiliriz. Yardımcı olabilir: http://www.zehirsizev.com

  7. Üzeyir 15/01/2013 at 14:31 #

    Anne babaların çocuklarına iyi bir gelecek hazırlama gayesindeki odak noktası ekonomik temeller üzerine bir gelecek oluyor ağırlıklı olarak. Bilinçli olanlar bu odak noktasının yanında “çocuğu geleceğe hazırlamak” olabiliyor. Her iki temeli de sağlam atabilen ailelere ne mutlu… Ama ihmal edilen birşey var ki, o en önemlisi. Hazırlanan o geleceğin vücut bulduğu bedenler çok zayıf. Bu ailelerin çabasının dışında bir durum, devlet aklının düşünmesi gereken bir durum. Başbakanın 3 çocuk vurgusu haklı ama o çocukların yetişebilecekleri bir dünya yok aslında. Biz yetişkinlerin bile zor nefes aldığı bir şehir oldu İstanbul. Gençlere musallat olan bilimum zararlı alışkanlıkların arkasında, yaşam alanlarının olmaması önemli bir etken. Boğuldukları bu şehirde, zararlı alışkanlıklarla nefes alıyorlar.

    Güzel bir yerde yaşamam lazım diyerek Taksim’e yerleştim ama 8 ay ancak dayanabildim. Sessizliğin hiç yaşanmadığı, havanın daima yoğun olduğu, hiç karanlık olmayan bir yaşam ortamı olabilir mi? Yıldızları göremiyoruz, yeni nesil belki hiç yıldızlardan haberdar olamayacak, böyle bir dünyaya doğru gidiyoruz. Ben buna dayanamayarak kaçıp Heybeli Ada’ya yerleşiyorum (şükür ki imkan var). Günün 8-10 saatini temiz bir ortamda yaşamak için gidiş-dönüş 3 saatlik bir yol gideceğim hergün. Öncesinde ofisime gidiş dönüşüm 10dk… Aradaki fark uçurum… Aslında bu olmadan da temiz bir yaşam mümkün olmalıydı, önceki kuşakların duyarsızlıklarının cezasını çekiyoruz…

    Sizin çocuklar (Allah bağışlasın) ve diğer çocuklar için çok daha vahim bir tablo var gelecek yıllarda. O organik yiyecekler hikaye, ufak tefek mahrumiyetleri de geçiyorum, yıldızları göremeyecek bir nesil yetişiyor olacak… Bu ürün http://bit.ly/Vevq3H Türkiye’de yaklaşık 10 bin adet sattı, benzer sunni şeyler ile yetinmeye çalışacak yeni nesil…

    Ben karamsarım ama inşallah yanılırım…

  8. bllkpnk 15/01/2013 at 21:19 #

    Çok geçmiş olsun,Allah şifalar versin Ali ve Neynep’e de . Ben geçtiğimiz yıl öğrendim ki pazar günü hasta olmayacaksın. Hastanelik bir durumda pazar günü yaşanan çaresizliği anneme inme indiğinde gördüm. Allah kimseyi hastanelik etmesin , eksikliğini de vermesin…

Trackbacks/Pingbacks

  1. Facebook çağında anne-babalık ve intihar - M. Serdar Kuzuloğlu - 14/12/2013

    […] fazlasıyla uzak, çıtkırıldım çocuklar yetiştiriyoruz. Hayata dair tecrübelerini karpuz ağacından düşerek ediniyorlar. Y ve Z diye sınıflandırdığımız bu kuşağın gerçek hayatla tanışıp şoka […]

  2. Öküzün biri sana dava açsa? - M. Serdar Kuzuloğlu - 01/09/2014

    […] sorarken o anlar aklıma geliyor; mahsunlaşıyorum. En azından kendi çocuklarımın karpuz ağaçlarından düşmemeleri için elimden geleni yapmaya […]

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim