Müstakbel Cumhurbaşkanına notlar: Yeni Devlet ve Hükümet

Haftaya (iş ikinci tura kalmazsa elbet) yeni Cumhurbaşkanımızı -ve yeni vekillerimizi- seçeceğiz. Masalarında bir yapılacaklar listesi olsaydı ilk sıralarında neler bulunsun isterdim, bunun çetelesini tutuyorum. Bu yazıyla 3 bölümlük bu dizinin de son ayağına geldik. Konumuz yeni nesil devlet ve hükümet (Bu bölüm başlığı nedeniyle bazılarınıza yanlı / taraflı gelebilir. Temin ederim ki değil. Sonuna kadar sabredin lütfen).

Bu sefer yazıya kişisel birkaç detayla başlayacağım. Önce 5 senedir Twitter hesabımda sabitlenen (ve kimilerinin çok kızdığı) mesajı hatırlatayım.

Bu metinle kast ettiğim memleket ve dünya ile ilgisizliğim değildi elbet. Ama sosyal medyada sabah Hayvan Hakları Savunucusu, öğleden önce Siyasi Analist, öğle vakti Ekonomi Uzmanı, akşamüstü Spor Yorumcusu, akşam TV Eleştirmeni, gece de Şair olanlardan ÇOK sıkıldım, ikrah ettim. Yoksa sırf şu blogun Memleket Halleri kategorisi dahi nelerle, nasıl (ve ne zaman) ilgilendiğimin ispatıdır. Muhatabına fayda yaratmayan her tür çabadan kendimi uzak tutmaya kararlıyım. Sonuçta bir ömrüm, sayılı nefesim var.

Bu tavrın (bu topraklarda) kolay(cılık) olduğunu da sanmayın sakın. Herkesin kendisini ‘ait olduğu‘ şeylerle tanımladığı, kendi tarafında olmayan -ve olmadığını düşündüğü- herkesi hain, cahil ya da dönek bellediği bir ülkede, “Senden de değilim, ondan da. Benim yolum başka.” demenin faydası da inandırıcılığı da çok az. Verdiği hasardan, yol açtığı kayıplardan bahsetmek bile abes.

Ama buna rağmen hafızamı taradığımda sadece son birkaç yılda yaşadıklarımdan bir seçki yapayım:

  • Kurucu ekibinde yer aldığım, çok emek verdiğim ve karşılığını fazlasıyla aldığım gazetem önce içindeki muhalif sesler yüzünden ‘budandı’, ardından Fethullahçı kadrolarla dolduruldu. Sonra tasarruf gerekçesiyle baskısına son verilip yayına elektronik mecralarda devam etti. Nihayetinde onun da kepenkleri kapandı.
  • TRT Haber kanalında (Nagehan Alçı’nın hazırlayıp sunarak başladığı) ‘Sosyal Medya’ adlı programı devralmam istendi. Kanalın baştan-ayağa neredeyse tamamı ‘Cemaat’ kökenli olduğu için başlangıç süreci epey garip / zorluydu. TRT’nin ‘teammüllerini’ epey esneterek, inanamayacağınız kadar küçük bir ekip ve bütçeyle ama çok keyif alarak çalıştık. Bence o dönem ve koşullar adına sıradışı, güzel şeyler yaptık.
  • Aynı dönemde patlayan Gezi Parkı olayları sürecinde aldığım konukları, yayında söylediğim sözleri, blog yazılarımı ve sosyal medya paylaşımlarımı fırsat bilen Cemaat kadrosu (‘çok afedersiniz Gezici’ olduğum gerekçesiyle) programımı yayından kaldırdı (bunu duymamız bile tesadüfen oldu). Sonra o heyeti de Cemaatçi diye kapının önüne koydular. Adını hatırladıklarımın hepsi şu an yurtdışına kaçtı (pardon ‘hicret etti‘). Kılıç çeken, kılıçla ölür.
  • Ne gariptir ki hemen hemen aynı günlerde (tamamen sarsaklığımdan kaynaklı) bir paylaşımım yüzünden ‘Erdoğancı’ olma suçlamasıyla Geziciler tarafından sosyal medyada linç ediliyordum. Beni tanıdığını düşündüğüm kimi yakın arkadaşlarım dahi -kimbilir hangi saikle- o dönem benle muhabbetini kesti.
  • Kendi yolumda ve halimde yaşamaya devam ederken, 31 Ekim 2017 tarihinde sabaha karşı kapımda İstanbul Terörle Mücadele polislerini buldum. Evim arandı, bilgisayar ve telefonlarıma el konuldu. Gizlilik kararı bulunan bir FETÖ / PDY / Bylock soruşturması kapsamında ‘Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma‘ iddiasıyla gözaltına alındım. Eğer şu ülkede benim kim olduğumu (ve olmadığımı) bilen bunca insan olmasaydı, muhtemelen şu an hala İzmir’deki hapishane hücremde suçunu öğrenmek, iddianamenin bir an önce yazılması ve hakim karşısına çıkmak için dualar ediyor olacaktım (o dönem bana sahip çıkanları hayatım boyunca unutmayacağım). Neyse ki kısa sürede sorgulanıp, serbest bırakıldım. Bu günlerin tozu-dumanı geçince o dönem yaşadıklarımı ayrıca mutlaka anlatacağım.
  • Bu olayı da atlattık diye düşünürken (ve aynı düşünceyle ailece bir Londra tatiline giderken) havaalanı kontrolünde öğrendim ki bir KHK ile pasaportum iptal edilmiş (terörist olmak çok zor). Yeniden polisler, karakol, işlemler… Binbir çabayla kararı kaldırdım. Pasaportumu teslim alırken imzaladığım formda ismimin yanında ‘Terör Şüphelisi‘ yazıyordu. Hayatımda kendimi hiç o kadar aşağılanmış, haksızlığa uğramış ve devletten uzak hissetmedim. Oysa ben bu ülkeye ve insanlarına beni o forma yazanlardan misliyle fazla emek vermiştim!
  • Ama sorun bakalım ben bu gözaltı olayını neden yazdım? Twitter’da ve burada paylaşmıştım ama gözden kaçmış olabilir. Gözaltına alınma sebebim şuydu: Yukarıda bahsettiğim TRT Haber kanalındaki programımda 2010’da (yani Gülen’in adını ‘Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri’ şeklinde anmayanları içeri aldıkları yıllarda) bir site tanıtmışım (evet, sadece tanıtmışım). Meğer o sitenin adını dahi bilmediğim Kurucusu 15 Temmuz darbe girişimi sonrası FETÖ üyesi olma suçuyla tutuklanmış. İfadesinde kurduğu siteleri sıralarken benim televizyonda siteyi tanıtınca 160 kişi üye olduğundan bahsetmiş. Detaylarını aşağıdaki tutanaktan okuyacağınız gibi bahse konu site, bir mühendislik forumu! Sonuç: Terör Şüphelisi Serdar.

Her şey şirazesinden bu kadar kolay çıkabiliyor anlayacağınız.

Bu ülkede ‘memleket ve dünya meselelerini’ bırakıp ‘küçük meselelere’ odaklanan bir insanın sadece birkaç yılda yaşadıkları bunlar. Bir de memleket dertlerine kafayı takanların halini, anılarını düşünün bakalım. Aşağıda birkaç kesitini paylaşmaya çalışacağım çağdaş devlet ve yönetim anlayışını da lütfen bu tecrübeler ışığında okumaya çalışın.

En öncelikli meselemizin arasındaki çizginin giderek soluklaştığı hükümet ve devlet ayrımı olduğuna inanıyorum. Bu serinin ‘Eğitim’ temalı bir önceki yazısından ilgili kısmı aynen tekrarlayayım:

Devlet ile iktidarın arasındaki sınır çizgisi aşınırsa, devlet herkesin devleti olmaktan çıkıp, sadece bir partinin seçmenlerinin devletine dönüşür. Adaletten sağlığa, eğitimden yatırıma her şey, sonsuza dek var olması hedeflenen devletin değil, varlığı seçimlerden galip çıkmasına bağlı ‘dönemsel’ bir partinin zihniyetiyle işlemeye başlar. Bir süre sonra parti ve devlet arasındaki öyle karışır ki o partisiz devlet düşünülemez hale gelir.

Hakimin, doktorun, askerin, müfettişin, kaymakamın, valinin, muhtarın, temizlik işçisinin, nüfus memurunun, tapu müdürünün partisi, dini, takımı, ırkı olmaz (zihnen değil elbet; fiilen). Aynı şekilde bu görevlere gelmenin ön koşulu da bu kriterleri karşılamak olamaz.

Gerçi daha laiklik (hatta sekülarizm) ile dinsizlik ile farkının dahi anlaşılamadığı (ya da anlaşılmak istenmediği) bir ortamda bu tip hassasiyetlerin kimilerine şaka gibi geldiğine eminim. Yine de böyle bir yazıda değinmemek olmazdı.

Ey özgürlük!

Birçok farklı ankete göre Türkiye’nin en büyük sorunu ekonomi ve terör. En büyük hasretlerinden biriyse, özgürlük. Hatta şahsen daha da ileri giderek ekonomik sıkıntı ve terörün dahi kısıtlı özgürlükten beslendiğini düşünüyorum.

Düşünün ki daha birkaç sene öncesine kadar bu ülkede ‘Gösteri ve Yürüyüş Özgürlüğü’ vardı. Çoğu zaman birbirinden garip bahanelerle hadım edilmeye çalışılsa da vardı. Öyle ki internet sansürüne karşı gerçekleştirilen (görülmedik katılımlı) bir yürüyüş bile yapılmıştı.

Bugün OHAL (Olağanüstü Hal) ile yaşıyoruz.

Her Cumhurbaşkanı Adayı, seçimden sonra ilk iş OHAL’i kaldıracağını söylüyor. Mevcut Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dahil. Peki neden bugün değil? Mesela, haftaya bugün ülkede OHAL’in varlığını gerektiren ne değişmiş olacak? Örneğin şu an yetkisi (ve kendi beyanıyla kaldırmaya niyeti) varken Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugün OHAL’i kaldırsa… Ne değişir? Olası cevapları duyar gibiyim. Hepsine yönelik yanıtlarım da var ama konuyu dağıtmayalım.

Türkiye’nin belleği kısadır. Neyin neden hayatına girdiğini kolayca unutuverir. Mesela her ay milyonlarca telefon sahibi Özel İletişim Vergisi diye bir şey öder. İletişimi ‘özel‘ hale getiren ne ola ki oysa? Var mı hatırlayan bu ‘özelliğin’ sebebini? Resmi Gazete daha ilk cümlesinde hatırlatıyor oysa.

Özel İletişim Vergisi hayatımızda hiçbir dayanağı kalmamasına rağmen 19 yıldır varlığını sürdürüyorsa, OHAL de pekala sürdürür. “Daha neler!” diyen varsa bir zahmet Ortadoğu komşularımızda OHAL’ler ne kadar sürmüş bakıversin.

“Canım, OHAL var da hayatımızda ne değişti sanki?” diyen varsa da önce ‘hayat’ ile ne kast ettiğine baksın. Sonra OHAL kapsamında başına haklı / haksız bir mesele gelmesin diye dua etsin. Ben biraz tadına baktım, HİÇ lezzetli değil inanın.

Elektronik ayıplar

Binlerce web sitesi türlü gerekçeyle sansürlü. Bazılarının sebebi dahi belli değil. Hiçbir suç unsuru içermemesine rağmen VPN hizmeti sunan siteler erişime engelli. Cinayet işlenebilir diye bıçak satışını yasaklamaktan farkı var mı bunun?

Türkiye’nin en popüler web sayfası.

Hepsini geçtim dünyanın en büyük bilgi kaynağı Wikipedia engelli. İnsanlık tarihinin en büyük kolektif projesi olarak tanımlanan bu internet ansiklopedisinin kimi makalelerine sansür uygulayan bazı devletler var. Ancak Wikipedia’ya erişimi tamamen engelleyen TEK ülke Türkiye. Wikipedia Suudi Arabistan’da, Çin’de, Özbekistan’da, Suriye’de, Pakistan’da, Afganistan’da açık mesela. Dünyada başka hiçbir ülke ve rejimde sorun yaratmayıp bizde yaratan şey nedir sizce? Bu kadar mı koptuk dünya gerçeklerinden?

İfade edilemeyen fikrin kime hayrı var?

Düşünce ve ifadenin özgür olduğu bir Türkiye yaratmak zorundayız. Düşünmenin suç olabileceğini düşünmek dahi garip gerçi (neyse ki henüz hiçbir devletin zihnimize erişimi yok). Ama hindi gibi düşünmenin anlamsızlığı da ortada.

Mesele düşündüğünü; yani fikrini ifade edebilmek. İfade edemedikten sonra fikrin anlamı nedir? Ve fikir (sadece) iktidarların, devletlerin, yöneticilerin hoşuna gittiği zaman makbul değildir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün varlık sebebi otoriteye rağmen ortaya çıkan muhalif ya da cılız sesleri korumaktır. Güçlünün, hakimin, iktidarın sözcülüğünü yapanın böyle dert ve ihtiyaçları zaten yoktur.

Suç kapsamında bir eyleme dönüşmedikçe fikrin ve ifadenin özgürlüğünü sağlamamız gerek. Bastırılmış fikirler, psikolojisi bozuk toplumlar yaratır. Ondan sonra trafikte, spor karşılaşmalarında, market kuyruklarında, piknikte, tatilde, toplu taşıma araçlarında şahit olduğunuz insanlık dışı olaylara, garipliklere anlam vermeye çalışır dururuz.

Bütün fikirlerin özgürce ifade edilebileceği bir ülke yaratamadıktan sonra diğer her şey tali kalacaktır. Bir fikir bize aykırı geliyorsa karşılığında bizim de ifade edebileceğimiz bir fikir var demektir. İnsanlar fikirleri çarpıştırarak bir sonuca ulaşır. Yoksa iş köpek eğitimine döner. İte-kaka, tehdit ederek – ödül vererek, hatta kimi zaman sopa marifetiyle her köpeği laf dinler, halden anlar hale getirebilirsiniz. Ama biz köpek değiliz. Hepimizin önce ikna edilmeye ihtiyacı var.

Gelgelelim hepimizin malumu, her geçen gün fikirleri ifadenin etmenin biraz daha zorlaştığı bir dönemdeyiz. Tahammül eşiği o kadar düştü ki sıradan bir beyan dahi zorlama bir ima ile paketlenip suç unsuruna dönüşebiliyor.

Karar (hüküm) verirken taraf tutmasın diye gözü bağlı temsil edilen Adalet Terazisi heykelinin gözünün açıldığı, kimsenin karşısında boynu bükülmesin, önünü iliklemesin diye düğmesiz dikilen hukukçu cübbelerinin birbirine kavuştuğu, hatta hakimlerin dünyanın hiçbir yerinde benzeri olmayan şekilde siyasetçilerin önünde ayağa kalktığı günler gördük (Herkes hakimlerin karşısında ayağa kalkmak zorundadır. Hakimlerin ise kimsenin karşısında ayağa kalkma zorunluluğu yoktur. Hukuk -ve temsilcileri- herkesin ve her kurumun üstündedir. Hukukun üstünde tek bir kişi ya da kurumun varlığı hukukun yokluğunun belgesidir. Siyasi lider ya da kadroların hukuk üstünde hakimiyet kurma hevesleri her zaman, her yerde kendini göstermiştir. Güçlü devletler bunu bertaraf eder. Zayıf devletlerse edemez, usul usul bertaraf olur). Hukuk hiçbir kişi ya da kuruma bağlı olamaz. Hukukun her kişi ve kurumun sığınacağı, güveneceği tek ve son liman olma sebebi budur.

Milli iradenin altı ve üstü

Bu satırları, aldığı oylarla milli iradeyi temsil eden vekillerin Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında dahi konuşamadığı, hatta kimilerinin konuşmaları (fikirlerini ifade etmeleri) sebebiyle cezaevinde, tutuklu yargılandıkları bir zamanda yazıyorum. Çoğu (garip ama kategorik olarak ‘benim gibi’) terör propagandası / yardım yataklık yapmakla suçlanıyorlar. Benzer durumda gazeteciler, akademisyenler ve niceleri var. Kimi zaman o gruba dahil edilmek için bunları telaffuz etmek dahi yeterli olabiliyor.

Demokrasiyi iyi-kötü hayatına sokmuş, hoşgörüyü (siyaseti kadar) kaybetmemiş, 80 türden insanın renkleriyle bezeli 80 milyonluk bir ülke böyle bir gömleğin içine giremez. Hiçbir siyasetçi böyle bir ülkenin lideri olarak kendini mutlu ve gururlu hissedemez. Boynu bükük gezer.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı tarihiyle, ülkesiyle, halkıyla gurur duymayı hak ediyor.

Ama şu kutuplaşma dediğimiz mesele bizleri öyle bir hale sokmuş, öylesine parçalamış ki, kimilerimiz ötekinin değil fikrine, varlığına dahi tahammül edemez hale gelmiş.

İzlemekten keyif aldığınız televizyon kanalını, okuduğunuz / takip ettiğiniz haber kaynağını gözünüzün önüne getirin. İçinde hiç sizi ‘rahatsız eden, uyumsuz biri’ ya da ‘tasvip etmediğiniz bir fikir’ var mı? Büyük ihtimalle yok, değil mi? İşte kutuplaşma böyle bir şey. Sizinle -sizin yarattığınız- öteki arasına aşılmaz engeller, uçurumlar, duvarlar seriyor. Tahammül duygunuzu yitiriyorsunuz.

Gazetesinde, televizyonunda ötekine tahammülü olmayan izleyici (hatta patronlar, siyasetçiler) bir süre sonra işyerinde, kurumunda, mahallesinde, şehrinde; hatta ülkesinde de onların varlığını kabullenemez hale geliyor.

Hiçbirimizin hayali böyle bir ülke değil.

Vatanından haberdar vatandaşlar

Şeffaf bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var. En temel vatandaşlık hakkımız olan kamu kaynaklarının nerede, ne şekilde kullanıldığından tam olarak haberdar değiliz. En büyük projelerin detaylarına bakınca dahi bize hiç bahsedilmeyen gerçekler ortaya çıkıyor (doğrusu-yanlışı nedir muamma). İnternetin var olduğu bir çağda bunlar kabul edilebilir şeyler değil.

Bu ülkenin vatandaşlarına yapılmış en büyük kötülük maaşların ‘net’ olarak ödenmesidir. Gelişmiş ülkelerdeki gibi çalışanlar maaşlarını brüt olarak alsaydı (dolayısıyla devlete her ay ne kadar vergi verdiğini bilseydi) beklentileri de tepkileri de çok farklı olurdu.

Oysa mevcut durumda vatandaşların çoğu devletin en büyük gelir kaynağı olduğunun farkında bile değil. Bu yüzden her hizmet bir lütuf gibi algılanıyor. Oysa hepsi bizim emeğimizin (vergimizin) karşılığı. Ve hepimiz bu tasarrufların nereye, nasıl harcandığını; bize ne kadarının geri döndüğünü en açık şekilde bilmek isterdik.

Süpermen olmak lazım. Ama ‘mümkün mü’?

Bir ara gündemde (hala tam olarak önemini, anlamını çözemediğim) bir ‘araç camı filmi’ meselesi vardı. Sonradan Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla bir genelge yayınlayarak konu çözüldü. Bu hafta da patileri ve kuyruğu kesilip terk edildikten sonra tedavi edilen ancak kurtarılamayan yavru köpek ve Marmara Adaları’ndaki faytoncular tarafından kötü koşullarda çalıştırılan atlarla ilgili benzer müdahalelerine şahit olduk. Böyle daha nice şeyler.

Hepsi iyi, hoş ama bu konularla bir Cumhurbaşkanı’na vakit harcatılır mı? O makamın gündemine böyle şeyler gelir mi? Bu tablo olsa olsa küçük esnafın derdidir.

Kurtarıcı ya da ‘Tek Adam’ beklentisinin kaçınılmaz kaderi budur. Bazı kritik konularda mutlaka söz / bilgi / yetki sahibi olmak isterken bir bakarsınız her konu sizin üstünüze yıkılmış.

Siz mevcut durumda, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın gündemini hayal edebiliyor musunuz? Kandil Operasyonu’ndan faytoncuların atlara muamelesine kadar bir liste…

Dünyada böyle bir iş yükünün altından kalkabilecek herhangi bir Ademoğlu yok. Herkes de bunun farkında. Bu yüzden Türkiye’nin lider(ler)den çok ekiplere ihtiyacı var. Bilgi, yetki ve muhakeme yeteneğine sahip ekiplere.

Oysa önümüzdeki seçimler için bir kere daha karşımıza sadece liderler çıkıyor. Siz (Recep Tayyip Erdoğan dahil) herhangi bir Cumhurbaşkanı adayının seçilirse hangi kabineyle çalışacağını biliyor musunuz? Gönül verdiğiniz aday güzel konuşuyor olabilir. Ama onları kim yapacak? İşin bu kısmı hala belirsiz.

Bir dünya ülkesi olarak Türkiye

Dünyayla mücadele -hatta kavga- eden değil, işbirlikleri kuran bir Türkiye, hepimizin ortak hayali olmalı. Küstah, şımarık çocuklar gibi yabancı kişi, kurum ve ülkeleri bizi övdüğünde göklere çıkarıp; yerdiğinde tekme-tokat girişMEmeliyiz.

Bu çağ işbirliklerin çağı. Çinli gençler, ABD’de okuyan yabancı öğrenci nüfusunda en büyük dilimi oluşturuyor. Bir kısmı ABD’de kalıp Silikon Vadisi’nde Çin ile ortak projeler geliştirip dünya pazarına satıyor. Dünyanın en büyük şirketlerinin başında Hindistanlı ve Çinli yöneticiler var. Kendi içine kapanmış (kendini kendine muhtaç bırakmış), içindekilerin birbirini yediği, dünyanın gerçeklerinden, hayallerinden kopmuş bir profil Türkiye’ye yakışır mı? HAYIR!

Yazıya devlet (kamu) ile siyasetin birbirinden ayrı kalmasının önemiyle başladık; kapanışı da devlet ve siyasetin gündelik hayat ile arasına koyması gereken mesafe ihtiyacıyla yapalım.

Türkiye bugün bankacılıktan spora, sanattan medyaya her ama HER konuda siyasetin gölgesi (tokadı) altında hayatını sürdürüyor. Bunun ne anlamı ne de faydası var. Şu anki gibi komünist ilkelerle liberal siyaset, serbest piyasa ekonomisi uygulanamaz. Bunun herhangi bir örneği yok (Çin ve Rusya dahil).

Önümüzdeki Pazar günü Türkiye’nin yeni Cumhurbaşkanı ve Milletvekilleri belli olacak (ikinci tur ihtimali de var elbet). İlk yazımdaki bir vurguyu tekrar etmek isterim: Her kim seçilirse seçilsin, çok ağır bir iş yükü, kırılgan bir ekonomi, gerilmiş / bunalmış bir kamuoyu ile karşı karşıya kalacak.

O koltukta her kim oturacaksa şimdiden, yürekten başarılar diliyor ve kendi küçük meselelerime geri dönüyorum.


NOT: Kafamda tek bir yazı olarak planladığım bu konu detaylarından (ve uzunluğundan) dolayı bir yazı dizisine dönüşmek zorunda kaldı. Diğer başlıklara aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.

24 Comments

  1. Tek seferde okuduğum ve birkaç sefer daha okumaya ihtiyaç duyacağımı düşündüğüm bir yazı dizisi. Keşkelerle doldum. Yazıların içindeki hüznü ve sitemi çok net aktarmışsınız. Ümit de içerisine gömülmüş. Hissedene, anlayabilene çok fazla alınması gereken hisse var. Keşke bunu benimle birlikte öğrenmesi gerekenler de okuyabilse… Keşke ilmin, amel etmede gerekli olduğu ama yeterli olmadığı farkedilebilse… Keşke bu yazılardan hisse çıkarması gerekenler, gerekeni alıp bir de üstüne uygulayabilse… Ümidim baki ama göz önünde olan da maalesef gözardı edilemiyor. Keşke…

    Cevapla

  2. Yazılanlar oldukça doğru ancak özgürlük kısmı tartışılabilir. Çin ne kadar özgür bir ülke? Abd çok özgür de o kadar evsiz,uyuşturucu bağımlısı insan neden var? ( 11 eylül sonrası bu özgürlükleri biraz kısıldı ama bizdeki kadar olmasa da benzer iç güvenlik yasası çıkartıldı) Buradan birtakım gelişme ya da rekabet için özgürlükler kısıtlanabilir sonucunu çıkarmayın. Emin olun zar zor evine yemek götüren insan sayısı o kadar çok ki. Özellikle büyükşehirlerde akrabalarıyla da ilişkisi kesilmiş insanlar bu sıkıntıyı gerçekten yaşıyor. Özgürlük onların karnını doyurmaz. 21’inci yy da hala bu tür sorunların olması devlet yönetiminden de öte ekonomik sistemin sorununa işaret.( tabii bu devletin kötü yönetildiği gerçeğini değiştirmiyor) Her sınıf vatandaşın yönetim kademesinden talebi elbette farklı olur. Bu insan doğasının sonucudur, yaşamınıza herhangi bir tehdit varsa önce kendinizi düşünürsünüz. Memeli bir anneyseniz yavrunuz oldukça küçükse önce yavrunuzu korursunuz ki bu durum istisna teşkil eder ( insanda değişebilir elbette) Örneğin Fetö mağduru hapis yatan birçok insan hala aşırı bir biçimde herkesi fetöcü gibi şeylerle damgalayabiliyorlar. Çünkü bu durum onlarda travma yaratmış. Siz daha fazla özgürlük dersiniz.( ayrıca özgürlük nedir diye sorsak 80 milyondan türlü türlü sonuç çıkar, kimi yere tükürmeyi,kimi kamusal alanda erotik öpüşmeyi, kimi tramvay yolunda ibadet etmeyi,kimi küfür etmeyi, kimi dilediği gibi alkol tüketmeyi, kimi de fikirleri ifade etmeyi özgürlük olarak niteler ki fikir özgürlüğünü savunanların sayısı ve cesaretleri biraz fazla olsaydı bugün bunları tartışıyor olur muyduk?) Bir diğeri festival ve tiyatroların artması gerektiğini belirtir.Başka biriyse bilim akademilerinin kurulmasını ister. Bir başkası her yerde demiryolu ve kütüphanelerin olmasını ister. Kimisi de millet bahçelerinde yuvarlanmayı oldukça iyi bir seçenek olarak görür. Aristo bir devlette en istikrarlı durumu yaratacak olanların orta kesim olduğunu belirtir. Diğer sınıfların – zengin ve fakirlerin – sayıca çok olması devrimlere ya da acımasız tiranlara yol açar der. Öncelikle bu orta kesimi oluşturabilirseniz sonrasında dünyayla entegre olabilecek diğer seçeneklere bakarsınız. Kaynakların yarısından fazlasına çok küçük bir azınlığın sahip olduğu bir sistemde bu nasıl yapılabilir ayrıca bir sorun.

    Türkiye’nin siyasi tarihini değerlendirirken emperyalizmi hesaba katmazsanız hamlelerinizde her zaman yanılabilirsiniz hatta hamlelerinizin karşı tarafça öğrenilebilir olduğunu görürsünüz.Yine bildiğiniz üzere Ortadoğu coğrafyasını bu hale uzaylılar ya da yapay zeka getirmedi. Bu coğrafyanın durumunun bu şekilde olması elbette salt emperyalizmle açıklanamaz. Sistemsizlik ve insan kalitesindeki düşüklük bunu daha kolay manipüle edilebilir hale getirir.1950 -60 ve 80 sonrası ülkeyi aslında kim yönetti ya da yönetiyor diye sorarsanız size iyi bir cevap veremem. Matruşka bebekler gibi bir yönetim olduğunu görürsünüz. Bizim oğlanlar işlerini iyi yaptılar 70 yılda egolarını tatmin etmek için de denilebilir. Yani asıl suçlu kim derseniz elbette dış güçler değil onların maşası olmayı kabul eden yöneticilerdir. Mesela bunlardan biri noter olan bir şahsın hala bağımsız ve tarafsız bir biçimde görevini yaptığını söyler. Böyle bir sistemsizlik ve entelektüel olarak sığ insanların olduğu yerde gerçekten insanlara bir şeyler verebilmeyi isteyenlerin yolları çıkmaz sokaklarla doludur. Sizi yıldırmak için ellerinden geleni yaparlar. Beceremezlerse, öldürmek her zaman seçeneklerin arasındadır. Eğitimin bu halde olmasını sırf çapsız insanların yönetici olmasıyla açıklayamazsınız. Çok daha nitelikli beyinlerin kasten bu tahribatları yaptığını görürsünüz. Ayrıca bu çağ işbirliklerin değil işbirlikçilerin çağı. Önemli olan kiminle işbirliği halinde olduğunuz. Ve evet yazıda bahsedilenin aksine Superman olmasa da Batman olabildiğiniz takdirde ancak bu çıkmaz sokaklardan kurtulup, kendi sisteminizi oluşturup bu sistemi dünyayla bağlantılı hale getirebilirsiniz. Böylece pelerininizi çıkartıp sistemin nitelikli insanlarına yönetimi devretme imkanınız olur… Bir insanın yapmaya çalışıp da ömrünün yetmediği durum gibi…

    Cevapla

  3. 2014 tarihli videonuzu izledim. İşin içinden gelmiş biri olarak çok değerli tespitleriniz var. Herkesin yönetici olmak istediği ama bulaşıkların yıkanamadığı gerçeği 🙂 Ama sonra yazınızı okuyorum video ile çelişmeye başlıyor yorumlarınız, mesela “Türkiye’nin lider(ler)den çok ekiplere ihtiyacı var. Bilgi, yetki ve muhakeme yeteneğine sahip ekiplere.” Böyle bir ekibe ülkemizde rastladınız mı? Yani outsource etmeden bulaşıkları yıkamayı bir görev gören ceolar var mı? :)) Güldüğüme bakmayın ama bu dediğinizi zaten yapılamadığını videoda siz söylüyorsunuz. Videonun ses kayıdında biraz oynansa nerdeyse Cem Yılmaz diyeceğim, vurgular çok benziyor ( iltifat ) Yani şunu demek istiyorum, ekibe inanmıyorum. Ekibi kuracak kişiye inanıyorum. Siz de biliyorsunuz bir çok başarı öyküsü böyle başlıyor. Hatta Steve Jobs’un bu konuda sözleri var. Ben en iyi adamları bir araya getiririm ve çakıl taşları gibi birbirlerini yontarak şekillendirmelerini sağlarım demiş rahmetli. Evet süpermene ihtiyacımız var… Bakınız matrix, seçilmiş kişi. Neo seçilmiş kişi olsa bile ilk önce kendisi süpermen olduğuna inanması gerekiyor 🙂 Sonra gerçekten uçuyor :)) Morpheus ilk başta ona inanan ve sonra bu inanç yayılıyor çünkü neo kendisi de inanmaya başlayınca olaylar gelişiyor. Kartopu misali… Yapmamız gereken toplum içinde birine gaz vermek 🙂 eğer zaten süpermen ise uçar :))) değilse sadece kırmızı donuyla seksi poz veren bir vatandaş olarak tarihe geçer. Egomuzu yenip içimizdeki süpermenleri bulmaya çalışmak lazım zaten onlar bu gazı bekliyor 🙂 biraz da zaman tanımak ve bulaşıkları yıkamak gerekiyor sabırla. Sabrın sonucu selamet ise zaten size o bulaşıkları yıkamak için birini bulmuş olacak seçilmiş kişi.

    Cevapla

    1. Ekibini iyi kuran patron, bulaşık yıkamak zorunda kalmaz. Patron bulaşık yıkamak zorunda kalıyorsa liderlik ve strateji anlayışında bir problem var demektir (bende olduğu gibi). O videoda anlatmak istediğim de tam olarak buydu.
      Bugünün dünyası liderlerin değil, ekiplerin dünyası. Yoksa siz Apple’ı var eden kişinin Steve Jobs, Tesla’yı var edenin Elon Musk olduğunu sanıp, dünyanın en iyi zihinlerinden oluşan on binlerce kişilik ekiplerini pekala görmezden gelebilirsiniz. Teknolojinin baş döndürücü bir hızla ilerlediği bu çağda neden bir Einstein çıkmıyor mesela, hiç düşündünüz mü? Çünkü artık bireyler değil; takımlar var. Bilim ödülleri dahi artık tek bir kişinin olamıyor (Aziz Sancar’ı hatırlayın).
      Lider odaklı bakış açısı bizi avutabilir. Ancak asla bu yazıda konulan hedeflere götürmez, en fazla mevcudu sürdürür.
      Liderler ancak ekipleri kadar güçlüdür. Kobi ölçeğinde bir şirket dahi ekipsiz yönetilemiyorsa, devletler ayakta bile kalamaz.
      Gel gelelim, iyi bir ekip ve sisteminiz varsa (başınıza Donald Trump gibi bir profil geçse dahi) seçkinler arasında yer alma iddianızı koruyabilirsiniz.

      Cevapla

  4. Batı uygardır..

    Batı demokrattır..

    Batı insan haklarına saygılıdır..

    Batı siyaseti çok sağlamdır. Darbe filan olmaz, istikrar vardır.

    Batı ekonomisi çok güçlüdür..

    Yok canım. Öyle değil. Balon patladı.. Kurdukları bir sömürü iktidarı idi. Arkalarında Kızılderililerin kanları, kara derililerin gözyaşları ve sarı ırkın çalınan alın terleri var. Uygar filan değil, vahşi! Bu sömürü mirasını yiyorlar. Bu mirası kendi aralarında paylaşamadıkları için 100 yıl savaşları yaptılar. 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı, soğuk savaş neyin nesi idi sanki!

    Batıda intihardan ölen insan sayısı doğuda savaş ve terörden ölenden daha çok. Biz ölümden korkmuyoruz ama hayata tutunmaya çalışıyoruz, onlar ölüme koşuyorlar. Onlar aşırı beslenmenin sebep olduğu obeziteye dayalı hastalıklardan ölen insan sayısı, Afrika’da acından ölenlerden daha çok. Batının israfı tüm dünyanın açlarını doyuracak kadar çok. Batı, batıyor. AB ve ABD’nin çatısı çatırdıyor..

    İntihar etmeye hazır bir topluluk haline geldiler. Yiyorlar, “içiyorlar”, fuhuş peşindeler. Uyuşturucu kullanıyorlar ve ölüyorlar! Yazık, çok yazık!.

    “İlimle din, birbirinden ayrıldığı takdirde, din insanları geri kafalılığa, ilim ise ateizme sürükler.”
    Aliya İzzetbegoviç

    Birlik olma vakti.

    Bu ülke bizim. İnşallah ülkemiz için hayırlısı olur!….

    Cevapla

    1. Ben ‘Batı’ diye adlandırdığınız o coğrafyadaki istisnasız bütün ülkeleri gezdim, hala da senede en az birkaç defa ziyaret ediyorum. Bu bahsettiklerinizle hiç karşılaşmadım. Siz nerede denk geldiniz sahiden merak ettim.
      Hepsi bir yana öyle bir Batı tasviri yapmışsınız ki okuyan kişi Doğu’nun yeryüzündeki cennet olduğunu sanacak. Bu taraflarda yaşayanlar olarak neyin ne olduğunun gayet iyi farkındayız oysa. Hiç kendimizi kandırmayalım. kafamızı kuma gömmeyelim. Ama yine de iddialarınıza yönelik bana (bize) ülke bazında birkaç kaynak ve örnek verirseniz size daha net cevap verebilirim.

      Cevapla

  5. Artık çok geniş bir kitleye sahip böyle bir “tarikat” var. Adam sadece son yazısında yaklaşık 18 bağlantı vermiş. Okumadan hâlâ kafa göz dalıyorsun. Bi oku be kardeş. Burası blog video platformu değil ki.

    Cevapla

  6. Serdar abinin blogdan yazdığı yazılar kadar yapılan yorumlar da çok kaliteli. Durum değerlendirmesi niteliğindeki bu yorumu okumak yazıyı okumak kadar keyifliydi. Hepinize teşekkürler.

    Cevapla

  7. Homo Sapiens’in fact ile degil hikaye ile yasadigini ogrendigimden beri, bu gibi insanlari anliyorum ama kabullenemiyorum. Ben de bir insan oldugum icin israrala factler(olgular mi desem bilemedim) ile cevap verme reflexini gosteriyorum, ote yandan da biliyorum, olgular kimsenin halisunasyonunu alt edemez. Asgari duzeyde rasyonel ilkelerle yasayan biriyim ve benim gibi insanlar icin, ne yazik ki bu insanlarla iletisim bir cehemmem.

    Cevapla

  8. Günün birinde beyaz adam Kızılderili’ye sorar:

    – Artık biz de bu kıtada yaşıyoruz. Neden bu toprakları
    bizimle paylaşmak istemiyorsunuz?

    – Sizler toprakla konuşmuyor ona hükmetmeye çalışıyorsunuz.
    Hükmedersen dinlemezsin, dinlemediğini anlamazsın,
    anlamadığını bilmezsin, bilmediğinden korkarsın, korktuğunu
    yok edersin…

    Hepimizin kendi doğamızı anlaması ve onunla işbirliği içerisinde yaşaması dileğiyle…

    Cevapla

  9. Teşekkür ederim.Oh ne güzel yazmışsınız.Elinize yüreğinize sağlık.Kaç kişi sonuna kadar okudu yazıyı acaba.Malum herkes her şeyi biliyor ve okumaya gerek yok.Ben sizin yazdıklarınızdan istifade ediyorum onun için teşekkür ettim.

    Cevapla

  10. Sömürü diye bahsettiği yıllarda dünyanın en büyük sömürgecilerinden biri de osmanlı devletiydi. 15. yüzyıldan bu yana böyle ola geldi. Osmanlı sömürgesi olan yerler osmanlıdan kurtuldu ama başka bir ülkenin sömürgesi altına girdi. Amacım osmanlıyı kötülemek ya da avrupa ülkeleri iyiydi demek değil. Fakat dünya o yıllardan bu yana dönüşüm halinde ve demokrasileri, eğitim sistemleri, ekonomileri sürekli gelişiyor. Yaptığı hatalardan ders çıkarıp tekrar etmeyen ülkeler bugün saydığım alanlarda çok iyi durumdalar. Son 500 yıla değil son 50 yıla ve gelecek 50 yıla bakmak lazım.

    Cevapla

  11. Sizi sürekli takip ediyorum ve öğrenmenin değerine istinaden elimden geldiğince takip edeceğim.

    Lütfen cahilce söylenen ve ezberlenmiş olduğu malum olan safsatalar sizi rencide etmesin, onların söylemleri kof ve anlamsız. Bu deli zırvaları, aklı başında olan neredeyse herkesin farkında olduğu hezeyan emareleri.

    Baştan sona kadar akıl dolu söylemlerle ördüğünüz bu güzel yazı için size teşekkür etmek istiyorum.

    Cevapla

Bir Cevap Yazın