Müstakbel Cumhurbaşkanına notlar: Yeni Devlet ve Hükümet

Haftaya (iş ikinci tura kalmazsa elbet) yeni Cumhurbaşkanımızı -ve yeni vekillerimizi- seçeceğiz. Masalarında bir yapılacaklar listesi olsaydı ilk sıralarında neler bulunsun isterdim, bunun çetelesini tutuyorum. Bu yazıyla 3 bölümlük bu dizinin de son ayağına geldik. Konumuz yeni nesil devlet ve hükümet (Bu bölüm başlığı nedeniyle bazılarınıza yanlı / taraflı gelebilir. Temin ederim ki değil. Sonuna kadar sabredin lütfen).

Bu sefer yazıya kişisel birkaç detayla başlayacağım. Önce 5 senedir Twitter hesabımda sabitlenen (ve kimilerinin çok kızdığı) mesajı hatırlatayım.

Bu metinle kast ettiğim memleket ve dünya ile ilgisizliğim değildi elbet. Ama sosyal medyada sabah Hayvan Hakları Savunucusu, öğleden önce Siyasi Analist, öğle vakti Ekonomi Uzmanı, akşamüstü Spor Yorumcusu, akşam TV Eleştirmeni, gece de Şair olanlardan ÇOK sıkıldım, ikrah ettim. Yoksa sırf şu blogun Memleket Halleri kategorisi dahi nelerle, nasıl (ve ne zaman) ilgilendiğimin ispatıdır. Muhatabına fayda yaratmayan her tür çabadan kendimi uzak tutmaya kararlıyım. Sonuçta bir ömrüm, sayılı nefesim var.

Bu tavrın (bu topraklarda) kolay(cılık) olduğunu da sanmayın sakın. Herkesin kendisini ‘ait olduğu‘ şeylerle tanımladığı, kendi tarafında olmayan -ve olmadığını düşündüğü- herkesi hain, cahil ya da dönek bellediği bir ülkede, “Senden de değilim, ondan da. Benim yolum başka.” demenin faydası da inandırıcılığı da çok az. Verdiği hasardan, yol açtığı kayıplardan bahsetmek bile abes.

Ama buna rağmen hafızamı taradığımda sadece son birkaç yılda yaşadıklarımdan bir seçki yapayım:

Continue reading →

Türkiye’den bir Muhammed Ali çıkar mıydı?

Cassius Marcellus Clay (Jr.) adıyla olmasa da Muhammad Ali (ya da bizdeki karşılığıyla Muhammed Ali) hepinizin hafızasında bir şekilde yer etmiştir.

Tarihinin bu en sıradışı boksörü, bu sporun o döneme dek kökleşmiş bütün geleneklerini altüst etmişti. Ayaklarını yere sağlam basmak yerine ringde bir step dansçısı gibi sekiyor, yüz ve bedenini korumak için gardını sağlam tutmak yerine kollarını iki yana indirerek rakiplerini tahrik ediyordu. Avını tuzağına çeken bir avcı gibi.

12 yaşında başladığı kariyerinde daha 18 yaşında altın madalyaya kavuşmuştu. Kazanılacak ne kadar madalya ve unvan varsa kazanmış, kırılacak ne kadar rekor varsa kırmıştı.

Karşılaşmalarının öncesindeki basın toplantıları ve verdiği röportajlar da hayli sıradışıydı. Kışkırtıcı söylemler, yenilgiye asla pay bırakmayan iddialı çıkışlar basının ve taraftarlarının ilgisini çekiyor, rakipleriniyse zihnen hırpalıyordu.

Sonra bir şeyler oldu.

Continue reading →

Kes sesini! KONUŞMA!

‘Tartışma’ kelimesinin zihinde tetiklediği olumsuz bir anlam var. Çekişmeyi, didişmeyi çağrıştırıyor. Oysa kökünde gayet masum bir arayışı temsil ediyor. Tartışmanın kökü karşılıklı tartmak. Amaç fikirleri, görüşleri, lafları, kelamları teraziye koyup tartmak; hangisinin ağır bastığını bulmak.

Pek çok örnekte gördüğümüzün aksine bağırma, karşı tarafı susturma, şiddet uygulama, tehdit ya da rezil etme tartışmada üstünlük adına bir fayda sunmuyor. Bize unutturulmuş olabilir ama susmanın ne büyük bir erdem olduğunu koskoca bir ülkenin dev bir imparatorluğun sömürgesinden kurtuluş öyküsünde gördük.

“Önce görmezden gelirler, sonra gülerler, sonra dövüşürler, sonra kazanırsın.” Mahatma Gandhi.

Mevlana’nın bir sözü de sessizlik adına dikkate değer: “Sessizlik Allah’ın dilidir. Diğer bütün diller yetersiz tercümelerdir“. Ama başka bir fırsatta şu cümleyi de ekler belleğimize: “İnsan düşünceden ibarettir, gerisi sadece et ve kemiktir“.

Susabilmek nadiren gücümüzün yettiği büyük bir erdem. Ama konuşmak, fikir tartmak da bir o kadar insani. Bizi et ve kemikten ayıran fikirlerimizi dile getiremediğimiz ortamların bize hediyesi baskı ve zulümdür. Fikirlerimizden dolayı linç edildiğimiz, dışlandığımız, susturulmaya, hatta (hiç yabancı olmadığımız bir sonuç olarak) öldürüldüğümüz bir ortamın ‘insani’ olduğundan söz etmek mümkün değil.

Continue reading →