Tatava deyip de geçme

NOT: Sabah erken saatlerde çalakalem yazdığım bu yazıyı yayınlamak için seçim yayın yasağının bitmesini bekledim. İçinde bolca link var. Anlatmaya çalışacaklarım bu linklere tıklayıp göz gezdirirseniz daha anlamlı hale gelecek. Ve lütfen unutmayın burası şahsi blogum. Tamamen kendi bakış açımdan, kendi hayatıma ait kesitler içeriyor. Mümkünse sizi değil, beni bağlasın.

Marifet diye söylemiyorum ama ben hayatımda hiç oy kullanmadım. Kibir, umursamazlık ya da apolitik olmaktan değil. Bir siyasi görüşüm elbet var ama şu güne dek beni temsil edebileceğini düşündüğüm bir kişi ya da partiye denk gelemedim. (Temsili demokrasi zor zenaat). Her şeye binbir kulp takan; armudun sapı, üzümün çöpü diyen çevremdeki bir kısım insanın böylesi kritik zamanlarda nasıl aniden netleşebildiğini hep gizli bir imrenmeyle takip ettim. Bir yandan da iktidara taşıdıklarına yönelik pişmanlıklarını dinlediklerim yüzünden ürkekleştim. Onaylamadığım bir şeyin parçası olmak istemedim.

Şu güne kadar ne birinin oy verme hevesini sorguladım, ne kime oy verdiğini sordum, ne de öncesinde kararını etkilemek için bir çabaya girdim. Herkesin, mümkün olan her şeyde kendi kararlarını kendi vermesi gerektiğini düşünüyorum. Hele böylesi bir konuda.

Yakın çevremdeki genel eğilim biraz farklı.

Oy kullanmaya karşı direncimi bilen eş, dost, akraba seçim yaklaştıkça usulca yoklamaya başladı. Sonra bu yoklamalar hafif şiddetli psikolojik baskıya dönüştü. Bu seçim dönemin şimdiye kadarkilere hiç benzemediğinin ve çok farklı anlamlar taşıdığının gayet farkındayım. Üstelik tamamen bana özel bir ayrıntı olarak artık ilkokul çağına gelmiş iki çocuğum var ve bu ülkenin iyisinden de kötüsünden de nasiplerine düşeni alıyorlar. Bizden farklı olarak önlerinde uzun; zorlu bir gelecek var.

Yine de detaylarına birazdan gireceğim sebeplerden dolayı kafa karışıklığım geçmiyordu. Yakın geçmişi kabaca gözden geçirmeye karar verdim.

Continue reading →

Çocuklar öldürülmesin

Kızım Neynep Haziran’da 6 yaşına girecek. İkizi Ali ile konuşmayı öğrendikleri günden bu yana zihinlerinde oluşan tükenmez merakı, her gün sordukları yüzlerce soruyla gidermeye çalışıyorlar. Her birine anlamlı cevaplar vermeye çalışıyoruz. Her cevapla bir insanın zihnini kodladığımızın bilinciyle.

Ve bu bazen çok zor bir işe dönüşebiliyor.

Zeynep’in ölüm kavramına anlam veremediğim, takıntı ölçüsünde bir ilgisi var. Tam olarak ne olduğunu anlayabildi mi bilemiyorum. Ama kısacık hayatında ölümüne üzüldüğü iki kişi var: doğumundan önce kaybettiğimiz Barış Manço ve 4 yıl önce kaybettiği dedesi.

Barış Manço şarkıları duyunca gözleri yaşarıyor. Bir kenara kıvrılıp kalıyor. Teyzesiyle izlediği adını hatırlayamadığım bir yarışmada gözünü kırpmadan izlediği (oğlu) Doğukan’a aşık. Dedesiyle anıları hala taze olduğu için tepkileri daha farklı elbet.

Beyazlayan saç ve sakallarımdan ya da yaşlılıktan konu açıldığında bana hep “sen de ölecek misin?” diyor. “Evet, ben de öleceğim” diyorum. Hayata yönelik en kesin beklentim bu. O meşhur Yunan deyişinde olduğu gibi ‘babalar evlatlarını gömmemeli‘. Sıralı ölüm denen bir şey var. Ona katlanmak daha kolay oluyor. Sıra bozuldu mu zihnin isyanı da büyüyor.

berkin02

Dün Berkin Elvan hayata gözlerini yumdu. Seneler sonra internet gayyasında birileri bu yazıya denk gelir de kimmiş diye merak eder diye söylüyorum: Berkin, 1999 doğumlu İstanbullu bir çocuktu. Yanlış bir zamanda, yanlış bir yerde, yanlış işlerin, yanlış çözüm yolları sırasında, yok yere canından oldu.

Continue reading →

Göz, gönül ve gündemden uzakta

Geçen hafta ailece tatile çıktık.

Bir ofis çalışanı olmadığım için tatil kavramı benim için daha çok rutinlerden kurtulma anlamı taşıyor (yerini yeni rutinlerle doldurmak şartıyla elbet). Bronzlaşma telaşı, yüzme, sabahlara kadar eğlenme -tatilde bile- yorucu geliyor.

Bu tatil için hedeflerimi Pocket ve Evernote defterlerime okumak için eklediğim yazıları eritme, yine Evernote içinde iyice karışmış notlarımı derleme ve bir türlü okumaya başlayamadığım 3 kitabı bitirme şeklinde koydum (ve başardım!). Hatta kalan zamanda telefonumdan Paulo Cohello‘nun Simyacı kitabının sesli sürümünü dinleme ve tam da üstüne yoğunlaştığım bir konuya ait notlar çıkarma fırsatı buldum (Simyacı bu açıdan tam bir bereket abidesi).

Tatil sırasında bir gün bu ‘yersiz’ çabamı gözlemleyen bir başka tatilciyle sohbete koyulduk. İzmir’den gelmiş. Tatilde neden bunlarla uğraştığımı sordu. Bana delicesine keyif veren şeyler ona zulüm geliyordu. Sonra “sen okumuş bir çocuğa benziyorsun” edasıyla Gezi Parkı eylemlerindeki son durumu sordu. Bu sayede şaşırtıcı bir şey fark ettim: tatile başladığımız andan itibaren güncel durum hakkında hiçbir bilgiye sahip değildim!

Tatil kafası

Yazının başında sıraladığım hedefleri tutturmak için sosyal medyaya; özellikle de Twitter’a hiç bakmamaya, en fazla Instagram’a hoşuma giden birkaç fotoğraf yüklemeye ve epostaları da bir sabah, bir akşam olmak üzere günde sadece 2 kere kontrol etmeye karar vermiştim (bu basit taktikle verimim en az 4 kat arttı diyebilirim. Olayı bir ölüm orucuna çevirmeye gerek yokmuş meğer).

Televizyonu normalde sadece bilgisayarda çalışırken göz ucuyla açık küçük bir pencerede (nadiren) izliyorum. Tatile bilgisayar götürmediğim için hiç izleyememiştim. Böylece (güncel gelişmeler adına) sadece İstanbul ya da Türkiye ile değil; dünyayla da bağım kopmuştu.

140720130201138395311_4

Oysa bu süreçte ABD’de bir uçak havacılık tarihine geçecek bir şekilde düşmüş, merhum Ali İsmail Korkmaz’ı Antakya’da ananlara yapılan müdahalelerde şehir karışmış, Taksim / Talimhane’de Gezi Eylemleri’nden mağdur olduğunu iddia eden bir ‘bir grup esnaf’ (dertlerini çözecekmiş gibi) palaları, silahları kapıp sokaktakilere saldırmış (sonra Fas’a kaçmış), İstanbul’da Taksim Gezi Parkı tekrar açılmış, birkaç saat sonra (şaka gibi) tekrar kapanmış ve aynı alan TOMAlı polis barikatıyla ayrılan iki (tezat) iftar sofrasına sahne olmuştu. Aynı günün akşamı Taksim ve civarı eylemlerin ilk günündeki kadar şiddetli bir polis müdahalesi yaşamıştı. Bu arada iyice ‘ayakbağı’ haline gelen TMMOB‘a karşı TBMM’de bir hareketlenme olmuş, bir kısım esnaf da milis gücü olmaya soyunmuştu.

Kimbilir arada daha gözden kaçırdığım neler vardı…

Continue reading →

Bu günler geçecek. Peki sonra ne olacak?

Yazının ne kadar güçlü, etkili ve önemli olduğunu sosyal medya bize bir kere daha gösterdi sanıyorum. Yazarak hayatını kazanan biri olarak kendimi tutamadan sürekli bir şeyler yazmam bu yüzden. Paylaştıklarımın misliyle fazlası bilgisayarımda birikti duruyor. Sanıyorum her zaman orada kalacaklar.

Güncel olaylarla ilgili görüşünüz ne olursa olsun İstanbul’da yaşayıp bir an bile bu konuları düşünmemek mümkün değil. Arkadaş sohbetlerinde bile konu dönüp dolaşıp Gezi Parkı’na geliyor. Her birimiz ayrı görüşteyiz. Ama yine de kimi detaylarda ciddi tartışmalar çıkabiliyor. En yakın dostları bile birbirine düşüren, garip bir zamandayız.

Taksim meydanı. Dün gece...

Taksim meydanı. Dün gece…

Bütün bunların bir şekilde geçeceğini biliyoruz. Herkesin umudu her iki tarafın da rıza göstereceği, içine sineceği bir şekilde sonuçlanması. Yoksa ötelenmiş, üstü küllenmiş bir kin ve nefret için için yanmaya ve harlanmak için fırsat kollamaya devam edecek.

Bu süreçte yüzlerce yazı, haber ve makale okudum, video izledim, fotoğraf taradım. En hoşuma giden yazılardan biri Kemal Sayar‘a aitti (En imrendiğim insanlardan biridir. Allah zihin açıklığı versin. Yazı 9 Haziran 2013’te kaleme alınmış).

Önce yaptığı durum tespitine kulak verelim:

Continue reading →

Karışık gündemden birkaç not

Uzun ama okuması kolay bir yazıyla daha başbaşayız değerli okurlar…

Taksim Gezi Parkı olayları ikinci haftasını da geride bırakıyor. İşin en üzücü tarafı değişen bir şey yok. Yazdıklarımın, televizyon yayınlarında aktardıklarımın, sosyal medayada paylaştıklarımın ötesinde ekleyebilecek bir şey de aklıma gelmiyor.

Başbakan ve eylemciler inadını koruyor. Doz yükseliyor. Tatsız olaylara yol açan ne kadar söylem, araç ve birim varsa gücünü arttırarak hissettiriyor. Hiçbir şey çözmediği gibi her şeyi daha da karmaşıklaştırıyor.

Bütün bu günlerden aklımda kalan en önemli ayrıntı ise dezenformasyon. Yani kasıtlı olarak yanlış bilgilendirme, çarpıtma olacak. Her taraftan, her görüşten üstümüze yağıyor. Eylemi destekleyen de karşı çıkan da muaf değil bu günahtan. Ama en çirkini devlet eliyle, devlet adına yapılanı. Çünkü çok profesyonel ve etkili.

BMeTsg4CYAAZUmp

Seneler önce yaşanmış; hatta kimi zaman Türkiye’de bile olmayan olayların görüntüleri yüzümüze çarpılıyor. Daha da garibi bunların bir kısmının yanlış olduğu öğrenilince bunu yayanlar özür dilemiyor; özrü geçtim açıklama dahi yapmıyor. İşte o zaman kafam karışıyor. Eylemcileri destekleyen ya da karşı çıkan bu insanların amacı kendince doğru ya da yanlış olduğunu düşündüğü şeyi mi yaymak yoksa ne pahasına olursa olsun kendi davasını haklı çıkartmak mı kestiremiyorum.

Bütün sürecin sosyal medyaya yansıması hem iyi hem kötü. İyi çünkü her kesimden haber ve tepkileri anında takip etmek mümkün. Kötü çünkü bütün yazılanlar (kelime anlamıyla) buhar olup gidiyor. Biraz da bu yüzden bu yazıda (son yazımdan bu yana) aklıma takılan, içimi acıtan, yüzümü güldüren, düşündüren birkaç şeyi tarihe not düşmek ve unutmamak adına en başta kendim için sıralamak istiyorum.

Continue reading →