Üniformanın sonu, felaketin başlangıcı

Ben sıkıntılarla büyümüş, zor şartlarda yetişmiş, sonradan orta düzey bir yaşam seviyesine kavuşmuş bir memur ailesinin çocuğuyum. Ve bittiği için istisnasız her gün şükrettiğim çalkantılı eğitim hayatım hep üniformayla geçti.

Çok iyi okullarda da okudum, çok kötü okullarda da. Vasat okullarda aşağı yukarı herkesin hali meydanda olduğundan farklılaşma olmazdı. Ama zengin ailelerin çocuklarının okuduğu okullarda bazen bir çorap, ayakkabı, kravat ya da mont gibi detaylar kendini hemen belli eder; ötekini berikinden ayırırdı.

Üniforma adı üstünde; tek tip kıyafet demek. Şimdiye kadar öğrencilerin kıyafeti Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği çerçevede, okulların aldığı kararla seçilen bir kombinasyondan oluşuyordu. İstismar edilmiyor da değildi. Örneğin kimi okul yöneticileri belirli üniforma üreticileriyle anlaşıp neredeyse her sezon üniforma değiştirtiyordu.

Yeni bir dönemin başlangıcı

Dün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren yeni kılık kıyafet yönetmeliği  ilkokul, ortaokul ve liselerden üniformayı kaldırdı. Ana hatlarına Milliyet gazetesinin ilgili haberinden bakalım (koyulaştırılmış kısım benim yorumum, yazının konusunu da bu oluşturacak):

‘… Yönetmeliğin Amacı’ kısmından, ‘Atatürk inkılap ve ilkelerine uygun, uygar, aşırılıklara kaçmayan ve sade bir kılık kıyafette olmalarını sağlamaktır. Kılık kıyafette birlik, bütünlük, uyum ve düzen sağlamaktır. Öğrencilere kılık kıyafet yönünden toplumumuzun özelliklerine uygun tavır, tutum ve alışkanlıklar kazandırmaktır’ ifadeleri çıkarıldı.

Yerine, ‘Yönetmeliğin amacı, MEB’e bağlı resmi ve özel okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin kılık ve kıyafetlerine dair usul ve esasları düzenlemektir’ ifadesi konuldu.

Yeni düzenlemede kapsam dışı kalan kurumlar:

  • Milletlerarası özel öğretim kurumları.
  • Yabancı ve azınlık okulları.
  • Asker ve polis okulları.

Üniforma nedir, ne değildir?

Zor şartlarda yetişmek insana hayata tutunma adına bir inat aşılıyor. Şükürler olsun şu an Türkiye şartlarında ortanın biraz üstünde bir yaşam standardına sahibim. İstanbul’un güzel semtlerinden birinde, güzel bir evimiz var. Çok sevdiğim işlerim, (bence mazbut) hayatımı sürdürebilmemi ve hayal ettiklerimi yapabilmemi sağlayan bir gelirim var.

Hepsinden de önemlisi Ali ve Zeynep kod adlı iki kişilik terör örgütünün ‘baba’ unvanıyla yöneticiliğini yapıyorum.

Bu ikiz kardeşler bu yıl ana okuluna başladılar. Mahallemize yakın olsun, servis stresine girmesinler (ve elbette iyi bir eğitim alsınlar) gibi ‘gayet anlaşılır’ sebeplerle yürüme mesafesindeki bir özel okula verdik (böylece ‘okul fiyatı’ denen şeyle de acı bir şekilde tanıştık).

İkiz çocuk çete gibi bir şey. Aralarındaki aşk-nefret ilişkisi bir yana, başkalarının olduğu bir ortamda yanlarına kimseyi yaklaştırmayıp kenetlenme gibi (hoşuma da giden) bir halleri var. Rehberlik öğretmenleri Neynep‘in Ali üstünde çok hakim olduğunu gözlemleyerek farklı sınıflara verilmesini istedi. Biz de uygun bulduk. Böylece hayatlarında ilk defa birbirlerinden ayrıldılar.

Bütün bu süreçte hiç hesaba katmadığımız şey ise ‘yeni arkadaşları’ oldu. Özetlemek gerekirse: Ali’nin sınıfı nispeten iyi. Ama Neynep’in sınıfı bir nevi Nişantaşı Blue Blood Society!

Bunları anlamamız yavaş yavaş ve acı tecrübelerle oldu. Bizi en çok inciten bir tanesini paylaşayım.

Bir gün Neynep yanımıza gelip “XXXX her gün simli elbiseler giyiyor, çok güzel oluyor. Siz bana hep eşofman giydiriyorsunuz!” dedi.

Şöyle bir ruh haline girdim ister istemez.

Şaka bir yana Neynep’e durumu bir türlü açıklayamadık. Rahat etsin diye giydirdiğimiz kıyafetler onun için bir mağduriyete dönüşmüştü. Neynep’in bunu söyleyiş tarzı da o kadar koymuştu ki hemen ‘hatamızı’ telafi etmeye koyulduk. O haftayı annesiyle elbise alışverişine ayırdılar.

Kadınları hiçbir zaman anlayamadım ama şunu öğrendim; genetik olarak bir garipler. 4,5 yaşındaki Neynep dünyada gördüğüm en rüküş, en kokoş kıza dönüştü. Yaşına göre normalmiş. Kalbi kırılmasın diye bir şey de diyemiyoruz ama durum gerçekten çok vahim.

Elbette fikrini aldığı ilk kişi ben oluyorum. Geçen gün yeni aldığı bir eteği altındaki taytı bile çıkarmadan bir şeylerle kombinlemiş. Çalışma odama öyle gelince gülmemek için kendimi zor tuttum. Dayanamayarak fotoğrafını çektim (kameralar olay anını saniye saniye kaydetti). Buyrun vehameti kendi gözlerinizle görün.

Hanımları eleştirmek kimsenin haddi olmadığı için ses etmiyorum ama şükürler olsun ki şimdilik en azından okula giderken annesini dinliyor kıyafet seçiminde. Garibim Ali ise üstünde Angry Birds ve (kendi deyimiyle) ‘Şişmek’ McQueen olan her şeye razı. Olmasa bile bir gün bile dert etmedi küçüğüm (canım oğlum).

Dertlerin kalkınca şaha…

Geçen haftasonu okul ‘anneler çayı’ diye bir şey düzenledi. Annelerin birbirleriyle ve öğretmenlerle kaynaşması için Taksim’de bir otelde (büyükler 50TL, küçükler 25TL) gerçekleşen etkinlikten eşim allak bullak döndü. Durum cidden düşündürücüydü.

Neynep’in sınıf arkadaşları ve annelerinin neredeyse tamamı tepeden tırnağa marka giyinen ve apayrı dünyaların insanlarıydı.

Neynep’in en çok kıskandığı kızla aynı mahallede yaşıyorduk ama bizim bir dairemiz, onlarınsa apartmanı vardı. Apartmanları restorasyona girdiği için geçici olarak Bilmemne Residence’ta kalıyorlardı. Sıkıntılarıysa kızlarının okula şöförle gidip gelmek zorunda kalmasıydı.

Neyse ki bizim hiç böyle dertlerimiz olmadı.

Öğretmenlerinin en büyük sıkıntısı süslenip püslenip sınıfa gelen çocukların üstleri kirlenecek, kırışacak diye hiçbir aktiviteye katılmak istememesiydi! Annelerden Pazartesi günü dışında böyle süslü, püslü şeyler (özellikle de tütü etekler) giydirilmemesini rica ediyordu.

Üniforma meselesine dönersek

Yazının başında değindiğim üniformadaki markalaşma sürecinin bir bölümünü çok acı tecrübelerle yaşadım. Türkiye’nin yabancı markalarların istilasına uğradığı seksenli yıllarda arkadaşlarımın giydiği kıyafetlerle nasıl kamplaştığını ve ne korkunç olaylara bulaştığını gördüm.

O dönem Yeşilköy’de oturuyorduk. Florya, Yeşilköy ve Yeşilyurt’un neredeyse tamamı aynı koleje gidiyordu. Sınıf ve dönem arkadaşlarım arasında bugün magazin ve iş dergilerinden takip ettiğiniz sosyetik, ultra-zengin tipler, Eurovision’a bile katılmış şarkıcılar, kumarhane krallarının, armatörlerin, dev holding sahiplerinin çocukları vardı. Ama inanın hiçbirimiz ailelerimizin arasındaki maddi farkları bilmezdik. Aynı kravatı, aynı ceketi giyer, aynı köhne servislerle evimize dönerdik. Hocalar farklı davranmazdı bize asla. En fazla tatillerde ayrışırdık gidilen yerlere göre.

Ama okul dışında, mahallede üstümüzdeki her şey turnusol kağıdı gibi gösterirdi halimizi. Ve en acısı, çocuk aklı vara-yoka ermezdi. Arkadaşlarımın hepsinde olan bir spor ayakkabıyı nice ağlayış-yakarıştan sonra alan babamın kendi delik ayakkabısını göstermesini son nefesime kadar unutamayacağım mesela (son görgüsüzlüğüm olmuştu bu).

Kimi arkadaşlarımın sahip olamadığı şeyler için hırsızlık ve gasp yaptıklarına şahit oldum. Kimileri bu yüzden genç yaşta hapse bile girdi (aralarından birkaçı çocuk hapishanesinde tecavüze uğradı ve hayatları kaydı. Bir ayakkabı ya da kazak uğruna!).

Bu değişime neden gerek duyuldu?

Yeni yönetmeliğin ne amaçla kılık-kıyafeti serbest bıraktığını bilmiyorum. Ama bunun zengininden fakirine herkes için çok sıkıntı yaratacağına adım gibi eminim. Çocuk aklı Versace’den, Huzur Giyim’den, Prada’dan anlamıyor ama aileleri anlıyor. Güzel ile vasat olanıysa her göz ayırd edebiliyor. En acısı, veliler  kendi akranlarıyla girdiği aptalca rekabeti çocukları üstünden yürütmeye fazlasıyla meyilli.

Bütün bunlar insanın hem acımasız hem de kırılgan olduğu çocukluk dönemi ruhuyla birleşince ister istemez örseleyici oluyor. Birileri tiril tiril kılık kıyafetlerle gelirken sınıfın en kötü giyiyenen çocuğu olmayı kim ister? Ya da o sınıfa hep aynı üç beş kıyafeti gelen olmayı hangi çocuk kabullenebilir? Hangi çocuğa bunu açıklayabilirsiniz? Ya da siz anne-baba olarak bunun yükünü vicdanen taşıyabilir misiniz? Çocukları (ve aileleri) böyle bir yükün altına sokmaya kimin, ne hakkı var?

Bu yönetmelikleri değiştirenlerin çocuk kıyafetlerinin ücretlerini bilmediğini düşünmek istemiyorum. Çocuk ruhundan anlamadıklarını ihtimal olarak bile kabul etmiyorum. Ama bunun bir açıklaması olmalı. Ve nedense bir türlü bulamıyorum.

Doğu-Batı meselesi de değil

Babam kurucusu olduğu bir kulüp üstünden topladığı bağışlarla İstanbul’un göbeğinde, zenginliğiyle meşhur Levent semti sınırları içinde bir okula bilgisayar laboratuvarı kurmuştu. Bana rahmetli anneannem bakarken Aksaray’da, Küçükçekmece’de büyüdüm. Fakir muhit nedir bilirim. Ama İstanbul’un göbeğinde neredeyse ülkenin en sefil şartlarında bir hayat sürüldüğünü babamın o hayır işi sayesinde gördüm ve dehşete düştüm.

Özetle bu ülkenin aşağı yukarı HER yerinde, HER şehrinde çok iyi ve çok kötü şartlara sahip okullarda; çok zengin ve çok fakir ailelerin çocukları okuyor. Ve eğitim kurumları (nispeten) bu insanların bir arada olabildiği nadir ortamlardan (ki orada bile nasıl bir eşitsizlik olduğu hepimizin malumu).

Bu yönetmelik değişimini yaparken sobasında yakacak tezek bile bulamadığı için hastalıktan kırılan öğrencilerine eğitim vermeye çalışan öğretmenlere danışsalardı durum belki farklı olurdu.

Dönem boyu giyilecek tek tip bir kıyafet kimilerine sosyalist zihniyetin tek tip insan idealini çağrıştırıyor olabilir. Ama ülkenin bugünkü şartları düşünüldüğünde kesinlikle makul, mantıklı ve anlaşılır.

Böyle konularda velilere neden fikri sorulmaz anlamak mümkün değil. Umarım 2013-2014 döneminde başlayacak bu uygulamayı birileri yeniden gözden geçirir.