İçeriğe geç

Etiket: zenginlik

İki haftalık bir Küba ziyaretinin ardından

Rengarenk binalarla bezeli, her daim puro kokan sokaklarda ağır ağır ilerleyen klasik Amerikan arabaları… Her köşede canlı müzik yapan ve her fırsatta dans eden; fakir fakat gururlu, mutlu insanların memleketi: Küba!

Yazıya böyle başlamayı samimiyetle isterdim. Gitmeden önce okuyup dinlediklerimden kafamda tam da böyle bir tablo canlanmıştı. Ama durumun pek böyle olmadığını, bir ülkeyi ve insanlarını okumanın da bu kadar basit ve indirgemeci olamayacağını Küba’nın başkenti Havana’da geçirdiğim iki haftanın sonunda anladım.

İki hafta gibi kısa bir sürede ve sadece tek bir şehirden ibaret bir izlenim, 500 yılı geride bırakan bir ülkeyi anlamak ve anlatabilmek için elbette yeterli olamaz. Ancak nasıl ki sağlık durumuna yönelik teşhis yapmak için koca bedenden alınan bir damla kan örneği yeterli oluyorsa, bu gözlemlerin de fikir vermesi açısından faydalı olabileceğini düşünüyorum.

Kendi adıma bu yazıyı ÇOK uzatmam mümkünse de yine de elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım. Mutfağından purosuna, yaşamından tarihine bahsetmek istediğim o kadar çok şey var ki, nereden başlamalı onu bile kestiremiyorum. Uzunluğu gözünüzü korkutmasın; bol kısmı fotoğraftan ibaret olacak.

Önce Küba’ya gidiş sebebime değineyim.

23 senedir puro içiyorum (lafı geçmişken; doğru yazılışı sıkça gördüğüm şekliyle ‘pro’ değil; ‘puro’). Sigara içtiğim dönemde başlamıştım. Zamanla hayatımın en önemli parçası haline geldi. İnsanları, mekanları ve zamanları dahi ona göre tayin ediyorum. Yanında puro içebileceğim insanlar, puro içilebilen mekanlar, güzel bir puro içtiğim gün…

Tütün dünyasının bu kısmı kabaca ‘Küba purosu’ ve ‘diğerleri’ (ağırlıklı olarak Dominik, Nikaragua gibi diğer komşu Latin Amerika ülkeleri) olarak ikiye ayrılır. Benim tercihim Küba purolarından yana. Dolayısıyla yarım yamalak bilgilere sahip olduğum Küba tarihi bir yana, her gün ülkenin akla gelen ilk sembolüyle haşır neşir olmaktan dolayı Küba, aklımın bir kenarında diriliğini hep korur. Fakat nedense bir türlü ziyaret etme fırsatı yaratamadım.

2018 yılında mahallemizde Türkiye’nin tek resmi (yasal) Küba purocusu La Casa del Habano dükkanı açıldı (ve ilk gününden itibaren resmi kurumların filmlere konu olacak yıldırma politikalarına dayanamayarak birkaç ay önce kapandı; kaçak purocuların hepsi ‘elbette’ dimdik ayakta). Evimin yakınında olması sebebiyle sıkça ziyaret edip tüttürüyordum. Geçen yıl oradaki bir sohbette Habano Festivali‘nden bahsedildi. Adını bile duymamıştım. 2020’de 22. defa düzenlenecekmiş meğer. Gözümü kararttım, işlerimin oldukça yoğun olduğu Şubat-Mart dönemine denk gelmesine rağmen biletimi aldım. Katılmak istediğim etkinliklerin parasını yatırdım ve ilk Küba seyahatim için gün saymaya başladım.

Yeraltından notlar

Film ve romanlardan bellediğim ABD’yi ilk defa 1993 yılında gördüm (hadi Amerika diyelim, kolay olsun). Yurtdışına ilk çıkışım değildi ama pek çok ilki orada yaşadım.

Yerin altını köstebek yuvası gibi saran küflü tünellerin içinde vızır vızır çalışan metrolar gibi.

Sistemini bir türlü çözemediğim türden bir haritayı okumayı gerektiren karman-çorman bir ulaşım sistemi. Yine de garip bir şekilde herkes yolunu tereddütsüz buluyor (ve istisnasız hepsi yürümekten yemeye, konuşmaktan içmeye şaşırtıcı bir telaş içinde).

NY-Subway_Station-42nd_Street_0057

Vagonda bir polis memuru gözüme çarptı. Amerikan polisi bizimkiler gibi gariban değil. Hepsi iri-yarı, heybetli. Bizim gibi salça-ekmekle büyümemiş çok belli. Yemiş, içmiş, semirmiş. Kaslar sporla şişmiş. Pantolonu jilet gibi ütülü. Üniformasının her kopçasından musibet def edici bir şeyler sallanıyor. Göğsünde parlak, dev bir yıldız, elinde karton bardakta kahvesi, ayakta dikiliyor.

Türkiye’deki meslektaşlarının bende bıraktığı fena anıların ürpertisiyle, yengeç gibi yaklaştım. Aklımda milyon soru. İfadesini bozmadan bakıp, başıyla çok küçük ‘merhaba’ tarzı bir jest yapınca muhabbet başladı. Kaç istasyon hakkım olduğunu bilmediğimden hızlıca, dilimin döndüğünce sıraladım soruları.

Bu zenginler size ne etti?

Meşhur Amerikan gangsteri Al Capone’un bir sözüyle başlayalım.

Küçükken her gece Tanrı’ya bana bir bisiklet versin diye dua ettim. Sonra Tanrı’nın yönteminin bu olmadığını anladım. Ertesi gün bir bisiklet çaldım ve her gece Tanrı’ya beni affetmesi için yalvardım.

Al Capone
alcapone

Para çoğu kişi için hayatın anlamı. Amaç ile araç kavramının birbirine en karıştığı konu. Parayı ne için kazandığımıza dair yazılan-çizileni uç uca eklesek dünyayı kaplardık herhalde. Söze gelince herkes sağlık, namus gibi kavramları en başa koysa da çoğunun en büyük hedefi, önceliği ve çabası para. Açıklaması zor hallerimiz de var. Zengin olmak için çabalayıp zenginlerden nefret etmek gibi. Olmak istediğimize yönelik o anlaşılmaz nefret.

Fakirliğimizde zenginlerin payına yönelik lafımız bol. Ama özgür irademizin bu halimizdeki payının hak ettiği eleştiriyi çok azımız yapabiliyor. Fakir az kazandığı için mi fakir çok harcadığından mı, çoğu zaman bilemiyoruz. Cep telefonu bayisi arkadaşımın en pahalı telefonları alan kitleye yönelik tespitlerini burada yazabilmek isterdim. Tefe konma korkusuyla vazgeçiyorum. Az-çok tahmin ediyorsunuzdur özünü eminim.

Zenginlerin başarı sırları

Her gün Vimeo ve Youtube’dan bir – iki belgesel izlemeye çalışıyorum. Hatta bunun için özel bir listem dahi var. Çoğu zaman denk geldiklerim yüzünden o listeye bakmaya fırsat bile kalmıyor gerçi.

Bugün denk geldiğim BBC belgeseli (bir dönem bizde de yayınlanan) girişimci – yatırımcı temalı ünlü şov programı Dragon’s Den‘in Birleşik Krallık sürümünden Peter Jones‘un imzasını taşıyordu. Jones, tam bir mavi kanlı İngiliz zengini. Yani bizim ‘Sakıp Ağa‘ formatından çok farklı. Belgesel ülkenin yeni nesil zenginlerinin başarı sırlarına odaklanıyor. Daha özetle köşeyi nasıl dönüp, kefeni nasıl yırttıklarına bakıyor.

Yapıma konu olan Richard Reed ve Michelle Mone orta halli ailelerden, sıkıntılı şartlardan ve neredeyse yok denecek kadar az sermayeden bugünlere gelmiş. Fakat birbirleriyle taban tabana zıt iki kişilik.

Richard Reed
Richard Reed

Reed, kısa sürede Birleşik Krallık’ın taze sıkılmış meyve suyu pazarının yüzde 75’ini ele geçiren, 165 milyon paund cirolu Innocent adlı bir içecek şirketinin kurucusu. Mone ise Ultimo adlı bir kadın iç çamaşır markasının yaratıcısı.

Ne güzel şey şu zenginlik

Soğuk algınlığının en büyük şifası hiçbir şey yapmadan yatıp dinlenmek diyorlar. Ben yapamıyorum. Benim için hastalık biriken kitap ve videoları eritme fırsatı anlamına geliyor. Üşenmezsem bazılarını buraya aktarmaya çalışıyorum. Bu yazı da onlardan biri.

Youtube’da denk geldiğim belgesellerden biri şimdiye kadar hiç duymadığım ABD’li zengin bir aileyle ilgiliydi. Koch soyadını taşıyan bu aile zenginliğini Sovyetler Birliği zamanında Stalin’in el vermesiyle petrolden elde ediyor. Daha sonra bu bilgi birikimini ABD’ye taşıyarak servetini inanılmaz bir boyuta ulaştırıyor. Klasik ‘Amerikan rüyası’ hikayesi anlayacağınız. Fakat devamı biraz ilginç.

Koch kardeşler bizzat kurduğu ya da bağışlarıyla desteklediği vakıf, dernek, araştırma merkezi gibi kurumlarla kendi fikirlerine yönelik lobi faaliyetleri yürütüyor. Okulların yönetim kurullarına nüfuz ederek zengin mahallelerindeki okullarda fakirlerin okumasını engellemeye çalışıyor. Üniversitelere yaptığı büyük bağışlarla akademik kadroların liberallerden oluşması için baskı kuruyor. Sosyal sağlık sisteminin kaldırılması ve emeklilik yaşının arttırılması için çalışmalar yürütüyor. ABD’de gayet etkin bir sistem olan doğrudan ve dolaylı politik bağışları kullanarak kendi çıkarlarını (endüstriyel kirliliğin daha az ceza alması gibi) savunan yasalar çıkartmalarını sağlıyor. Akademisyenler, medya mensupları, iş dünyası ve politikacılardan oluşan dev bir propaganda ordusu var.

Yokluğun gücü, varlığın rehaveti

Twitter‘a nadiren bakıyorum. ‘Gündeme kapılmak’ diye nitelendirdiğim bir hastalığı tetikliyor. O hali sevmiyorum. Ama hakkını da yemeyeyim; çoğu zaman güzel şeylere vesile oluyor.

Bugünkü gibi.

Denk geldiğim bir sohbet sayesinde öğrendim ki Vatan gazetesinin Kitap eki 10. yılını doldurmuş; şerefine özel bir sayı yapmış. Dijitali var mıdır yok mudur diye sorarken öğrendim ki varmış. Yükleyip okumaya başladım.

picasso-pablo-don-quichotte
Don Kişot okumamış birinin hayatında bıraktığı boşluğu hayal edebilme ihtimali var mı?

Büyük yazarlara kitaplarla olan ilişkilerini sormuşlar. Yaratıcı bir fikir değil; kabul. Ama işi yaratıcılık olan insanlara ne sorsanız sonuçları etkileyici oluyor. Bu deneyin sonuçları da sürpriz olmamış.

Daha ilk sayfalarda Yaşar Kemal’i en çok etkileyen kitabın benimle aynı (Don Kişot) olduğunu öğrenerek sevindim (doğru bir iz üstündeymişsin hissi). Sonra Gülten Dayıoğlu’nun anılarında kendimi buldum. Okumayı öğrenme sonrası hızla okunan üç-beş parça şeyin ardından doymamış açlığın beynindeki kazınma hissini anlatıyordu. ‘Ölçüsüz bir istekle okuyacak bir şeyler arama’ diye nitelendirmiş. Ne güzel bir tanım.

Yokluk yıllarında bir kış vakti köydeki evlerinin kırılan camını örtmek için yapıştırılan gazeteyi okumayı kafaya koyar Dayıoğlu. Ama okuma bilmeyen annesi gazeteyi cama ters yapıştırmıştır. Sandalye tepesinde kafasını ters döndürüp okumaya çalışırken yere kapaklanmanın eşiğine gelir.

Ben köyde büyümedim ama okuma açlığını bilirim. Sokaktaki banklardan (gazeteden yapılma) kesekağıtlarına, tabelalardan bakkal raflarındaki ürünlere kadar. Her şeyi okursun. Yetmez.

Varlık sadece tembelliğe yarar

Sayfaları karıştırırken ‘yokluk’ kavramını düşündüm. Hemen her konudaki başarılı kişilerin ortak özelliği nerdeyse her zaman yokluk çekmiş, kıtlık görmüş olmalarıydı. Büyük bir şehre ya da ülkeye göç, görkemli bir maddi / manevi yıkım, acı bir kayıp, neredeyse her şeyi özenilir hale getiren fukaralık… Tutunma, yırtma, kurtulma mecburiyeti hackerdan yazara, oyuncudan işadamına her başarılı ismin hikayesinde karşılığını buluyordu. Kimilerinin sırrı da varlıktı elbet. Ailelerinin kaynakları başka şeylere odaklanma lüksü sunmuştu onlara (Orhan Pamuk gibi). Ama bu grup hep azınlıktaydı.

Üniformanın sonu, felaketin başlangıcı

Ben sıkıntılarla büyümüş, zor şartlarda yetişmiş, sonradan orta düzey bir yaşam seviyesine kavuşmuş bir memur ailesinin çocuğuyum. Ve bittiği için istisnasız her gün şükrettiğim çalkantılı eğitim hayatım hep üniformayla geçti.

Çok iyi okullarda da okudum, çok kötü okullarda da. Vasat okullarda aşağı yukarı herkesin hali meydanda olduğundan farklılaşma olmazdı. Ama zengin ailelerin çocuklarının okuduğu okullarda bazen bir çorap, ayakkabı, kravat ya da mont gibi detaylar kendini hemen belli eder; ötekini berikinden ayırırdı.

Üniforma adı üstünde; tek tip kıyafet demek. Şimdiye kadar öğrencilerin kıyafeti Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği çerçevede, okulların aldığı kararla seçilen bir kombinasyondan oluşuyordu. İstismar edilmiyor da değildi. Örneğin kimi okul yöneticileri belirli üniforma üreticileriyle anlaşıp neredeyse her sezon üniforma değiştirtiyordu.

Yeni bir dönemin başlangıcı

Dün Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren yeni kılık kıyafet yönetmeliği  ilkokul, ortaokul ve liselerden üniformayı kaldırdı. Ana hatlarına Milliyet gazetesinin ilgili haberinden bakalım (koyulaştırılmış kısım benim yorumum, yazının konusunu da bu oluşturacak):

Brunei Sultanı’nın hatırlattığı zenginlik

Zenginliği maddi ve manevi anlamda ikiye ayırmak gerekirken genellikle gözümüzü hep maddi zenginlikler çeliyor.

Örneğin dünyanın en önemli zenginliği olan sağlık(lı olma hali) kimse için övünç ve şükür sebebi değil. Ama kenarda köşedeki üç kuruş para, ev, araba her zaman böbürlenecek bir şey.

Paranın bir şekilde geldiğine inananlardanım. Akıl, inanç, sabır ve azme ortalamanın üstünde bir miktar sahip olan kimse acından ölmez.

Kimi zaman da para öylesine geliverir. Uğraşmazsınız. Örneğin anne-babanız zengindir. Kimine şans gibi gelirse de bence lanettir. Hırsını, azmini, hevesini köreltir. En iyi ihtimalle onların açtığı yolda birkaç adım daha ileri gidersin. Çoğunlukla o birikimi haybeye çarçur edersin. Aile servetiyle kendi yolunu çizip aynı başarıyı tekrar eden yok denecek kadar azdır.

Kimi zaman da Sultan, Kral doğarsın. Üstelik hap kadar toprağında kara altın denen petrol çıkar.

Brunei Sultanı Hassanal Bolkiah gibi.

Sosyete güzelleri, yeriz biz sizi

Fakir ama mutlu, ezik olmayan, sevgi dolu ailelere ne oldu?
Fakir ama mutlu, ezik olmayan, sevgi dolu ailelere ne oldu?

Zengin-fakir ilişkisinin Hulusi Kentmen – Münir Özkul tadında yaşandığı günler geride kaldı. Helalleşmeden paylaşılan refahın faturası sistemden çok zengine kesiliyor malesef. Zaman intikam zamanı.

Klişelerle bezeli algılar zihinlere öyle derin kök salmış ki izlerini şarkı sözlerinde bile bulmak mümkün.

Fakat bazıları gerçekten algı ve kabul sınırları zorluyor. Geçenlerde denk geldiğim iki örneği burada da paylaşmak istedim. Aklıma geldikçe, yeni bir şeyler buldukça yazıya ekleyeceğim.

İlk olarak İbo Show’da kayıtlara geçen Mekin’den güzel bir örneğe kulak verelim. Eserimizin adı Sosyete Kızı. Anlattığı şeyleri az-çok tahmin edebilirsiniz. Ama sözleri cidden sıradışı.

Başlayalım: