Bilgi çağında unutulan bilgi

Aşağıdaki yazı Radikal gazetesinde 8 Ocak 2007 tarihinde yer alan köşe yazımın kopyasıdır. Burada da bulunmasını istedim.

Teknolojide ulaşılan noktanın uzayda kat edilen mesafelere endeksli olduğu yıllarda Bütün Dünya dergisinde ‘Fezadan önce aklımızı keşfedelim’ başlıklı bir yazı okumuştum. İnsanlığı aradığı şeye ulaştıracak sırrın uzayda değil zihinde olduğunu anlatıyordu. Son yıllarda sıkça kulağımıza çalınan kuantum fiziği ve çevremizi algılamamıza yönelik teorilerin ipuçlarını taşıyordu.

Her geçen gün sınırları ve kalıpları zorlayan belgeselleri seyrettikçe de insanın varlığının mucizenin ta kendisi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Ve nedense bu denklemde kadınlara ‘doğurganlık’ denilen bir üstünlük de sunulmuş.

Bir insanın içinde yeni bir insanın oluşup şekillenmesi, kanından, canından, aşından, hormonlarından beslenmesi, dünyaya geldikten sonra hiçbir memeli canlının muhtaç olmadığı kadar uzunca bir süre ona muhtaç kalması her zaman ilgimi çekmiştir.

Belki de bu yüzden olacak; henüz doğurmayan ya da doğuramayan bir kadın doldurulamaz bir boşlukla yaşıyor gibime geliyor. Dünyaya bir canlı eklenmesine vesile olmak -baba olmamış biri olarak bile- yaşamı baştan sona değiştiren ‘tek’ şey gibi geliyor. Babaların o etliye sütlüye bulaşmadan böbürlenmelerini, doğanın anne sırtına yüklediği akıl almaz sorumluluklardan sahtekârca pay almaya çalışmalarını komik bulmama rağmen.

Anneliğe ait tek sorun hiçbir kadının doğurana kadar annelik deneyimine sahip olmaması. Bu yüzden ilk çocuklar hep tesadüfen büyüyen deneme tahtası gibidir. Gün olur çocuk(lar) büyür, serpilir… Bu uzun dönem boyunca anneler her gün anneliğe dönük yeni şeyler öğrenir.

Geçmişle hesabını yapar. Yanlışlarını, doğrularını tartar. Bir yaş gelir, yine biz erkeklerin asla anlayamayacağı bir süreçte doğurganlıkları gider, yaşamın başka (ve zor geçen) dönemi başlar.

İşte o anda ortaya ‘torun’ diye bir şey çıkar. Koynunda emzirip ninnilerle uyuttuğun, hastalığını çekip kirli bezini değiştirdiğin, sevincini, üzüntüsünü paylaştığın o yavrucak kucağında yeni bir yavrucakla çıkagelir ve o an hayat ‘kıdemli anneler’ için yeniden başlar.

Çocukların anneanne ve babaannelerini çoğu zaman anne babalarından daha çok sevmesi de bu yüzden olmalı. Kimbilir kaç çocuk yetiştirmiş, bakmış, seyretmiş, yaşamın her yüzünü, mutluluğun, hüznün hemen her çeşidini görmüş, varlığı, yokluğu, hastalığı, sağlığı bellemiş kadınların torunlarının gözlerini her dem parlatması tesadüf olmamalı.

Daha önce bir-iki defa bu köşenin satırları arasına sızmayı başaran anneannem de bir istisna değil. Karşılıksız sevmeyi, merhameti, acımayı, affetmeyi, insanları ve hayvanları sevmeyi ondan öğrendim. Gübre yapmak için koyun kakası toplamayı, elle çevrilen o enteresan aletle parça etten kıyma yapmayı, Malatya’nın leziz yemekleri için bulgur yoğurmayı, arıların iğneleriyle nasıl soktuğunu, balık tutmak için solucanın nereden bulunacağını, bitkilere aşı yapmayı, kuş yakalamayı ve daha binlerce başka şeyi de… Hiç kimse onun kadar kahrımı çekmedi.

Birkaç yıl önce vücudu kazan kaldırdı. Geçtiğimiz üç-dört ayı da pırıl pırıl zihnine başkaldırıp bir bir havlu atan iç organlarının acısıyla geçirdi.

Hayatımdaki en önemli insan, yattığı hastanenin acil bölümündeki odasında yeni yılın ilk gününden birkaç saati yaşadı ve müsaade istedi. ‘Ebedi istirahat’ denilen şeyin anlamını da bu yaşımda öğrenmiş oldum. Giderayak sağlığın aslında çok az insana bahşedilen bir hediye olduğunu hatırlattı bana. Doyasıya nefes almanın, kana kana su içmenin, şöyle bir yaslanıp gerinmenin, kalkıp birkaç adım yürüyüp kafa dağıtmanın, neşeli bir sofrada, tadına vara vara mutluluk içinde bir şeyler atıştırmanın, doyasıya sohbet etmenin nedense görmezden geldiğimiz bir armağan olduğunu gösterdi hepimize. En acısı, zihnimizin en dibine gömdüğümüz ölüm denen şeyin kimi hallerde yaşamaya yeğlenir olduğunu öğretti.

kibriye-parlak

Birkaç gün önce onu omzumda taşıdım, toprağa verilişini izledim. Canını yakarım korkusuyla gözüne damla bile damlatamadığım o nur yüzlü kadının üstüne toprak atılışını gözyaşları içinde seyrettim.

Kibriye Parlak, ardında yüzlerce gözü yaşlı dost, akraba, torun ve anı bırakarak kimseye yük olmadan göçtü gitti. 80 yılı aşkın ömründe hiçbir şeye sahip olmadı; bana da anca bir yazma kaldı. Aklıma geldikçe alıp kokluyorum.

(Benim işim teknolojiyi takip edip yazmaksa da günlerdir her kafamı toparlamaya çalıştığımda aklıma bunlardan başka bir şey gelmiyor. Köşe dolsun diye bir şey karalayarak da size saygısızlık etmek istemedim. Hepsi bir yana; hâlâ fırsatınız varsa her şeyi bir kenara bırakıp sevdiğiniz insanları arayın, sorun, ziyaret edin. Bazen hayat sizin planlarınıza uymuyor çünkü.)

7 Comments

  1. Sayin Kuzuloglu,
    Tum gelmis gecmislerimizle birlikte ALLAH anneannenize rahmet ve merhamet eylesin.. Hepsinin mekani Cennet olsun..
    Herkesle birlikte sizlere ve bizlere de hem yasamin ve hemde olumun hayirlisini nasib etsin..

    Cevapla

  2. ”Fezadan önce aklımızı keşfedelim” başlıklı yazıyı BÜTÜN DÜNYA dergisinin arşivinde arattırdım ama bulamadım,okumak istiyorumda nasıl ulaşabilirim acaba?

    Cevapla

Bir Cevap Yazın