Kategoriler
Memleket Halleri

En büyük derdimiz: ‘Tek Hikaye’ye Mahkumiyet

Farklı olana, ayrı düşünene tahammülü olmayanlar, sıranın er ya da geç kendilerine geleceğini bilmeyenlerdir.

İnsanlara ve vesile olduğu olaylara mümkün olduğunca geniş bir çerçeveden bakma gayretinde biri için Türkiye muazzam bir kaynak. Ancak bu uğraşın en doğal ihtiyacı ‘fikir alışverişi’ için aksine alabildiğine kısır, çorak; hatta şevk kırıcı. Her geçen gün içine biraz daha yuvarlandığımız kutuplaşma denen illet, bizi birbirini anlama derdinden alabildiğine uzaklaştırıyor. Öyle ki kutuplaşmanın tam olarak neyi ifade ettiğini dahi unutuyoruz. Sevdiğim bir tanımı bir kere daha anmak, hatırlatmak isterim:

Kutuplaşma toplumun farklı görüş, umut ve ideolojilerle ayrılması değil bu grupların hiçbir koşulda diğer tarafa geçme ihtimalinin kalmamasıdır. Tehlikeli olan da budur.

Bekir Ağırdır.

Bu zihni kireçlenmenin doğal çıktısı, uçlara mahkum kalmak ve klişeleştirmek. Hayatı kaba, kalın çizgilerle çerçeveleyip kendini içine hapsetmek. Arketiplere, şemalara, şablonlara sıkıştırmak.

Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar.

Memleket meselelerine dair şu blogda az kalem oynatmadım. Bu yazıyı yazmadan önce göz gezdirdiğimde hepsinde “Acaba öyle olmayabilir mi?” sorusunun peşinde koştuğumu fark ettim. Bu soruyu kendime her geçen gün daha fazla sorduğumu görüyorum. Zihinlerin insanları ve olayları artan bir oranda -kelimenin tam anlamıyla- pornografikleştirdiğine şahit olmak iç karartıcı.

Hiçbir soyutlama içermeyen, ima etmeyen, şahit olanın aklıyla dolduracağı boşluklar bırakmayan, içselleştiremediği, yorumlama imkanı bile olmayan bir tarzın hakim olduğu bir çağdayız. Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde. (Ya da İBDA-C’nin dergisinin meşhur sloganı gibi: Taraf olmayan, bertaraf olur!)

Neredeyse herkes kendisini başkalarının belirdiği kamplara ait kılma derdinde.

Oysa kalabalıklara ait olma mecburiyetinin demokrasi denen şeyle ilgisi yoktur. Hatta aksine, kalabalık olma, demokrasinin olmadığı ortamlarda anlamlıdır (dahası gereklidir).

Çağdaş demokrasi anlayışı kalabalıkların değil, azınlıkların temsilidir. Kalabalıklar, güçlüler, baskınlar, kadirler her yönetim şeklinde kendini kabul ve temsil ettirir. Sizin gibi olmayanların var olması sadece demokrasilerde mümkündür. Herkesin birbirine benzediği ya da benzemek zorunda olduğu, herkesin diğer herkesi tanıdığı, bildiği, kendini diğerinin üstünde hak / söz sahibi gördüğü küçük yerleşim yerleriyle şehirlerin farkı gibi. Şehir yaşamı, senin gibi olmayan, tanımadığın, hiçbir bağın olmayan kalabalıklarla bir arada olmaktır. Aynen demokrasiler gibi.

Demokrasi yalnızca çoğunluğun iktidarı değildir. Azınlığın haklarının da korunulup, savunulduğu rejimdir. Sorgusuz, sualsiz. Cumhuriyet o yüzden kimsesizlerin kimsesidir. Yoksa lidere yanlayanların hiçbir yönetim biçiminde derdi, tasası olmaz.

Hemşehrilerden oluşan kent mahallelerin sıradan, ‘dayı oğlu’nun doğal kontenjandan bir yere kapak atmasının usul olduğu bir ülkede bunlar kimi kulaklara yabancı bir şarkı kadar anlaşılmaz, uzak gelebilir. Fakat bugünün şehirlere sıkışmış Türkiye’sinin de çıplak bir gerçeğidir. Yaşadığımız sancıların büyük bölümü de bunu kabullenmeye olan direncimizden kaynaklanır.

Şehrin en doğal uzantısı apartman kültürünü düşünün. Apartman, tasvip etmediğiniz insanlarla birlikte yaşama halidir. Aynen ülkeniz gibi. Gerçi o zemini de biraz eşeleyince çürük tahtalar çıkıveriyor. Bahçeşehir Üniversitesi’nin bir araştırması vaktinde vatandaşların yüzde 72’sinin içki içen, yüzde 67’sinin nikahsız yaşayan, yüzde 66’sinin ateist, yüzde 64’ünün Yahudi, yüzde 52’sinin Hristiyan komşu istemediğini ortaya koymuştu. Çingene ve eşcinsellere girmiyorum dahi.

Apartmanında eşcinsel istemeyen birinin ülkesinde isteyeceğini düşünmek çok iyi niyetli bir yaklaşım olurdu.

Vatandaşlık adına her türlü sorumluluğunu yerine getiren (dahası getirmesi şart koşulan), devletin vergi ve benzeri beklentilerinde hiçbir ayrım yapmadığı bu insanların temsiliyetteki öksüz ve yetim halini vicdanlar nasıl normalleştiriyor peki?

İnsanoğlunun en başarılı hüneri, hatalarına bahane bulmaktır. Yeter ki niyeti bozsun.

Farklı olana, ayrı düşünene tahammülü olmayanlar, sıranın er ya da geç kendilerine geleceğini bilmeyenlerdir. Bu zehir insanı yavaş yavaş sadece kendisinden ibaret bir dünyaya iter. Öyle bir dünya uykumuzdaki düşlerimizde dahi mevcut değilken üstelik.

Bu konuları çok yazdım; derdim kendimi tekrar etmek değil. Ancak son dönemde yaşanan bazı gelişmelere bakınca hepsinin altında ortak bir tema yattığını fark ettim: Tek Hikaye.

İnsanları, sadece boyunlarına astığımız yafta ile tanımlamaya başlayınca her şey sarpa sarıyor. Bir homofobiğin eşcinselleri ya da transeksüelleri salt cinsel bir sapkınlığa indirgeyebilmesi bu yüzden örneğin. Bir eşcinseli sadece tavşan gibi seks yapan, üstelik bunu salgın gibi etrafına saçan bir hastalık olarak görmek böyle mümkün.

O zihniyet için bir lezbiyenin mesleği, uzmanlığı, hayalleri, umutları, yetenekleri, arzuları olamaz. Onunla ortak hiçbir yanı yoktur. O sadece ve sadece kadınlarla sevişen, ahlaksız, günahkar bir kadındır. Bunu kendi özelinde yaşaması dahi söz konusu dahi değildir.

Cinsel kimlik tartışmalarında yangına su taşır gibi telaşla gelen bir argüman vardır. Bizim toprakların “Senin anana, bacına yapılsa hoşuna gider mi?” şeklindeki ‘ad hominem‘ pankartı hemen havaya kalkar: “Senin çocuğuna olsa böyle der misin?” (‘olmak‘ önemli bir ayrıntı, gözden kaçmasın.)

Kendi adıma cevaplayayım: EVET CANIM KARDEŞİM, DERİM! Ben çocuklarımı herhangi bir koşul ve beklentiyle seviyor değilim. Sadece ve sadece oğlum ve kızım oldukları için; her halleriyle seviyorum ve seveceğim. Bunu size soran olursa “Senin planın ne?” diye sorun lütfen.

Bakmayın; bu cinsel tartışma ve kimlikler işin kolay kısmı. Toplumun çok daha büyük paydaşları da bu sığlıktan nasibini her fırsatta alıyor.

Falanca partilisi, filanca tür giyineni, bilmem ne ortamlarına takılanı, şunu okuyanı, bunu dinleyeni…

Birbiriyle taban tabana farklı şekilde tanımlanan partilerin, medya organlarının, gazetecilerinin birbirinin tıpatıp aynısı olduğunu görmek zaman alıyor. Öfkeleri denk ve benzer. Sevgileri de aynı derece kör.

İşim gereği sene boyunca birçok farklı şirketin, kitlenin, eğitim kurumlarının etkinliklerine katılıyorum. On binlerce kişinin karşısına geçip bir şeyler anlatıyorum. Umudumu en çok artıran şey okullardaki; ama özellikle de üniversitelerdeki buluşmalar oluyor.

Yepyeni, pırıl pırıl, henüz yeterince zehirlenmemiş zihinlerle bir araya gelmek geleceğe dair yaşama sevinci aşılıyor. Başörtülüsü, dövmelisi, sağcısı, solcusu, o partilisi, bu partilisi, Ermenisi, Müslümanı… Muhafazakarları dahi o bilinen kalıplara uymuyor. Bu yüzden onlar muktedir ağabey ve ablalarının en büyük kabusu. Aynı oyundalar ama kuralları farklı. Birbirlerini ucube olarak görmediklerinden etrafındakilerin insani yanlarını hala tadabiliyorlar. Özenli bir bahçenin, nadide çiçekleri.

Sosyal medyanın bu zehirlenmedeki payını gözardı etmek mümkün değil. Bir tıklamayla başlayıp başka bir tıklamayla bitebilen ilişkilerin dünyası, fiziki (gerçek) yaşama da sirayet ediyor. Keyfini kaçıran herkesi tek tıklamayla hayatından çıkartmak; yetmez gibi bir de engelleyerek bir anlamda kör kuyulara atmak, yukarıdaki zihniyetin bir yansımasından ibaret.

Beğenmediğin her şeye ve herkese hoyratça hakaret etmek, aşağılamak, aslanların önüne atar gibi takipçilerini üstüne salmak… Bunların gerçek yaşamdaki karşılık ve izlerini bulmak zor olmasa gerek.

Üst üste şahit olduğum bir dizi garabetin vesilesiyle bütün bunları -bir kere daha- düşünürken, seneler önce izlediğim bir TED sunumu aklıma geldi. (Bir kere daha izlerken fark ettim ki 49 dildeki altyazıları arasında Türkçe yok.)

Chimamanda Ngozi Adichie (tam okuyamadınız, farkındayım) adlı Nijeryalı Yazar, bir Afrikalı, bir kadın ve bir feminist olarak yaşadığı olayları sıralıyor. Klişelerle bezeli zihinlerde bozmak zorunda kaldığı ezberleri sıralıyor. Üstelik hiçbiri bizim için anlaşılmaz, hayal edilemez; bize yabancı değil.

İnsanı her biri apayrı dünyalar olarak, eşsiz bir kar tanesi gibi algılayamadığımız; her birine ayrı bir ilgi ve dikkat veremediğimiz sürece sonuçlar aynı. Şucular, bucular; şunlardan, bunlardan…

Mutlaka sınıflamanız, etiketlemeniz gerekiyorsa evrensel, şaşmaz, eskimez bir anahtar vereyim. İnsanlar ikiye ayrılır: İyi insanlar ve kötü insanlar.

Müslüman, Rum, Çingene bir niteleme, paye ya da gösterge değildir. İyi Müslüman, kötü Müslüman vardır. İyi öğretmen, kötü öğretmen. İyi insan, kötü insan.

Klişelerin içinde hayat rahat.

Fakat “insanım” diyene yakışmıyor.

“En büyük derdimiz: ‘Tek Hikaye’ye Mahkumiyet” için 32 yanıt

Serdar bey, tek bakış açısına sahip olmağı bütün devletler yönettikleri halklarına uyguluyorlar ve insanlara düşünme fırsatı tanımamayı daha küçüklükten eğitiyorlar işin trajik tarafı nesiller cahil olduklarının farkına varmayacaklar. Umarım bilgi çağında çocuklarımız farklı hikayeler içerisinde sadede tüketen değil üreten ve farklılıkların zenginlik olduğunu anlayan nesiller olur bizde eski tozlanmış ölü toprakları üzerimizden atıp onlara yetişmeye çalışırız. Zihnimin kıvrımlarına yeni bilgiler eklediğiniz ve ufkumu biraz daha açtığınız için teşekkür ederim. Malatya’dan sevgiler selamlar. M.Kavuşturan

Oldukça güzel bir yazı teşekkür ederim. Belki bir yararı dokunur diye değinmek istedim :
” Yepyeni, pırıl pırıl, henüz yeterince zehirlenmiş zihinlerle bir araya gelmek geleceğe dair yaşama sevinci aşılıyor.”. cümleniz bir üniversite öğrencisi olarak hoşuma gitse de umarım
” yeterince zehirlenmemis” demek istemissinizdir. 🙂

Amirim ; zihninize ve emeğinize sağlık …

TEK HİKAYE , KUTUPLAŞTIRMA , ÖTEKİLEŞTİRME ; Mevcut iktidarın siyasi başarısını ana unsuru olduğu için ve toplumun önemli bir kısmındada karşılık bulduğu için
uzunca bir süre sıranın bu TEK HİKAYE ikliminii yaratanlara geleceğini düşünmüyorum ..

Yürekten alkışlıyorum. Yıllardır yüreğımde yaşadığım duyguları dile getirmişsiniz tebrik ediyorum.

Merhabalar yazılarınızı ve içeriklerinizi ilgi ile takip ediyorum. Bir bütün halinde ele aldığınız konu tutarlı olsada, meselenin en başına gitmek gerektiğini düşünüyorum. Diyanet işleri başkanının bahsettiği cümle 1400 yıldır kuranın içinde barındırdığı bir içeriktir, yeni bir olay değildir. Diyanet işleri bu konuda Müslümanları uyarmıştır, diyanet işlerini kim dikkate alır Müslüman olanlar. Ve kuranı kerim Müslümanlar için bağlayıcıdır. Ayrıca Müslümanlar için ayetin bir kısmına inanmamak gibi bir durumda söz konusu olamaz. Şimdi bu çıkarımlardan yola çıkarak çoğunluğu Müslüman olan ülkede eş cinselliğe ve eş cinsellere pozitif bakılabilmesi mantık açısından söz konusu olabilir mi? Ayrıca toplum açısından ön yargısız yada şartsız kabul edilmiş bir olgu var mıdır? Toplumun ittifak ettiği en ufak bir değer var mıdır? O halde bu gürültü neden?

Bir fikrayla katılmak istedim…
üç arkadaş var. bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. biri türk, biri kürt, diğeri de ermeni. ama ermeni olan aynı zamanda papaz. sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. etrafta su yok. bağların olgun zamanı. “iki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın,” diye bir bağa giriyorlar. bağın sahibi bir türk ama onu görememişler. “kaç paraysa veririz,” diyerek yemeye başlamışlar. bu sırada bağın sahibi gelmiş. bakmış üç kişi üzümünü yiyor. fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. birine bakmış, kıyafetinden ermeni ve papaz olduğu belli. diğerine bakmış, konuşmasından kürt olduğunu anlamış. üçüncüsü de türk.
dönmüş ermeni’ye, “bak bu adam türk, yesin malımı. benim kanımdandır. helali hoş olsun. bu da kürt’tür ama din kardeşimdir. sen niye yiyorsun benim üzümümü?” demiş. bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen türk ve kürt’ün hoşuna gitmiş. adam, papazı bir güzel dövmüş. kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış. bağ sahibi biraz sonra kürt’e dönmüş. “müslüman’sın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o türk’tür. kardeşimdir,” diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. bu durum türk’ün hoşuna gitmiş. biraz sonra türk’e dönmüş ve “tamam anladık türk’sün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?” diyerek türk’e de vurmaya başlamış. türk yumrukla yere yuvarlanınca kürt’e dönmüş ve “biz,” demiş “papazı dövdürmeyecektik”.

Merhaba Serdar,

Dücane’nin dediği gibi ‘Yorum, yorar’ malum!

Senin yazdığın yazıyı bir ‘ülke yorumu’ olarak değerlendirirsek, satırlarının değil, bunu yazan zihnin ‘üzerine yorum’ yapmak için baba ve yiğit sıfatlarına ‘aynı anda’ sahip olmak gerekir, kolay değil, yine de deneyelim, yazdıklarımın hepsi kendi payıma gözlemlerim, sürç-ü lisan olursa, affa tabii olmasını dilerim.

Bu nedenle ne yazdığına değil, nasıl düşündüğüne tanıklığımı ve gözlediğim (belki de olmasını dilediğim) etkisini iletmektir, muradım.

İnsanüstü tabiri, uzaktan görünebilen, kitle, yığın, halk ve sürüden ayrılan için kullanılır, çünkü ‘insan’, burada çoğul olarak kullanılmaktadır. Bunun ardına da insanüstü olmanın alanı tarif edilir; insanüstü zeka, insanüstü çaba, insanüstü mücadele vs. Oysa ‘zihinler üstü’ hiç duymadım, insan çoğulu yerine zihin çoğulu zihinler üstü olmak, bence Serdar Kuzuloğlu’nu tarif ediyor. Bunu blog vs yazılarında, videolarında görmek mümkün.

Sufi’lerin çilesi malum, 40 gündür, içlerine kapanır ve kendi kuyularının dibine inip orada ‘eski yaşamı’ öldürüp, ‘yeni yaşam’ için dışarı çıkarlar.

Sen de, çalışma odan görünümlü korunaklı kalende, düşünce ve fikirlerin istilasına karşı koyarak zaman zaman kaleden çıkıp, kuşatmayı dağıtıp içeri giriyorsun, ancak her seferinde yüklüce bir ganimet toplamayı başarıyorsun. Bana göre, bütün yaptığın, surların dışına çıkıp, kan-ter içinde mücadele ile topladığın ganimeti diğer insanlara cömertçe sergilemek, düşünmelerini sağlamak, o da olmazsa bari ‘önlerindeki taşı görmelerini sağlamak’ işte bu seni zihinler üstü hale getiriyor.

Bana göre kendi umudunu yitirmeyi de ancak böyle engelliyor olabilirisin, belki de bir tür ‘self healing’. Eğer, düz bir çizginin bir ucunda iyimser varsa, diğer ucu kötümserdir, bir de karamsar var, üstelik ortada da değildir. Sen, bence, karamsara biraz daha yakın durarak, kötümserden kendini koruma derdindesin. Bu coğrafya, kader midir? bilmem, ama bu coğrafyanın keder olduğunu çok iyi bilirim. Kendi payıma, bizler, aynı mesleğin (!) insanları olarak naçizane, avcı toplayıcı atalarımızdan aldığımız sosyal DNA’ları kullanarak, kendimize yeni bir alan bulduk ‘algı-toplayıcı’ ve bu şekilde var oluyoruz.

Sen, bence bu alanda elle tutulur, gözle görülür, saygıdeğer ‘iyi bir örneksin’, mesleği yapmak isteyenlerin alması gereken, izlemesi gereken ‘samimi ve sahici olan iyi bir örnek’.

…keep walking…

Merhaba Serdar Bey , emeğiniz için teşekkürler. Düşünceleriniz, tespitleriniz çok kıymetli fakat ben de bir üniversite öğrencisi olarak yazılarınızda -teknoloji dünyasının her geçen gün daha az dikkat ettiğini düşündüğüm- imla kurallarına biraz daha dikkat etmenizi diliyorum. Umarım içerik üretiminizle bizlere ulaşmayı uzun zamanlar devam edersiniz. Hoşçakalın.

Benim LGBT’ li olanlara bakışım bir dolmuş yolculuğunda değişti. Ön koltukta oturan transseksüel birine tüm dolmuştakiler gibi aynı gözle bakmış hatta bir şekilde cezalandırılması ya da ıslah edilmesi gerektiğini düşünüyordum. Inecegi durağa geldiğinde şoföre seslenmeye utandı ve şoföre gidip sessizce söylemeye çalıştı. Inerken kapida dikilen adama çekilmesini rica edemedi bile. Açıkçası bir dolmuş yolculuğunu bile utanılacak bir duruma getirdik onlar için. Bir insanın ”müsait bir yerde inebilir miyim?” sorunu bile soramayacak hale gelmesi bizim ayıbımız olduğunu üzülerek anladım. Bu insanın eğitim, sağlık ve sosyal ihtiyaçlarını karşılama konusunda ne tür sorunlarla karşılaştığını düşünemiyorum bile. Ama yine de bu konunun insan fıtratına ve (şahsım adına) inancıma aykırı olduğunu biliyorum. Bu bağlamda LGBT’ lileri ötekileştirmeden, hakaret etmeden, tüm yaşamlarımın sadece sapkın bir cinsellik uzerine kurulu olmadığının bilincinde olarak bunun bir yanlışlık olduğunu dile getirmek ve gelecek nesil için bir özgürlük degil de sakınılması gereken bir konu olduğunu savunmak mümkün mü?

Neredeyse 5 yıla yakındır. Yazılarınız ve katıldığınız programları yakından takip ediyorum. Gerçekten yalnız olmadığımı bilmek ve sizin eşsiz bilgi birikiminizde yolculuk yapmak keyif veriyor. Teşekkür ederim 😊

Tek Hikaye, çok güzel bir tanım olmuş yaşadığımız toplumun yaşadığı soruna. Empati duygusunun gelişememesi, olayları insanları onların açısından değerlendirememek yanlış ya da eksik yargılara yol açıyor. Bunun ana sebeplerinden birisi Türkiye’de geleneksel ailelerin, mahallelerin ellerinden geldiğince homojen olmaya çalışması.yani dışarıyla sosyal teması en aza indirmeye çalışmak. Sadece çocuklar için değil yetişkinler için de. Sosyal çevresini sadece onun taraf olduğu ideoloji, cemaat üyelerinden oluşturanlar, Haberleri sadece taraf olduğu medya kurumlarından alanlar farklı bir düşünceye, davranışa, duyguya maruz kalmıyorlar. Bu yüzden sorgulama, farklı açıdan düşünebilme, empati özellikleri gelişmiyor. Bunu sokak röportajlarında rahatlıkla görebiliriz. Eğitimli dediğimiz bir çok insan da Üniversite hayatında bu mahkumiyeti yaşatıyor kendine. Adı Evrensel olan kurumda, Solcular, muhafazakarlar, milliyetçiler, aktivistler üniversitedeki homojen gruplarını oluşturup 4 seneyi başka insanları tanıma fırsatı olmadan deviriyorlar. Mümkün olduğunca hepimizin farklı insanları tanıyıp, farklı hayatları dinleyip, bu farklı hikayelerin de bizim hikayemiz kadar değeri olduğunu farketmemiz bizlere olgunluk katacaktır. Çok güzel yazı olmuş. Elinize Sağlık.

Çok güzel bir yazı olmuş, döndüm döndüm baktım düşündüm tekrar tekrar okudum..
Sevgili Murat Önderman hocanın otorite kompleksi diye bahsettiği bir mevzu var twitlerinde..
Neden farklılıklara tahammül edemiyoruza kafa yormuş biri olarak,
*Bu tutuma sahip insan sayısı az , etkileşip,nüfuz edip, toplum normuna dönmesi için cılız bir sayı var..
* Bir de herkes tanrıcılık oynamayı sevince hep onun dediği doğru, hep başkalarını yanlış görmeyi,
her daim her yerde otorite olmayi isteyince kimse kimsenin farklılığını kabullenemiyor mi acaba diye düşünmeden edemiyorum..Hep benim dediğim olacak derdi, kendisi haricinde başkasına alan açmakta durumu zorlaştırıyor haliyle sanki..

Kaleminize kuvvet, teşekkürler 🌺

Yaşadığımız toplumun siyasetinde demokrasinin kalabalık olanın iradesi şeklinde işleyişini sadece siyasetle sınırlı kalacak sanırdım. Gün geçtikçe insanımıza sirayet ettiğini görmek üzücü. Türkiyede her şey politiktir demek bu sebeple doğru bir önerme gibi geliyor her zaman. Politikanın gittiği yoldan bir sebepler silsilesi sebebiyle ayrılamıyoruz.
Yine günden güne yerleşen linç kültürü de aynı motivasyona sahip. Bizden olmayan fikrin yok olmasını istemek kendi fikrimizin irade sahibi olmasını istememizden ileri geliyor.
Daha kötüsü olduğunu düşündüğüm şey de mutlaka bir gün kitleleşmiş bir fikrin zıddında insanlar bir kitle oluşturuyor. Görsellerinizden yola çıkarak sapkın bir kadın düşmanlığının karşısında buna karşı hak savunucuları oluşuyor ve zamanla çarpık bir kadın egemen düzen savunucusu kitle çıkarıyor içinden. Ve ardından buna karşı çarpık/ayrılıkçı bir başka kitle. Bölünme kontrol noktaları tahribata uğramış kanser hücreleri gibi. Bu kısır döngüyü nasıl kırarız bilemiyorum.
Sağlıklı günler dilerim hocam.

Mizah duygusu amirim. Yitirdik. Tek hikayeye mahkum kalmayanlarda var hâlâ ama onu korumak da bu ortamdan uzak kalmakla mümkün çünkü karşılığını aynı dilde bulamıyor. Değer yargılarının kurduğu kalıplar yerine değerler bilgisine önem verebilenler derdin farkında,sizin gibi bu bilgiyi yaymaya çalışanlar oldukça da ümit var. Teşekkürler.

İnsanı yaratan, yarattığı varlığın kan dökeceğini, bozgunculuk yapacağını bildiği halde onu yaratıyor. Doğruyu ve yanlışı önüne serdiği halde, seçim yapma özgürlüğünü ona tanıyor. Tüm bu alicenaplığa karşın, yaratanın yarattığına verdiği “hata yapma özgürlüğünü” başkalarına tanımama, onların elinden alma hadsizliğini kim yapabilir. En azından inanan insanların meseleye bu açıdan bakabilmesi sorunun çözümüne ciddi bir katkı sağlayacaktır.

Merhaba,

Yazınızdan benim çıkardığım ana fikir belagat ile “bugünün ortalama insanlarının nasıl faşist (siyasi değil Pejorative anlamda) tipi davranışlar sergilediği”. Bahsettiğiniz örnekler aslında yazının ana temasında sadece bunu bir yüze vuruş(okuyucuyu bu sınava davet). İfade ettikleriniz ve örnekleriniz bu bağlamda doğru. Farklı fikirleri istemeyip varlığını sonlandırma düşüncesi, fikir ve davranışların insanlarda görülen etkisine göre güçleniyor veya zayıflıyor. Bunu bir bilginin insan zihninde kısa ifadelerle biriktirilmesi gibi düşünebiliriz.

Herhangi bir konuda biriken (asılsız) bilgiler birleşerek bir kalıp oluşturuyor.

İnsan karşısındakinin özelliklerine bakarak daha önceden o beslemiş olduğu kalıplar üzerinden bir hızlı sonuç üretiyor. Buna veri bilimlerindeki “pattern recognition” (kalıp algılama) olarak bakabiliriz. Örnek olarak “Nerelisin” sorusundan çıkardığımız kendi hızlı sonuçlarımız gibi (bir ağaca bakıp ona ağaç diyebilmek gibi). Hayatın belli kademelerinde ilerlemiş olan erişkin insanlar için bu kalıplar daha oturmuştur. Ayrıca kendilerinin ve çevresindekilerin “güvenlik” “risk” ini de düşük tutmak isterler. Bu yüzden aile apartmanına bekar erkek öğrenci alınmaz. Çünkü gece müziği son ses açıp komşuları huzursuz etme ihtimali öğrenilen bilgilere göre daha yüksektir (veya bir-tatli-huzurun-pesinde gibi). Bu diğer konular içinde böyle. Aynı şekilde komşunuzun uyuşturucu satıcısı olmasını istemezsiniz (neme lazım bizim çocuğa musallat olur gibi, akıldan geçen türlü sorular ve bunlara kafa patlatmak bir enerji kaybına dönüşür, uykular kaçar). Seçimlerimiz de bu öğrenilen kalıplara göre şekillenir. Bu kalıplar sizin de belirttiğiniz gibi herkeste mevcut. Sormamız gereken soru öyleyse, bu kalıpları nasıl optimize edebiliriz?

Yazınızla birkez daha bunları düşünmemi sağladığınız için teşekkürler.

Tek hikaye , tek partili dönemden yani sizin en sevdiğiniz kahramandan kalan bir kalıntıdır. Ana okulundan önce evde başlar ve tüm okul hayatında ondan bahsedilir ve artık sorgusuz sualsiz sevmiş ve bağlanmışındır. Artık hakikati görmek çok zordur. Sadece iyiler ve iyi insanlarla beraber olanlar gerçekleri görebilir. Bu metnin ana karakteri lgbt dir. Bunlar tabiki toplumda kendi başlarına ,tek başlarına hürdür. Günahını başkası bilmeyince kim ne diyebilir ki ta ki dernek olup kurumsal kimlik kazanıp ve zindika komitesi tarafından gemlendirilinceye kadar ondan sonra toplum hayatına zehirdir. Geçenlerde kutsal kitaplardan okuyordunuz. Yine bir bakın Lut kavmi acaba neden helak olmuşlar. Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler böyle böyle yaklaşık 200 yıldır ne halde geldik Avrupa, Amerika artık İslam ile sereflenecek bizler ise geçmiş lanetli kavimleri taklit etme peşindeyiz. Ya aslimiz olan Kur’an ve Sunnete tabi olalım ya da zaten bataklıkta batmaktayiz misk-i amber zannedip yolumuza devam edelim karar sizin.

Serdar Bey,
Merhaba bizden olmayanı dışlamak hayatımızın her alanına işlemiş ki o kadar uzağa gitmeden bunu sokağa çıkma yasağı öncesı marketlerde yapılan alışveriş sepetlerinde ben alayım da başkası ne yaparsa yapsınlarda görebiliriz. Bu paylaşımlar çok kıymetli çok önemli. Ne zaman olur bilmiyorum olduğunda yenı normal dediğimiz günler nasıl olur bilmiyorum. Sokaklar bomboş iki kişi yüzlerinde maskeleri aynı kaldırımda bile yürümüyor korkuyor birbirine korkuyla nefretle bakarak sen niye şimdi sokağa çıktın kı bakışlanyla yürüyor.
Kaleminize emeğinize yüreğinize sağlık 🤗

Tek hikaye ihtiyacı bir yanıyla topumsal ve bireysel özgüven eksikliğinin bir sonucu da aslında. Ne kadar öz değerinizin güçsüz olduğunu düşünüyorsanız içten içe 2 seçeneğiniz var birey olarak narsizm ve utangaçlık(Dr. Özgür Bolat’ın bir paylaşımından). Toplum(ve bireyler) olarak da ötekileştirme ve yabancılaştırmaya yöneliyorsunuz o var olmayan değerinizi göreceli olarak daha iyi hissetmek için. Çünkü eğer onlar daha ahlâksizsa, sizin kendi ahlakınızla ilgili kaygınız azalıyor, onlar daha kötüyse siz da göreceli olarak daha iyi oluyorsunuz. Tabii, bu özgüveni arttırmak için 1984 vari bir tarih eğitim anlayışına ihtiyaç olduğunu savunabilir belki ama benzer durum nasıl bireylerde işe yaramıyorsa hatta kötüleştiriyorsa durumu toplumlar düzeyinde de özgüvensizliği değil verdiği tepkilerin şiddetini arttıracaktır.

Toplum olarak böyle özgüven eksikliğimiz gerçekten var mı? Varsa da nedeni ne bilmiyorum? Umarım siz veya okuyucularınızdan cevap verebilen olur.

Neredeyse her gün bu kutuplaştırmayı, ötekileştirmeyi, ayrıştırmayı gözlemleyen ve bundan üzüntü duyan bir üniversite öğrencisi olarak, sesli şekilde, tane tane, vurgulaya vurgulaya, tüylerim diken diken ola ola okudum. İnsanı insanca insan olduğu için sevebileceğimiz günleri görme umuduyla amirim 🙂

Merhaba, Sizi ilgiyle takip eden biri olarak her yazınız ve youtube videolarınız için öncelikle teşekkür ederim. farklı olan kimseyi yargılamıyor ve nefret etmiyorum, yalnız çocuk sahibi olan biri olarak bu konu hakkında çok hassasım, yanlış anlaşılmakta istemiyorum. Büyük lokma ye(de), büyük söz söyleme… ata sözümüzden yola çıkarak kendi adıma da korkuyorum.
Anne yanlış yapan ve çocuğunu cezalandırdığında (normal denilebilecek düzeyde tabi) bunu yaptığının hata olduğunu kendisine zarar verdiğini ve daha buyuk hatalar yapıp kendisine daha buyuk zarar vermemesi için yaptığı gibi her daim kendi birikimi ile yönlendirmesi ve koruması gerek diye düşünüyorum. ama bunu hangi şartlarda ve hangi konularda neye ve kime göre karar vereceği helede mevzu bahis konuda karar verip bir sonucu konuşabiliriz bilemedim. bu konuyu kutuplaşma adı altında hoşgörü adı altında işlemek yada ben öyle anladım bilemiyorum bana doğru gelmedi hocam…

Serdar ağabey, bu kutuplaşma dürtüsü biraz da aileden geliyor olabilir mi ? Şöyle düşünüyorum, rahmetli babam futbol takımı tutmazdı, ben de tutmuyorum, oğluma da futbol takımı tutma ile ilgili tek bir cümle dahi kurmuyorum. Futboldan nefret de etmiyorum. Oysa düşünüyorum babam sağken sürekli belli bir futbol takımını veya siyasi görüşü sunsaydı, ister istemez kendimi herhangi bir oluşumun fedaisi addedebilirdim, bilemem. Bu örneklerden sonra dinden de bahsetmesem ayıp olur, dini kimliğimi sorgulamıyorum, sadece şunu sormak istedim, müslüman ailede doğduğum için müslüman olarak yaşıyorsam, kutuplaşmamış bir aileden geldiğim için mi kutuplaşmadan yaşamaya devam ediyorum ?

Yazınız için teşekkür ederim. Türkiye hakkında dedikleriniz ve onu tamamlayan örnekler henüz 17 yaşımda olmama karşın tabiri caizse aklım yettiğinden bu yana yaşamımın temel amaçlarından biri oldu. Oysaki ülkemi geliştirmek onun adına bir şeyler yapabilmek düşüncesinin derinine inmeye kalkarken bir bataklığa sürüklendiğimi hatırlıyorum. Bize kendinden başka uğraş sunmasını umut etmeyi öğrenmediğimizi itiraf etmeliyim. Aslında bu davranışın bahsettiğiniz zihniyetin bir uzantısı olduğunu görmek zor değil. Buna karşın alışkanlık boyutuna adım atmış ve hatta demirlemiş bu düşüncelerden sıyrılmak sanıyorum ki kolay olmayacaktır. Bu çalışmalarınızı destekliyorum, bende umut uyandırıyor ve bakış açısı dediğimiz olguyu kazanmama yardım ediyor. Bu kadar sanırım

Yorumlar ve nazik yanıtlarınızla zenginleşen yazı içeriğiniz , çoğunluk fikri paylaşımlarla mulayese edilemeyecek kadar değerli hayya muhteşem. Dilinize kaleminize sağlık. Sadece finaldeki iyi insan- kötü insan tanımlaması bir önerme , yanlış önerme olabiliyor. Mutlak iyi insan mutlak kötü insan yaklaşımının yanlışlarımı tarihten güncelden filmlerden pek çok mecradan edinebiliyoruz. daha başka perspektifler gerektiğini düşünürüm. Siyah- Beyaz renklerİn bile yüzlercesi olduğunu öğrendik. Gri’nin tonları ise binlerce. İyi- kötü yerine iyilik ve kötülük, insanda, davranış tanımlamasında ise zayıf yönleriyle- kuvvetli yönleriyle insan tanımı kullanmayı yeğlerim. Umarım iyi ifade edebilmişimdir. Saygılarımla.

Görüşlerinizi paylaşın: