Tag Archives | sağlık

Ölmeden önce ölmenin hediyesi: şükretmek

‘Şükretmek’ enteresan bir kavram. Aynen ‘hoşgörü’ gibi içinde gizli bir kibir var. Sanki daha iyilerine layıkmış, olmamış; ama bu kadarına da ‘eyvallah’ dermiş gibi. Üstelik ‘erdemler galerisinde’ hep yüceltilmesine rağmen her şeyimiz şükretMEme üstüne kurulu. ‘O selülitlerle yaşamaya utanmıyor musun? Kimse görmeden al hemen şu kremi, sür sabah-akşam!’. ‘İnsandan çok mandaya benziyorsun. Zıplayanlar Pilates Merkezi’nde haftada 3 seansla sen de Instagram’da gördüğün o kusursuz kalçalara kavuşabilirsin’, ‘2 senedir aynı işte misin? Kariyer lağımına yuvarlamadan hemen CV’ni güncelle ve -daha mutsuz olacağın-  yeni bir iş bul’.

Arabanı değiştir, işini değiştir, dişlerini beyazlat, evini yenile. Aslında tercih etmediğin ama etrafındaki herkesin ölüp-bittiği o beldede tatile çık.

Şükretmek şart değil elbet. Fakat sağlık konusunda kesinlikle gerekli. Çünkü garip bir şekilde sağlıklı olmayı normal sanıyoruz. Oysa sağlıklı olmak dünyada çok az kişiye bahşedilmiş, istisnai bir hal (inanmıyorsanız gidin, birkaç test yaptırın da görün. ‘Hemen geçer’).

Garip bir şekilde sağlık sektörü de şükür sevmiyor. Önleyici sağlık bir yana kimi zaman akortları bozup kendi de hastalık, musibet icat edebiliyor.

Continue Reading →

Bu yazıya 91 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 37

Pazar günleri saat 10:00’da yayımlanan özetler haberdar olmanızda fayda olan gelişmeleri 5 ana başlık altında sıralar. Diğer kategorilerin bağlantılarını yazının sonunda bulabilirsiniz.

Bu ve önümüzdeki hafta paylaşacağım özetleri ‘tatil özetleri’ olarak okumanızı rica edeceğim. Benim için epey yorucu geçen bir dönemin ardından biraz kafa dinleme haline geçmiş bulunuyorum. Bulunduğum yerde internet bağlantısı nimetten sayılıyor. Dolayısıyla ben de gündemi ‘gözümün ucuyla’ takip ediyorum.

Pili tüketmeden en kısa sürede şarjımı doldurup 10 kaplan gücünde yeniden sahalarda olacağım! (Hafta özetleriyle ilgili çok güzel gelişmelerin elinin kulağında olduğunu da çıtlatmış olayım. Artarak devam eden ilginize ÇOK teşekkür ederim).

Genel Gündem

  • Okul hayatının vazgeçilmez klişelerinden biri de “bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak?” sorusudur. Quora’da ‘1 dakikada öğrenilecek ve hayat boyu faydalı olacak bilgiler‘ başlığını görünce aklıma geldi. Cevaplarda akla gelen-gelmeyen birçok konuda güzel cevaplar var. At fava!
  • Yukardakini seven şunu da sevdi: Bir şeyler öğrenebileceğiniz 37 site.
  • Görülmedik bir ekonomik krizle boğuşan Yunanistan’da halk ‘endişe alışverişi’ne başladı. Büyük ekran televizyonlar, Apple bilgisayarlar, Playstation oyun konsolları gibi ilginç bir kategoriye belirgin bir yönelim var. Sorulduğunda gerekçe olarak “alabilirken alalım, ilerde alamayacağız” şeklinde cevaplar alınmış.

Greek_flag_by_Stathis-800x500_c

  • Yine Yunanistan kriziyle ilgili ilginç bir girişim de haftalık özetlerde istisnasız her hafta bir örneğini paylaştığım kitle fonlama alanında yaşandı. Londra’dan Thom Feeney tarafından başlatılan kampanya Yunanistan’ın borcunu ödemek için bir bağış topladı. Açıklamasına göre 1 milyar 600 milyon euroluk borç her Avrupalı 3 euro verse kapanabilecekti. Bunun olmayacağını belliydi ama toplanan bağış 2 milyon euroya yaklaştı. Hiç de yabana atılır türden değil (kampanyaya katılanlara sunulanlar da ilginç: Başbakan’a kartpostal, Yunan salatası, uzo, şarap, yemek sepeti ve 2 kişilik Yunanistan tatili).

Continue Reading →

Bu yazıya 16 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 12

Dile kolay, 11 haftayı geride bırakmışız. Günde ortalama 8-10 bin kişi tarafından okunduğuna göre sizin tarafta da bir alışkanlık yaratmış diyebiliriz sanıyorum.

Uzunluk konusunda bazı eleştiriler geliyor. Unutmayın ki bu liste 7 günün özeti. Okuduğum, gezdiğim, keşfettiğim şeyler arasında hayli seçici davranmaya çalışıyorum. Hazmı kolaylaşıralım derken içeriği yavanlaşırmak da var. Bu en büyük korkum.

Ayrıca yazı işinin eğrisi-doğrusu da yok; her hafta deneye-yanıla öğreniyoruz. Ama her buluşmamızın biraz daha doyurucu olacağına garanti veriyorum (ve şu ana kadarki bütün yapıcı eleştirileriniz ve yüreklendirici yorumlarınız için de teşekkür ediyorum).

Lafı (yazıyı) daha fazla uzatmadan 12-18 Ocak 2015 arasındaki önemli gelişmelere geçelim:

Genel Yaşam

  • 2014, tarihin en sıcak yılı olmuş. Olayın ne boyutlara ulaştığını anlamak için şu animasyona bakmanızda fayda var.
  • 39 yaşındaki Jason Barnum, bir polis memurunu öldürmeye teşebbüsten Alaska’da mahkeme karşısına çıktı. Suratını da kaplayan dövmelerinden daha da garip bir ayrıntıya da sahipti. GÖZ DÖVMESİ!!! Meğer yaygın da bir şeymiş. Allahümme salli ala…

Göz Dövmesi

  • Teknolojinin altın çağında özgürlük ve hak mücadelesi zorlu bir yol ayrımında. Kullanıcılar özgürlük alanları, devletler ise sınırsız takip ve kontrol istiyor. Charlie Hebdo dergisine yönelik terör eyleminin ardından geçtiğimiz Pazar günü Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen -3,7 milyon kişinin katıldığı- özgürlük yürüyüşüne katılan Britanya Başbakanı David Cameron, Snapchat gibi kriptolu iletişim uygulamalarını yasaklamak istediğini ifade etti. Özgürlük dediğin hamilelik gibi; birazcık olmuyor (George Orwell’in anavatanı Britanya’nın dünyanın en büyük gözetim toplumu olduğunu hatırlayalım).
  • Charlie Hebdo’dan söz etmişken, saldırı sonrası son kapağında ‘Her şey affedildi’ mesajı bazılarının kafasını karıştırdı. NY Mag da onlardan biri ve soruyor: kim kimi affediyor?
  • Bu kadar bahsetmişken Fehim Taştekin’in konuyla ilgili bir yazısını da tavsiye ederim: Charlie’nin yaz dedikleri.
  • Netflix‘in efsane dizisi House of Cards’ın 3. sezonu gün sayıyor. Ben de öyle.

  • Türkiye’de trafiğe kayıtlı araç sayısı Kasım 2014 sonu itibariyle 18 milyon 767 bin 989’a ulaştı.
  • Birçok kişi sabit telefon hizmetini sadece Türk Telekom’un verdiğini düşünüyor. Oysa onlarca alternatifi var. Ben iletişim tarafını biliyordum ama evimize, işyerimize gelen elektriği de istediğimiz şirketten alabileceğimizi bilmiyordum. Onu da bu hafta tanıştığım Dinamo Elektrik’in Kurucusu Gönen Özuysal’dan öğrendim. Dinamo Elektrik internet çağının dinamiklerine uygun iddialı, ilginç hedeflere sahip. Blogumun okurlarına da bir güzellik yaptılar. Başvuru formundaki indirim kuponu kısmına MSERDARK yazarsanız 12 ay boyunca yüzde 3 ekstra indirimli (yani toplamda yüzde 11 indirimli) kullanım imkanı tanımladılar. Bir bakın derim (hassas bünyelere not: bu şirketle herhangi bir ilgim ve bu gelirden herhangi bir payım yok).

  • Ukrayna’nın #EUROMAIDAN olaylarını temel alarak Gezi Parkı’ndan IŞİD’e siber protesto ve propagandanın yeni dil, araç ve etkilerinin analizi (Uzun fakat önemli bir yazı. İlgilisi mutlaka okusun).
  • Pepsi’nin artırılmış gerçeklik (augmented reality) tabanlı, #FutbolNow etiketli reklam kampanyası 2 milyon 400 bin etkileşim yaratmış. 1 milyon 200 bin kişi uygulamayı kullanmış. AR konusunda bir rekor.

https://www.youtube.com/watch?v=KefIe0xwD6w

  • Çakalca başlıklar atıp çektiği kullanıcıya 10 satırlık haberi 25 karelik galerilerle işkence çektiren medya çoğunuza yabancı değildir (bu özetlerde bu yüzden Türk haber kaynaklarından pek link bulunmuyor). Burak Yiğit Kaya adlı bir ‘mağdur’, (Hürriyet gazetesine özel) galeri haberleri küçük bir betikle normalleştirmeyi başarmış (ben de başka bir derdin dermanını yazmıştım zamanında). Okurun medyayı düzeltmeye çalıştığı garip bir dönemdeyiz.
  • Başlık çakallığına çözüm de basit aslında: tıklamayın. Tıklamazsanız öğrenemiyor musunuz? Öğrenmeyin. Siz öğrenmemeyi seçince onlar da mecburen düzelmek zorunda kalacak. En garantili çözüm bu. Bir başka seçim de -yukarıda paylaştığım gibi- düzen bozucu hizmetleri kullanmak. Türkiye’deki kıpırdanmalar sahiplenilse güzel bir dönemin başlangıcı olabilir pekala.
  • Biz medyasıyla, okuruyla bunlarla boğuşurken birileri de dijital çağa uyumlu ve dirençli Süper Gazeteci üstüne kafa yoruyor.
  • Yeni medya baskısının sadece gazetecilere tehdit oluşturduğu sanılıyor ama çok daha fazla tehlikeli durumdaki bir alan radyoculuk. 5 sektör lideri bir araya gelip geleceğin aydınlık ve karanlık yüzünü tartışmış. Okunası.
  • ‘EN önemli’ etkinliklerden ‘Pantolonsuz Metro Günü’ bu hafta dünya çapında ‘kutlandı’. O rezil haberci klişesiyle özetleyecek olursak ‘renkli görüntülere sahne oldu’ da diyebiliriz. İşte o görüntüler geliyor şimdi ekranlarımıza.

  • Böyle haberlerde izleyip geçiyoruz da kimse olayın aslını anlatmıyor. Pantolonsuz Metro Günü; ya da orijinal ismiyle No Pants Subway Ride, ilk olarak 2002 yılında Ocak ayında Improv Everywhere tarafından ABD / New York’ta 7 kişiyle bir şaka olarak gerçekleştirildi. Medyanın ilgisini çekince her sene dünyanın farklı ülkelerinde taklit edilmeye başlandı. Öyle bir fenomene dönüştü ki belgesellere bile konu oldu.

Continue Reading →

Bu yazıya 48 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 6

Aralık ayının ilk özetiyle karşınızdayım. 1-6 Aralık 2014 arasında denk geldiğim şeyler arasında ‘dur şunu dostlara aktarayım’ dediğim ayrıntılar şöyle sıralanıyor:

  • Olimpiyat, Dünya Kupası gibi şeyler az gelişmiş, itilip-kakılmış ülkelerin en büyük heveslerinden. O süre boyunca gündeme gelmek bile onlar için büyük önem taşıyor. Bu etkinin ömür boyu süreceğini sanıyorlar. Biz de fazlasıyla aşinayız bu hallere. Katar da Olimpiyatlar konusunda hevesli. Stadının temelini 1976’da atmış düşünün. Şimdi bu kapsamda stadyumunu tamamlıyor. 2022’deki Dünya Kupası hevesiyle. Her şey bir yana içerdikleri ve teknolojisi saygıyı hak ediyor (bir ara size Atina Olimpiyatları anılarımı yazayım da işin pek bilmediğiniz yüzünden haberdar olun).

  • Global Web Index araştırması e-kitap satın alan ülkelerde öyle bir sıralama ortaya çıkarmış ki hayret etmemek mümkün değil (görsele tıklayıp büyütebilirsiniz). PwC ise Türkiye’de e-kitabın 2017’de 8 milyar dolarlık pazar yaratacağını iddia ediyor. Umarım öyle olur. Okuma alışkanlığı edinen kitleler devasa bir ekosisteme can veriyor.

Dünya e-kitap pazarı

  • Global Web Index’in bir başka araştırmasına göre gençlerin %50’si Facebook’tan sıkılmış. Temel endişeleri sitenin güvenli ve yeterince mahrem olmadığı. Facebook’un enteresan bir dönemine şahitlik ediyoruz. Facebook’u var eden üyeleri olabilir ama ayakta tutan markalar. Kar baskısı yüzünden Facebook markaları her şey için para vermeye zorlarken ilgiyi diri tutmak için sürekli kendi içinde parçalanıyor ve yeni alımlarla yeni ilgi alanları yaratma deneyleri yapıyor. Ben ise 20 yıldır interneti gözlemleyen bir gazeteci olarak gaz kaçırmaya başlayan bir balonu gayet iyi seçebiliyorum.
  • Star Wars ilk çekildiği 70’li yıllarda ilginçti, şimdi bana anca komik geliyor (aynı şekilde Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ve zombi / vampir filmleri de. Mutlu etmeyen gerçekliğin kaçış yolları diyelim). Sevelim ya da sevmeyelim bir gerçek var ki Star Wars gösterime girdiği günden bu yana epey değişimi tetikledi. Yeni bölümü gösterime girmeye hazırlanırken neleri değiştirmiş bakalım.
  • Yeni Star Wars‘a karşı öyle bir beklenti oluşmuş durumda ki Allah kelamı çıksa bile kimseyi kesmeyecek. Bir fanatik olaya daha fragmandan başlamış.

Continue Reading →

Bu yazıya 14 yorum yapıldı.

Brezilya poposu bize son kaça olur?

tour-selfieDünya tarihinin garip, eğlenceli, benzersiz dönemlerinden birine şahitlik ediyoruz. Şahsen 80’leri yaşadığım için de çok memnunum ama bu dönem cidden verdiği sancı kadar köklü değişimlerin yaşandığı zamanlara denk geldi.

1903 yılından bu yana düzenlenen Tour de France‘ı düşünelim mesela. Bu yılki yarışta Lüksemburglu Andy Schleck düşerek dizkapağını sakatladı. Yarış kariyeri bitme tehlikesiyle karşı karşıya. ABD’li Tejay Van Garderen da aynı şekilde düştü ancak dizinin durumu çok daha iyi. Bu iki bisikletçinin neden düştüğünü biliyor musunuz peki? Selfie çekmek isteyen izleyicilere çarptıkları için!

Selfie deyip de geçmeyin; daha iyisini çekebilmek için özel aksesuarlar bile var.

Yeni akımlardan biri ‘quantifiable self‘. Yani taşıdığımız, taktığımız cihazlarla bedenimize dair bilgileri kaydetmek, internete aktarmak ve -tercihen- paylaşmak. Saatiniz nabzınızı, telefonunuz adımlarınızı, gözlükleriniz mimiklerinizi, lensleriniz kan şekerinizi ölçebiliyor. Ölçümde yeni hedef vajinalar! (isterseniz burada kapatalım bu meseleyi)

Continue Reading →

Bu yazıya 5 yorum yapıldı.

İlaç sektörüne dair (bazı) gerçekler

Davet edildiğim konuşmalar hayatımın en keyif verici parçası. Birbirinden ilginç insanlarla tanışmak, sahneden onların tepkilerini seyretmek inanılmaz bir keyif. Bu keyfi hissetmek yerine heyecandan titreyen dizleri dizginlemeye çalışmakla epey zaman kaybettim ama artık (o meşhur klişeyle) ‘tatlı heyecan’ safhasındayım.

Yine de tedirgin edici zamanlar olmuyor değil. Bambaşka diyarların uzmanlarının arasına düşmek gibi. Çok farklı ilgi alanlarına sahip ve kendi uzmanlıklarını konuşmaya, üstatlarını dinlemeye gelmiş insanların arasında çeşni olarak kendini kabul ettirmek sandığınızdan çok daha zor. Bunlara en güncel örneklerden biri geçen ay konuşmacı olarak katıldığım 8. Romatoloji Günleri oldu (Romatolojiyi kabaca kas ve iskelet sisteminde beliren romatizma ve türevi hastalıkları inceleyen bilim dalı olarak özetleyebiliriz).

deneyler

Takip ettiklerim arasında (anlayabildiğim nadir sunumlardan olduğundan da olabilir ama) en ilgimi çeken örnek Abbvie Türkiye Genel Müdürü Dr. Mete Hüsemoğlu’nun ‘İlaç Sektörü ve Hekim İlişkileri’ başlıklı konuşması oldu. Kendisinden aldığım izinle ilginç bazı başlıkları paylaşmak istedim (rakamlar hariç her şey benim yorumlarımla bezelidir. Okumayı buna göre yapalım).

  • Bir ilacın araştırma, geliştirme, denekler üstünde sınama, yan etkilerini gözlemleme ve onay alma süreçleri ortalama 15 yıl sürüyor. Daha da Türkçesiyle bir derde dermanı bulduğunuzda hastalara ulaşması en iyi ihtimalle 10-15 yıl alıyor.
  • Bu eksende 2000-2013 yılları arasında 400’den fazla ilaç onay aldı (sektörün hacmini ve rakamsal karşılığını hesap edin).
  • Çok az kişide görüldüğü için üstünde çalışma yapmaya değer bulunmayan rahatsızlıklara yönelik devlet teşviklerini düzenleyen ‘Yetim İlaç Kanunu‘ diye ismine hasta olduğum bir yapı var. Buna bağlı olarak son 30 yılda 450’den fazla ilaç onay almış.
  • Bir ilacı geliştirmenin maliyeti 2000’li yılların başında 1,2 milyar dolardı. Bu rakam sırasıyla 90’larda 800 milyon dolar, 80’lerde 320 milyon dolar, 70’lerdeyse 140 milyon dolardı. “İlaçlar neden bu kadar pahalı?” eksenindeki -sonuna kadar haklı- sorularımıza yönelik çarpıcı bir bilgi. Dahası bu rakama başarısız olanların maliyeti de dahi. (Kaynak: PhRMA 2014 Raporu).
  • 2013’te ilaç üreticileri gelirlerinin %17,8’ini araştırma-geliştirmeye ayırıyor.
  • Bütün süreçleri atlatarak piyasada satılmaya başlayan 10 ilaçtan ortalama sadece 2 tanesi kara geçebiliyor.
  • Şu an çeşitli hastalıklar için geliştirilmekte olan ilaç sayısı 900’ün üstünde.
  • PhRMA üyesi ilaç şirketlerinin harcamaları 80’li yıllarda 2 milyar dolar seviyesindeydi. Bu rakam 2013’te 50 milyar doları geride bıraktı.
  • Kaç milyar dolara mal olursa olsun her ilaç belirli bir sürenin ardından kanunen jenerik hale geliyor. Böylece diğer ilaç şirketleri aynı etken maddelerle kendi ürünlerini (elbette çok daha ucuza) üretme hakkına sahip oluyor (tahmin edeceğiniz gibi pek çok yerel ilaç şirketinin varlık sebebi bu düzenleme).
  • Reçeteli satılan ilaçlarda jenerik ilaçların payı 2000’lerde %49 iken 2013’te bu oran %86’ya çıktı. Bunu kar marjının düşüşü olarak okuyabilirsiniz (biz hastalar için bir bakıma sevindirici elbette).
  • Üretim aşamasındaki ilaçların %70’i sınıfında ilk oluşturuyor.
  • 2013’ten bu yana 338’i kanser ve kansere bağlı hastalıklardan oluşan 900’den fazla biyolojik ilaç geliştiriliyor.

Hepsi bir yana ilaç sektörü yaşam kalitemizi -muhtaç kalıncaya kadar- fark edemediğimiz kadar geliştirmiş durumda. Örneklere bakalım:

Continue Reading →

Bu yazıya 14 yorum yapıldı.

Kök hücre geleceğin mucizesi olabilir mi?

Ters bir anınızda birini defterden silmek her geçen gün kolaylaşıyor. Twitter’da hoşunuza gitmeyen bir şey mi yazdı? Bırak takibi gitsin. Facebook’ta saçma bir mesaj mı paylaştı? Çıkart arkadaşlıktan; hayatından da çıksın…

Ama ne olursa olsun hayatından çıkartamadığın bir şey var: evlat.

Medium son dönemlerde en çok vakit geçirdiğim sitelerden. Benim gibi uzun metinlere meraklı olanlar için neredeyse bir ömür yetecek kadar doyurucu makalelerden oluşan bir arşivi var. Kök hücre tedavisiyle ilgili bugün okuduğum bir makale de epey etkiledi; güncel bazı bilgilerle harmanlayarak özetlemek istedim.

Gabriel Omar Santoro 17 yaşında bir Arjantinli genç. Onu çok seven (oldukça fakir) bir annesi var. Ve serebral palsi; yani beyin felci mağduru. Merkezi sinir sisteminin hareketlerden sorumlu bölgesi hasarlı olarak dünyaya gelmiş. Hareket edemiyor, çiğneme refleksi olmadığından yemek yiyemiyor (yemek borusundan enjekte edilen özel bir sıvıyla besleniyor), hiçbir doğal ihtiyacını karşılayamıyor. Hiç büyümeyen (ve büyümeyecek), her zaman yoğun ilgi ve sevgiye ihtiyaç duyacak bir çocuk Gabriel.

Ve annesi Alejandra’nın ilk günden beri gayet iyi bildiği bir gerçek var: beyin felcinin tedavisi yok.

1-sVKu_Lw5rSpI-d9KzCGIsg

Ancak Discovery Channel’da denk geldiği bir belgesel Alejandra’nın bir parça da olsa ümitlenmesini sağlar. Kök hücre deneylerinden birinde yapay deri; hatta yaşadığı Arjantin’de yapay kalp üretilmiştir.

Continue Reading →

Bu yazıya 16 yorum yapıldı.

Uyku ne işe yarar?

Uykuya yönelik merakım hayatım boyunca sürecek gibi. Kolay değil; hayatımın büyük bir bölümünü ne işe yaradığını bilmediğim ve israf olarak gördüğüm bir eyleme ayırıyorum. Hepiniz gibi. Vicdan azabına dönüştüğü için bir yandan da katlanılabilir bir hale getirmek için çabalıyorum.

sleep-cover

Bu konuda bilgi derlerken güzel bir yazıya denk gelince burada da bulunmasını istedim. Sizin de aklınızda bulunsun.

  • Sağlık: Pennsylvania Üniversitesi Uyku Merkezi’nden Michael Grandner’ın araştırmasına göre az uyumak yüksek tansiyon, diyabet (şeker hastalığı) ve bazı kanser türlerini tetikliyor.
  • Bağışıklık sistemi: Günde 7 saatten az uyuyanlar soğuk algınlığına 3 kat daha fazla açık hale geliyor. Az uyku tedaviye yönelik aşı ve ilaçların etkisini de azaltıyor.
  • Kilo: Az uyumanın obeziteyle doğrudan ilişkisi var. Uykusuz yapılan diyetlerde vücut yağ yerine kasları eritiyor. İştahı dengeleyen hormonlar da düzenli uykuyla sağlıklı seviyeye geliyor.
  • Akıl sağlığı: Uykusuzluk çekenlerin ruhsal (akli) sorunlara yatkınlığı da artıyor.
  • Uzun ömür: 2010’da yapılan bir araştırmada günde 6 saatten az uyuyan insanlar hayata gözlerini daha erken yumuyor.
  • Kondisyon: Yapılan deneylere göre günde 10 saatten fazla uyuyan sporcular yüzde 9 daha başarılı oluyor.
  • Güvenlik: Uykusuz araç kullanmak alkollü araç kullanmaya denk. Uyanık kaldığımız her an reflekslerimiz o ölçüde zayıflıyor.

Özetle uykusuz kaldıkça şişmanlıyor, hastalanıyor ve aptallaşıyoruz!

Continue Reading →

Bu yazıya 23 yorum yapıldı.

Hayatının 23 yılı boşa gidecek. Değer mi?

Yazının Özeti

  • Uyku, sağladığı faydaya oranla ihtiyaç duyduğu zaman açısından kabul edilemez bir zaman kaybı. Süresini kısaltmak için sağlıklı bir yöntem gerekiyor.
  • Dünyanın neredeyse her ayrıntısını eşit mesafede uzağımıza getiren internet, tv platformları, eğlence ortamları, zamansız-mekansız iş dünyası varlığını korurken geleneksel tarzda uyku giderek zorlaşıyor.
  • Uyumak istediğimiz zamanla uyumak zorunda olduğumuz zaman nadiren birbirini tutuyor.
  • Deliksiz, uzun gece uykularının zararı yok ama tek seçenek de değil.

Uykuyla ilgili çocukluğumdan bu yana devam eden ciddi bir sorunum var. Uyumayı; ama özellikle gece uyumayı sevmiyorum. Beni tanıyanlar ya da sosyal medyadan takip edenlerin de aşina olduğu bir durum. Buna bir sorun demeli miyiz bilemiyorum. Çünkü hangi saatte, ne kadar ve neden uyumamız gerektiğine dair ağız birliğiyle kabullenilmiş hiçbir açıklama yok. Garip ama durum bu.

ieie

Uykuyu bizden daha çok sevenler yok değil.

İnsan, hayatı boyunca en çok zamanı mecburen uykuda kaybediyor. Üstelik yaptığı / mecbur olduğu diğer her şeyin aksine uykuda uyumaktan başka hiçbir şey yapamıyoruz. Dahası, neden uyuduğumuzu bile bilmiyoruz! Ortalama bir insanın günün üçte birini (8 saat diyelim) uykuda geçirdiğini hatırlayınca toplamda ömrünün üçte birini boşa harcadığını düşünebiliriz (Türkiye’nin 2050 ortalama yaşam beklentisi 79 yıl. Yani hayatımızın 24 yılı uyuyarak geçecek! 24 yıl!).

Evet uyumak güzel, çok keyif veriyor. Hele o uyanış anındaki yataktaki miskinlik harika bir aylaklık. Sanılanın aksine uykuyu herkesten çok seviyorum. Hayatımın yarısını; hatta daha fazlasını uyuyarak geçirmeye razıyım. Ama hayatta bunca yapacak şey varken uyumak bana yaşama ihanet gibi geliyor. Psikiyatrist bir dostum bunun ölüm korkusuna işaret edebileceğini söylemişti. Sorunun sebebi umulmadık bir anda ölme ihtimalini birçok kişiden daha fazla hatırlıyor olmamdır belki de (Farkında mısınız bilmiyorum ama öleceksiniz. Belki bu yazının bile sonunu okuyamadan).

Continue Reading →

Bu yazıya 47 yorum yapıldı.

Karpuz ağacından düşen çocuklar

Biz iki kardeşiz. Küçükken hep anneme – babama “beni mi çok seviyorsunuz, kardeşimi mi?” diye sorardım. Hep de o bildiğimiz yanıtı alır; inanmazdım. İkiz olduklarından mıdır bilmiyorum ama şimdi bizim haydutlara bakınca birini diğerinden nasıl daha fazla sevebilirim çıkaramıyorum. İnsanın sevgisini eşit olarak dağıtabileceği tek şey çocukları olmalı. Kimi birini, diğerlerine tercih edebilir ya hiçbirini sevmeyebilir ama hakça bir sevgi dağılım olasılığı sadece çocuklara has. Bunu baba olunca anladım.

Neynep ve Ali canımın yarısı. Dünya güzeli iki melek. Hayatta her şeyden öteler. Çok daha fazlasını hak ediyorlar. Doğal olarak onlarla ilgili her tatsız mesele beni biraz daha fazla örseliyor, içimi burkuyor.

Dün televizyon programımın ardından sabaha karşı (sabah desek daha doğru) 8 gibi eve geldiğimde Neynep fena öksürüyordu. Kardeşiyle birlikte çok uzun süredir hastalar. Tarifsiz öksürük nöbetleri, ciğer-burun dolu, dönem dönem ateş ve halsizlik, kimi zaman bulantı ve kusma, iştahsızlık…

Çocuğunuzu görmek istemeyeceğiniz haller.

Continue Reading →

Bu yazıya 10 yorum yapıldı.