Türklerin ortak nefreti: Türkler!

Her zaman olduğu gibi bu yazının da bir zihinsel altlığı var. Meraklısı için ‘Madam Eleni ve Hatıraları’ başlığı altına gizledim. Yazıdan önce de okunsa olur, sonra da. Ama okunmazsa bir şeyler eksik kalabilir. Benden söylemesi.

Madam Eleni ve Hatıraları

‘Ben İstanbul doğumluyum. Çalışmak zorunda’ bir anne-babanın ‘bakılmak zorunda’ çocuğu olarak farklı dönemlerde ikamet ettiğim şehrimin Aksaray / Sofular ve Küçükçekmece / Cennet mahallelerini gözardı edersek Yeşilköy’de büyüdüm diyebilirim.

Sadece İstanbul’un değil -bence o dönem- Türkiye’nin bu en kendine has semtinde Nuh’un Gemisi misali yetmiş milletten yetmiş farklı kimlik bir arada yaşadık, güldük, eğlendik, ağladık, tahsil gördük ve büyüdük. Hatta bir kısmımız arasında evlendi (Yeşilköy ne yazık ki artık o rengarenk halinden çok uzakta). Ama arkadaşlar ve komşuların hatıraları unutulmayacak kadar taze hala.

Alt komşumuz ‘Madam Eleni’ mesela.

Rum olduğunu epey sonra öğrendim. Rum ne demektir, neden ‘Madam’ diye hitap ederiz onları da. Apartman ve mahalle arkadaşlarıma ait özellikler gibi. Dostlarım Herman, Avram ve Nubar’ın Ermeni, Antuan’ın Katolik Hristiyan, Beril ve Davut’un Musevi olduğunu ortaokul yıllarında öğrendim. Çünkü bizim için arkadaşlar ‘meşin top sahibi’, ‘Atarili’, ‘iyi forvet’, ‘güzel kız’ gibi insani sınıflamalara tabiydi. Hepsi de harika insanlardı üstelik. Çocukluğumun bu kadar renkli hatıralarla dolu olmasında payları çoktur.

Fakat aralarında en az iletişim kurabildiğim alt komşumuz Madam Eleni’nin yeri yine de ayrıdır. Sebebi Atina’ya göç etme (dönme değil göç etme; zira onun ailesi bu şehirde hepimizden daha eskiydi) kararı aldığında hayatı boyunca biriktirdiği sigara paketi koleksiyonunu bana hediye etme kararı değil; hayır. (Zaten babam sigaraya başlarım korkusuyla bu teklifi kibarca reddetmiş, Madam da bir odasının dört duvarını kaplayan yüzlerce paketlik o eşsiz koleksiyonu çuvallara doldurup kapıcımıza vermiş, o hınzır da aralarında hala içilebilir olanları ithal sigara fiyatına mahallenin tiryakilerine ‘kaçak sigara’ ayağına satıp, kalanını çöpe savurup heba etmişti).

Ben Madam Eleni’yi kendisine çok yakışan o nazik ve zeki tavrıyla hayatımı kurtardığı için hatırladım hep.

Bir gün nasıl olduysa babamla koca İstanbul’da (rivayete göre eski çağlarda insanların İstanbul’a yerleşmesine sebep; EN sevdiğim balık) uskumrunun bayatını bulmuştuk. Evde pişirip yedikten sonra da bir güzel zehirlenmiş ve halıda solucan gibi kıvranmaya başlamıştık. Babam kusarak rahatlamıştı fakat benim için ölmek kusmaktan daha yeğlenir bir şeydi. Hiçbir alternatif kar etmeyince olay -bir şekilde- Madam Eleni’ye aksetti. Eve geldi, bana baktı ve soğukkanlılığını hiç bozmadan ” sana bir iksir yapacağım ve hiçbir şeyin kalmayacak” dedi.

İksir‘ gibi bir sihirli kelimeyi duymak bile kendimi daha iyi hissetmeme yol açmıştı.

5 dakika sonra elinde bir Türk kahvesi fincanıyla geldi. Beni tuvalete yönlendirerek “dik bakalım bir yudumda” dedi. Öyle de yaptım.

AMANIN!

İçirdiği her ne ise midede tutmanın imkansız olduğu cinsten bir şeydi. Çaresiz kusup rahatladım, Madam Eleni’ye dua ederek derin bir uykuya daldım.

Küfür niyetine kullananların dahi çoğu Rum ne demektir bilmez. Ben de hayli geç öğrendim. Ama benim için Yunan ve Rum’un karşılığı Madam Eleni’dir: iyi kalpli, efendi, görgülü, güngörmüş, nazik, yardımsever ve canayakın (Unutmadan sevdiğimiz bir hatayı da anmış olayım; Yunanlı değil; Yunan!)

Geçen ay eşimle ziyaret ettiğimiz son dönemin popüler Yunan adası Tasos (Orijinal yazımıyla Thassos ya da Türkçe karşılığıyla Taşoz) ve hemen karşısındaki Kavala bizi o kadar etkilemişti ki bir kere daha çocuklarla gelme kararı almıştık. Bayram tatili için otelde rezervasyon yaparken benim ani ameliyatım hayalimizde bile yoktu. Nekahat döneminde böylesi bir tatilin pek mantıklı olmayacağını düşünüp iptal etmeye yeltendiysek de evde dinlenme mecburiyetinin verdiği usanmışlıkla -enfeksiyon ve türevi- her türlü riski göze alıp yola çıktık.

Tıklayarak, saniyeler içinde her şeye ulaşmaya alışmış çağdaş her akranı gibi Ali ve Zeynep için otomobil yolculuğu tarifsiz bir eziyet. Bu yüzden 500 km’lik (başka bir deyişle 7 saatlik) bu rotayı biraz yumuşatma adına Keşan’da bir gece konaklama kararı aldık.

Daha önce hiç görmediğim ancak aklımda Haldun Taner’in ölümsüz eseri ‘Keşanlı Ali Destanı‘ ile yer etmiş bu küçük ilçe bana nedense hiçbir şey ifade etmedi. Hatta  -bana has- o taşra sıkışmışlığı hissini tetikledi. Fakat yol üstündeki Çamlıbel adlı lokanta ziyareti hepsini unutturdu. Mekan ve personel harika, fiyatlar alabildiğine ucuz, lezzet muhteşemdi (Satır et, köfte, ciğer dolma ve yoğurt yedik. Porsiyonlar gayet doyurucu ve 13-14 TL aralığındaydı). Burayı bir kenara not edin derim (görsellerin hepsini tıklayarak büyütebilirsiniz).

Kuzu etine sarılmış ciğer. Ballı lokma tatlısının et versiyonu da denebilir.

Kuzu etine sarılmış ciğer. Ballı lokma tatlısının et versiyonu da denebilir.

Koyunun farklı bölgelerinden derlenmiş etlerin zırh adı verilen satır ile elde kıyılmasıyla oluşan ve sadece sarımsak ve tuz içeren meşhur 'satır et'.

Koyunun farklı bölgelerinden seçilmiş etlerin zırh adı verilen satır ile elde kıyılmasıyla oluşan ve sadece sarımsak ve tuz içeren ızgaradan inmiş meşhur ‘satır et’.

Tatilin başlangıcından birkaç gün sonra yola çıktığımız için olsa gerek ne otoyolda ne de İpsala sınır kapısında sıraya, kuyruğa, trafiğe takılmadan geçtik.

Continue Reading →

Bu yazıya 40 yorum yapıldı.

Ölmeden önce ölmenin hediyesi: şükretmek

‘Şükretmek’ enteresan bir kavram. Aynen ‘hoşgörü’ gibi içinde gizli bir kibir var. Sanki daha iyilerine layıkmış, olmamış; ama bu kadarına da ‘eyvallah’ dermiş gibi. Üstelik ‘erdemler galerisinde’ hep yüceltilmesine rağmen her şeyimiz şükretMEme üstüne kurulu. ‘O selülitlerle yaşamaya utanmıyor musun? Kimse görmeden al hemen şu kremi, sür sabah-akşam!’. ‘İnsandan çok mandaya benziyorsun. Zıplayanlar Pilates Merkezi’nde haftada 3 seansla sen de Instagram’da gördüğün o kusursuz kalçalara kavuşabilirsin’, ‘2 senedir aynı işte misin? Kariyer lağımına yuvarlamadan hemen CV’ni güncelle ve -daha mutsuz olacağın-  yeni bir iş bul’.

Arabanı değiştir, işini değiştir, dişlerini beyazlat, evini yenile. Aslında tercih etmediğin ama etrafındaki herkesin ölüp-bittiği o beldede tatile çık.

Şükretmek şart değil elbet. Fakat sağlık konusunda kesinlikle gerekli. Çünkü garip bir şekilde sağlıklı olmayı normal sanıyoruz. Oysa sağlıklı olmak dünyada çok az kişiye bahşedilmiş, istisnai bir hal (inanmıyorsanız gidin, birkaç test yaptırın da görün. ‘Hemen geçer’).

Garip bir şekilde sağlık sektörü de şükür sevmiyor. Önleyici sağlık bir yana kimi zaman akortları bozup kendi de hastalık, musibet icat edebiliyor.

Continue Reading →

Bu yazıya 87 yorum yapıldı.

Hayatımı değiştiren mektup

Fen derslerimizde ‘laboratuvar koşulları altında‘ denen bir kavram vardı. Farklı yer ve zamanlarda eşdeğer bir ortam yaratabilmek, eşit şartlar altında araştırma / karşılaştırma yapabilmek için uydurulmuş beşeri bir değer.

Hayatımızın her yanını saran buna benzer standartları ilahi bir düzen gibi belliyoruz. Oysa çoğunun geçmişi epey taze; hikayeleri ise istisnasız ilginç (Mesela Fransız Devrimi’nin ilk icraatlarından biri raydan çıkmış ağırlık ve uzunluk birimlerini bugün ‘metrik sistem‘ dediğimiz tek bir yapı altında birleştirmek olmuştu. Karmaşa ‘zaman’ konusunda hala sürüyor. Örneğin siz bu yazıyı 2016’da yazdım sanıyorsunuz ama durum pek öyle değil).

İnsan icadı bu laboratuvar şartları ve türevleri şöyle ya da böyle kulun her işinde imdada yetişse de kendisinde işe yaramıyor. Aynı şehirde, aynı mahallede, hatta aynı ailede yetişmiş; aynı dönemlerde yaşamış, aynı imkanlara sahip olmuş insanlar ne kadar istense de (o meşhur filmdeki eşsiz kar tanesi gibi) asla birbirine benzemiyor.

Herkesin başarısızlıklar için bahanesi bol fakat başarılarına ortak çıkaranı görmek zor.

Kendimi başarılı falan bulduğumdan değil ama hiçbir hayırlı şeye vesile olmamış insan ve ortamların göbeğinden sıyrılıp bugünlere nasıl geldiğimi giderek artan bir sıklıkla düşünüyorum (bugün çevremdeki insanlar geldiğim ortamları bilseler bana daha mesafeli olurlardı eminim).

Continue Reading →

Bu yazıya 14 yorum yapıldı.

Bir bahçenin öğrettikleri

Meraklısına yazının (ön) öyküsü

Yazıyı okumadan önce arka planından bahsetmek anlamlı olabilir.

Onlara dünyayı tanıtabilme çabamızın parçası olarak küçük Ali ve Zeynep’i Temmuz ayında (terör saldırılarıyla ürpermiş) Fransa ve İtalya’ya götürmüş, dönüşteyse -hasret kalmış gibi- IŞİD’in Atatürk Havaalanı saldırısına denk gelmiştik. Hemen ardından (mecburen karayoluyla) geçtiğimiz yazlığımızda vaktimin önemli bir kısmını alan bahçemizin yaşadığımız bütün bu garabetin yansıması olduğunu fark edip yazmaya karar verdim. ‘Bugün yazarım, yarın bakarım’ derken günler geçti ve üstüne bir de askeri darbe yaşadık! Bahçe ve öğrettiklerinin anlamı daha da perçinlendi haliyle. Yazmak bugüne kısmetmiş. En azından kafamda kurduğum yüz konudan birini elemiş oldum.

Gazetecilikte bize öğretilen ilk ders (haberi elinde tutma, yaz!) meğer ne doğruymuş.

Yaz değil ama yazlık ev tatilim bugün itibarıyla sona eriyor. Son birkaç yıldır hayatıma benzersiz keyif katan dede yadigarı bu mütevazı ortamın en sevdiğim yeri bahçesi. Bizi ağırladığı kısa zaman diliminde bana şehrin küstah, eyvallahsız, çokbilmiş telaşında asla varolmayan şeyler öğretiyor. Ama bu hayat derslerini paylaşma konusunda her kadim bilge gibi örtülü yöntemler kulanıyor. Herkesin öylesine baktığı; hatta çoğu zaman görmediği şeylere türlü çeşit şeyler iliştiriyor.

Ve onlar da her kıymetli bilgi gibi vakıf olmak isteyenden merak, emek ve sabır bekliyor.

Yazlığa dair en güzel şey Ali ve Zeynep'i izlemek. O bile yoruyor gerçi.

A video posted by M. Serdar Kuzuloglu (@mserdark) on

Bahçe dediğin şey (nerede olursa olsun) mikro ölçekli bir evren. Kendi haline bıraktığında bile bir yaşam formu oluşturuyor. Ama o zaman –her kendi başına bırakılan şey gibi– kendine bile pek hayrı olmayan bir şeye dönüşüveriyor. Toprağı, bahçeyi adam etmek muazzam bir sabır ve emek işi.

Benim icin mutlulugun ozeti: bahce, sezlong, cay, puro ve kitaplar.

A photo posted by M. Serdar Kuzuloglu (@mserdark) on

Çimleri düşünelim en basitinden. Her gün sulayacak, arada biçeceksin. Hatta gerektiğinde gübreleyeceksin. Ama yetmez! Her gün onlarca davetsiz, arsız ve hoyrat yaban otu fırlayıverir. O kadar telaşlıdır ki bütün çimlerin enini ve boyunu aşar; çürük diş gibi sırıtır. Yolmak da az iş değildir. Çünkü yaban otunun kökü senin özenip bezendiklerinin aksine güçlüdür, uğraştırır. Sökerken senin çimlerini de yolar, alır. Üstelik yaban otu seninkiler gibi nazlı da değildir. Ne su ister ne gübre. Dahası, kökünü zamanında kazımazsan kaşla göz arasında bütün bahçeni, otlarını, bitkilerini kaplayıverir (ve yaşam alanı bırakmayarak kendinden gayrı her şeyi yok eder).

Continue Reading →

Bu yazıya 17 yorum yapıldı.

Küçük oğlum Ali

Neynep’e mektubumun sonunda sana da bir şeyler yazacağımı söyleyeli 4 sene olmuş. Hayat işte böyle rüzgarda savrulan yaprak gibi geçiyor oğlum. Bu koşuşturmacada en zor mesele ise neyin gerçekten önemli olduğunu bulmak. Bulsan da yetmiyor üstelik; ona hak ettiği zamanı ayırabilmelisin. Benim sizden daha önemli bir şeyim yok. Ama zamandan yana bendeki hakkınızı çalan da bitmeyen işlerimdir Aliciğim. Affet (ama her özrümü de hemen kabul etme. Çünkü insanoğlu bahane üretme konusunda kainattaki en başarılı varlıktır).

Ben hayatı çok dolu yaşadım, çok olay ve insan görüp – geçirdim. Hepsini süzüp sana tavsiyeler vermek; saatlerce, günlerce anılarımı anlatmak isterdim. Ama elimden geldiğince yapmayacağım.

Hatta tavsiye için tek bir hakkım olsa hiçbir tavsiyeye kulak asmamanı salık verirdim.

ali-01

Yaşamın kendisi en büyük çelişkidir Aliciğim. İnsan düşündükçe kahrolur. Çoğu zaman kendini hayatın akışına bırakıp yuvarlanmak daha kolay ve emniyetli gelecektir. Ama bu sana verilen akla ihanettir oğlum. Canın acıyana kadar düşünmediğin her gün ömründen kayıp gitmiş bir yıldızdır.

Continue Reading →

Bu yazıya 74 yorum yapıldı.

Apple Watch ile 40 gün

Saatlere kendi meşrebimce meraklıyım. Fakat saatlerde merakın bir adım ötesine geçmek pahalı bir heves olduğundan bilgilerimin büyük kısmı teorik (tecrübeye değil; okumalara, dinlemelere, izlemelere dayalı).

Pahasından öte bana hatırlattıklarından dolayı kıymet verdiğim 14 adetlik küçük bir saat koleksiyonum var. Bir kısmına 5 sene önceki yazımda değinmiştim. O günden bu yana aralarına bir Nixon, bir Casio, birkaç Swatch bir de (son gözdem) IWC Pilot Double Chrono eklendi. ‘Eğer o günleri görürsem’ kendime 50 yaş hediyesi olarak bir IWC Portugieser almaya karar verdim (gerçi ona gelinceye kadar…).

Yukarıdaki bölümü özetleyecek olursak:

  • Saatler benim için zamanı göstermenin ötesinde anlamlar da taşıyor.
  • Birçok meraklının aksine saatler konusunda muhafazakar değilim. Ucuz, pahalı, analog, dijital, quartz ya da kurmalı fark etmiyor.
  • Bütçem doğrultusunda kaplumbağa adımlarıyla ilerleyen mütevazı bir koleksiyonum var (yani farklı kategorideki saatlere yönelik bir miktar kullanım tecrübesi edindim).

Apple Türkiye tam 40 gün önce tecrübe etmem için bana bir Apple Watch ve onu işlevsel hale getirmek için bir iPhone 6S emanet etti (kulağa ne hoş geliyor, değil mi? Ama bir de şöyle bakın: Apple Watch hediye etmek istediğiniz kişiye -eğer kullanmıyorsa- bir de iPhone almanız gerekecek ;). Bir önceki cümledeki ’emanet’ kısmına takılanlar olabilir. Apple bu cihazları bir kiralama sözleşmesi altında geçici süreyle veriyor. Başka bir deyişle: bu yazıda okuyacağınız ürünlere para vermedim / satın almadım.

Yazının devamına geçmeden önce saatler, işlev ve mühendisliği konularına yaklaşımımı anlamak için 2014’te yazdığım bir yazıya göz gezdirmenizin faydalı olacağını düşünüyorum.

Saati, tarihi gösterir. Hesap-kitap yapar. Kronografı, alarmı bir yana telefon rehberi bile var! Bize 'akıllı saat' diye bunları öğrettiler.

Saati, tarihi gösterir. Hesap-kitap yapar, kur çevirir. Kronografı, alarmı bir yana telefon rehberi bile var! Bize ‘akıllı saat’ diye bunları öğrettiler.

‘Akıllı saat’ kavramını hayatımıza sokan Pebble‘ı bir Kickstarter projesi olarak tanıtıldığı günden bu yana ilgiyle takip ediyorum. Saatlere atfedilen ‘akıl’ kavramıyla telefonlar arasındaki farka da epey kafa yormuşluğum var.

Tüketici elektroniğinin kutsal emaneti cep telefonları yüzünden kol saatleri -benim gibi bu cihazlara alışkanlık kazanmış; hatta bir arzu nesnesi olduğu dönemi yaşamış kuşak için dahi- anlamsızlaşmıştı. “Zamanı telefonundan okuyorum, çalarsaati de var. Neden bunun için koluma ayrıca bir şey takayım?” sorusuna faydacılık ekseninde verebileceğimiz çok az cevap var. Evet telefonlar sayesinde artık bir hesap makinesi taşımıyoruz (cepte taşınan hesap makinelerini unutmuştunuz, değil mi?), basçek fotoğraf makinelerini bırakalı yıllar oldu. Cüzdanımızın arasında mini-rehberlerimiz de yok artık (bak onu da unutmuşsunuz işte).

Peki hepsiyle vedalaşmışken saatte direnmek neden?

Continue Reading →

Bu yazıya 26 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti yeni adresinde

Haberdar etmek istediğim konuları ayrıntılarıyla yazacak vakit bulamadığımdan “an azından linkini vereyim” düşüncesiyle 2 Kasım 2014 tarihinde başladığım ‘Haftanın Özeti’ serisi ummadığım bir ilgiyle karşılaştı. 40 hafta boyu hem içeriği hem de kitlesiyle palazlanan bu çaba 41. haftasıdan itibaren; yani yaklaşık 1,5 aydır Dünya Halleri markasıyla yeni adresinde yolculuğuna devam ediyor.

Her ne kadar ilk haftasında duyurusunu yapmış olsam da neredeyse her gün “neden artık özetler yayınlanmıyor” tarzı sorular alıyorum. Demek ki blogumu sadece RSS üstünden takip edenler az değilmiş. Bu yazının yazılma sebebi ve muhatabı da onlar.

Bu vesileyle sizden ricam: güncel gelişmelerden haberdar olmak istiyorsanız lütfen sosyal medya hesaplarımı takip ediniz (Çok geveze bir kullanıcı olduğum söylenemez. Üstelik şahsi hesabımı takip etmek istemeyenler için konu bazlı tematik hesaplarım dahi var).

Önemli bir hatırlatma: Özetler için e-bültenleri ve site bildirimleri almaya devam etmek için yeni sitede tekrar kayıt olmanız gerekiyor . Toplamda 10 saniyenizi almayacaktır. Buradaki kayıtları oraya olduğu gibi aktarmak istemedim.

Ve bu bloga gelirsek…

İlk fırsatta kafamda biriken konularla yeniden beraber olacağız. Sanmayın ki bu uzun boşluk ihmalden. Hayatta çok az şeyden buraya yazmak kadar keyif alıyorum. Fakat tek tabanca savaştığım zaman adında amansız bir rakibim var.

Görüşmek üzere.

Bu yazıya 12 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 40

Pazar günleri saat 10:00’da yayımlanan özetler haberdar olmanızda fayda olan gelişmeleri 5 ana başlık altında sıralar. Diğer kategorilerin bağlantılarını yazının sonunda bulabilirsiniz.

Şaka-maka özetlerin kırkı çıktı! Daha da güzel şeyler gelecek; az sabır :)

Her deniz / havuz döneminde aklıma geldikçe hatırlatmaya çalışıyorum: suda boğulmak filmlerde gördüğümüz gibi gerçekleşmiyor. Nasıl bir şey olduğunu bilmeyen birisi yanıbaşında boğulan birini bile fark edemeyebilir.

Boğulan birinin elini kolunu havaya kaldırıp yardım isteyeceğini sanıyoruz ama asla öyle olmuyor. Çünkü vücut öncelikle nefes almaya programlı. Boğulma riskinde bağırmak, yardım istemek yerine sürekli derin nefesler almaya çalışıyor. Ayaklar da içgüdüsel olarak yere değip zıplamaya çalışıyor (değmiyorsa iyice batıyor).

Şimdi aşağıdaki havuz videosuna izleyin. Bakalım boğulmakta olan kişiyi seçebilecek misiniz?

(Lütfen bu tip bilgileri kendi mecralarınızda paylaşarak etrafınızı bilinçlendirin)

Genel Gündem

  • 2 yıl önce radardan kaybolan ve bir daha izine ulaşılamayan MH370 sefer sayılı Malezya Havayolları’na ait Boeing 777’ye yönelik araştırmalar sürüyor. Bu hafta Hint Okyanusu üstündeki bir adada ortaya çıkan kanat parçasının bu uçağa ait olabileceği iddia edildi. Havacılık tarihinin en büyük gizemlerinden biri haline gelen MH370 hakkında teorilerin de sonu gelmiyor.
  • Garip ötesi haberlerden biri: Çin’de dünyanın dört bir yanından topladığı eski iPhone’ların anakartlarını kendi ürettiği sahte dış kapaklara yerleştirerek yeni iPhone gibi satan fabrika  kapatıldı. 20 milyon dolar değerinde 41 bin sahte iPhone üreten ve yüzlerce kişinin çalıştığı fabrikada ayrıca 1 milyon adetten fazla sahte aksesuar üretildiği tespit edildi. Henüz satılmamış bin 400 sahte telefona el kondu. Üretilen telefonların büyük bölümünün yabancı ülkelere satıldığı ortaya çıktı.

HTB1NfRiGXXXXXcBaXXXq6xXFXXXc

  • Bu tip cihazların Türkiye’de de bir pazarı olduğunu unutmayalım. 3 sene önce 500 euroya iPhone 4S alan turistin videosu bir internet efsanesi olarak hala akıllardadır ;)

  • Birçok belgesel ve doğal yaşam araştırmasına konu olmasından dolayı sadece yaşadığı Zimbabve’de değil; dünyanın en popüler aslanı kabul edilen Cecil, ABD’li bir avcı tarafından öldürüldü. Aslen Diş Hekimi olan Walt Palmer adlı avcı yerel bir avcıdan aldığı destekle önce Cecil’i koruma altında olduğu doğal parktan dışarı sürdü ardından okuyla vurarak öldürdü. Aslan avlama izni için 55 bin dolar ödeyen Palmer savunmasında vurduğu aslanın şöhretinden habersiz olduğunu, yanındaki yerel avcılarından da kendisini bilgilendirmediğini belirtti.

walterpalmer2

  • Sosyal medyanın da etkisiyle bu olayın ardından ortaya çıkan küresel protesto eylemlerine ilginç bir yaklaşım Cecil’in anavatanı Zimbabve’den geldi. “Elektriğimiz yok, suyumuz yok, işimiz yok, paramız yok; bunları dert etmediniz de Cecil mi sizi üzdü?” diyorlar. Üstünde biraz düşünmek gerek.

  • Suriye parçalanıyor, terörle sarsılıyor, iç savaş ülkeyi kanser gibi kemiriyor. Ama bir yandan da -aynen zamanında Irak’ta olduğu gibi- ülkenin tarihi mirası yağmalanıyor. Buzzfeed’in Türkiye temsilcisi Mike Giglio‘nun kaleminden Hatay’dan yola çıkıp Türkiye’de simsarların ellerinde Avrupa ve ABD başta olmak üzere zengin koleksiyonerlerin eline geçen bir hazine rotasının uzun ve ilginç öyküsünü okudum. Keşke burnumuzun dibinde yaşanan bu olayları bu derinlikte Türk gazetecilerin elinden okuyabilsek.

longform-original-31289-1438169736-3

  • Hollanda AIDS ile Mücadele Vakfı (birkaç yıl önce yine başarılı bir sosyal medya kampanyasının eksenini oluşturan) #FirstWorldProblems kampanyası başlattı. Türkçeye ‘Birinci Dünya Dertleri’ olarak çevirebileceğimiz ‘First World Problems’ konfor ve refah içinde yaşayanların (tuvalette ) ıvır-zıvır dertleri için kullanılan bir klişe. Hollanda’daki kampanya geliri AIDS Vakfı’na aktarılacak bir dizi ürünü kapsıyor. Üstelik bu ürünler fiziki bir dükkanda da satılıyor. Her biri gayet zekice ve yaratıcı.

24_Make_my_Ex_Jealous_pot_groot

Bu yazıya 31 yorum yapıldı.

Bodrum Rixos Premium izlenimlerim

Tatil eskiden keşfetmekle ilgili bir kavramdı; artık değil. Bugün üstünde en az iş kadar plan, program, ön çalışma yapılan strateji kurulan bir mesele. Kalınacak otellerin, yemek yenecek mekanların, alışveriş yapılacak yerlerin; hatta alınacakların dahi önceden belirlendiği bir süreç (Türklerin tatile dair kendine has karakteristik bazı enteresan özellikleri var ki epey gözlem yaptığım bu konuyu -kimileri kırma pahasına- ayrıca yazmayı planlıyorum.

Küçükleri Paris ile tanıştırdıktan sonra Ramazan Bayramı öncesi kendimize ait bir rutini tekrarladık. Son 4 senedir bu dönemde (yazlığa geçmeden önce) 1 hafta Bodrum Rixos‘ta tatil yapıyoruz. Bu yazım da (sanıyorum artık hakkında bir şeyler yazacak kadar tecrübe ettiğim) bu mekana dair gözlem ve izlenimlerimi içerecek. İlgi duymayan burada vedalaşabilir.

IMG_20150715_210029

Continue Reading →

Bu yazıya 28 yorum yapıldı.

Çocuklar için Paris

Fransa’nın başkenti Paris dünyanın en çok turist çeken şehri. (Sadece 2014 yılında 22,4 milyon gezgin ağırlamış. Karşılaştırma açısından; aynı sene Türkiye ülke toplamında 36 milyon 800 bin turist çekmiş).

Merkezi açısından düşünürsek yürüyerek bile gezebilecek kadar küçük bir şehir olmasına rağmen Paris her ziyaretinizde size bambaşka keşifler sunacak kadar bereketli. Müzeleri, katedralleri, kafeleri, mağazaları, birbirinden seçkin -ve uygun fiyatlı- restoran ve otelleriyle ziyaretçilerinin bekleyeceği her şeye fazlasıyla sahip.

paris-sun

İşim gereği Paris’e defalarca gittim. Bulduğum her boşlukta -sıkışık zamanlarda da olsa- Eiffel Kulesi, Louvre, Orsay ve diğer birkaç popüler müzeyi Champs-Élysées (ya da ‘Türkçesiyle’ Şanzelize), Notre Dame  gibi klasik rotalarının neredeyse tamamını ziyaret etme fırsatı buldum. Ama bu yaz bambaşka bir senaryo vardı: çocuklarla Paris (aynı zamanda Ali ve Zeynep’in ilk yurtdışı seyahati).

Çocukla yurtdışına seyahatte ilk adım pasaport. Eski düzenlemede 15 yaşına kadar çocuklar anne ya da babalarının pasaportuna kaydedilebiliyor, dolayısıyla ayrı bir pasaport almaya gerek kalmıyordu (ama o durumda esas pasaport sahibi olmadan çocuklar giriş-çıkış yapamıyordu). Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü’nin yeni düzenlemesi gereği yaşından bağımsız her birey pasaport sahibi olmak zorunda. Hatta 7 yaşından büyükler parmakizi de veriyor. Özetle çocuklarınızın pasaportu yoksa, paraları hazır edip başvurun. Biz bu konuyu daha önce halletmiştik, vize almak yeterli oldu (vizeyle ilgili anlatacak çok özel bir şey yok. Detaylar ve çilesi malum).

Continue Reading →

Bu yazıya 18 yorum yapıldı.