Anlayabilmek kurulmakta olanı, o bir müthiş bahtiyarlık

Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.

(Beş Satırla / Nazım Hikmet)

Dönemin teknik imkanlarına, hayallerine ve bu ikisinin kesişiminin mahsulü olan teknolojiye her zaman merak duydum. Dolayısıyla hayatım hep teknolojik cihazlarla iç içe geçti. Bir dönem radyoydu, sonraları başka şeyler. Bu sürecin çeyrek asra yakın bir zamanını da Teknoloji Editörü / Yazarı sıfatıyla yaşadım. Bu sayede bu alanın Türkiye ve dünyadaki her kademesinden temsilcisiyle bizzat konuşma, onları dinleme fırsatı buldum. Sayısız gelişmeye şahit olan bu kısacık sürece birinci elden şahitlik ettim.

1996 sonrası odağım değişmeye başladı. Rakamlardan öte artık bütün bu ‘işin’ ardında yatan felsefeye daha fazla ilgi duyuyordum. Falanca markanın bilmemkaç megaHertz işlemcili ürünü giderek daha az heyecan vermeye başladı. Onların ne olduğundan çok onlarla ne amaçlandığı, ne yapıldığı ve neler yapılabileceği çok daha ilgi çekici geliyordu (cep telefonu kameralarının flaş ışıklarının konserlerdeki seyirci çakmak gösterilerindeki rolü gibi. Niyet ve akıbet salınımı).

Ve bir noktadan sonra eşsiz, benzersiz gördüğüm nice teknolojinin esasen tarihteki benzer ihtiyaçlara yanıt veren çözümlerin birer tercümesi olduğunu kavramaya başladım. Vizyonunu takdir ettiğim fikir önderlerinin aslında kökleri antik Yunan’a kadar dayanan zihinlerin uzantısı, yansıması hatta bazen ‘izi’ olduğunu fark etmek aydınlatıcıydı.

Geleceği bir teknoloji düşünürü yerine bir tarihçiden okumak, dinlemek belki tam da bu yüzden bize daha ikna edici geliyor.

Özetle teknolojiye Thomas Pabst gibi bakmak da mümkün, Martin Heidegger gibi de.

Yeni çıkan bir drone’un kaç miliAmper pil kullandığı şüphesiz pek çok açıdan önemli ve hakkında konuşulmaya değer. Ama yapay zeka destekli otonom drone’larla vatandaşlarını sürekli gözetleyen devletlerin motivasyonlarına dair kafa yormak bana çok daha ilginç (ve kapsayıcı) geliyor.

Bir ben var, benden içeri

Silikon Vadisi’ndeki yatırımcı ve girişimcilerin, teknolojiyi ‘tanrı sanatının taklit edilmesi’ olarak tanımlayan; tekniği (daha doğrusu tekhne / tekne’yi) insanın erdem ve ahlakının (ya da ona yönelik arayışının) tamamlayıcı bir uzantısı olarak yorumlayan Aristoteles’i iyice okuyabilmesini isterdim. Öyle olsaydı asla bir Cambridge Analytica skandalı yaşamazdık mesela.

Sanal gerçeklik üzerine kafa yoran, çözüm geliştiren herkesin Jean Baudrillard ya da en azından Jaron Lanier okuyabilmeleri ne güzel -ve ne fark yaratıcı- olurdu (Lanier’in You are not a gadget kitabı Türkçe olarak çıkacaktı. Editörlüğünü -gururla- üstlenmiştim ama kitap çıkamadan yayınevi kapandı! Neyse ki Baudrillard okumak için vesilemiz bol). Ne var ki gerçek yaşama döndüğümüzde Lanier bugün anavatanı Silikon Vadisi’nde dahi derdini anlatamıyor oluşunun sıkıntılarını yaşıyor.

Yani elbette bu hayallerim asla gerçeğe dönüşmeyecek. Bu beklenti akla değilse de işin doğasına, maddenin ruhuna aykırı. Çünkü bütün bunların üreticisi de tüketicisi de yatırımcısı da Wilhelm Reich‘ın tanımıyla ‘Küçük Adam‘(lar). Ve kehanet her zaman kendini doğrulayacak gibi görünüyor.

Sokrates’i sen öldürdün, bugün bile bu yaptığının farkında değilsin ve bu yüzden hala bataklıktasın ‘Küçük Adam’. (Dinle Küçük Adam / Wilhelm Reich)

Küçük Adam, kendi küçüklüğünün konforunda usulca var olmak adına kendi çarpık düşüncelerinin esiri olan elleriyle kurduğu hapishanenin mahkumu. Nihayetinde kendi sırtına yüklenecek sorumluluğun korkusuyla eleştiriden kaçınan, başkalarının gücüyle coşku duyan, şikayetçi olmanın rahatlığıyla her şeyin çözümünü ‘büyüklerden’ bekleyen mutsuz ve küçük insanlarız bizler. Böylesi daha kolay. Cephanemiz de bol.

Sahici olmamak bir insan hakkıdır. 35 yaşında bir adamı düşünün. Adam her sabah arabasına biner, işe gider, dosyalarla uğraşır, öğle yemeğine çıkar, bilardo oynar, dosyalarına döner, işten çıkar, birkaç kadeh bir şeyler içer, eve gider, karısıyla merhabalaşır, çocuklarını öper, televizyon karşısında bifteğini yer, yatar, sevişir, uyur.

Bu adamın hayatını bu acınası klişeler silsilesine indirgeyen kimdir? Bir gazeteci mi? Bir polis mi? Bir piyasa araştırmacısı mı? Yoksa sosyalist gerçekçi bir yazar mı? Hiçbiri. Bunu, kendi kendisine yapar. Gününü pek de farkında olmadan hakim klişeler yelpazesinden seçtiği bir dizi poza böler.

(Gençler için Hayat Bilgisi El Kitabı / Raoul Vaneigem)

Herkesin bizi kandırdığının, büyük bir yalanın içine düşmüş olduğumuzun farkında olmakla birlikte, kendimizin de bizzat o yalanın bir parçası ve aktarıcısı olduğunu görmezden geliyoruz. Son dönemde din misali iman edilen alt kültürlerin rüzgarında kendimizi kafası kopuk tavuk gibi oradan oraya savuruyor oluşumuzun; hatta sessizlikten korkumuzun sebebi bu biraz.

Mina’da Şeytan taşlar gibi teknolojinin üstüne attığımız suçlarda, kendi payımızı ihmal etme konusunda yaygın bir mutabakat var. Vaktinde durdurulamayan, direnilemeyen bir küçük musibetin dev bir derde dönüşme potansiyeline yönelik ne çok hatıramız var oysa. Kendi ellerimizde şekillenen heykellerin garabetiyle dehşete düşmüş gibiyiz. Kafamızdaki sahiden de bu muydu yoksa beceriksizliğimizden mi bu hale geldi?

Kendi putlarımızı kendimiz yarattık. Şimdi onlara tapıyor ve işimiz bittiğinde ya da ‘icap ettiğinde’ paramparça edip yiyor, açlığımızı gideriyoruz. Nasıl olsa yenisi için harç eksiğimiz yok. Mü’min sıkıntısından da söz etmek mümkün değil.

Makine kullanan kişi bütün işlerini makine gibi görür. İşlerini makine gibi gören kişinin makine gibi yüreği olur. Ve göğsünde makine gibi yüreği olan bir kişi, masumiyetini kaybeder. Masumiyetini kaybeden kişi ruhunun hareketlerinde kararsız olur. Ruh kararsızlığı doğru anlamla uyuşmaz. Bu şeyleri bilmediğimden değil, kullanmaktan utanırım. (Zi Gung’tan aktarılan bir Çin hikayesinden)

‘Teknolojinin doğası’ diye bir şeyden söz etmek çok zor. Ancak ‘insan doğası’, üstüne epey konuşulmuş ve fikir biriktirilmiş bir kavram. Dolasıyıla tanrılaşma yarışındaki insanın izlerini araçlarından çok zihninde (eylem ve söyleminde) aramak daha mantıklı.

Heidegger’in de sürekli vurguladığı gibi teknoloji çağı makineleşmeden ibaret değil. Böyle kolaycı bir indirgeme teknolojiye haksızlık olur. Fakat insan elinden çıkmış olmakla birlikte teknolojinin insana egemen olma arzusunu da unutmamak gerekir (dolayısıyla kendisini bu amaçla ya da bu amaca ulaştıracak şekilde kullananlara cömertçe hizmet eder). Modern(ist) insanın mücadelesinin özeti, kölesi olsun diye yarattığı teknolojinin kendi efendisi olmasını engelleme çırpınışıdır.

Sen benim yaratıcımsın,
Ama senin efendin benim.
İtaat et!
(Frankenstein / Mary Shelley)

Sonuç olarak kimi zaman kendi adıma da hayıflandığım sosyal medya hallerine dahi binlerce yıllık düşünce tarihi çerçevesinden bakmak mümkün. Dahası, bu yöntemle -kabul edilmesi ya da uygulanması zor gelen- bazı çözümlere ulaşmak dahi olası. Fakat hepsinin özünde taraflar arasında bir zihni denklik şartı var. Yoksa bu hoyratlık çağında kimselerden durup incelikleri anlamaya vakti yok. Gelişine vur gitsin.

Bu dönemi anlamak için 1994 yılında aramızdan ayrılan Düşünür Guy Debord‘run ölümsüz eseri Gösteri Toplumu iyi bir başlangıç olabilir (aşağıda kitapla aynı adı taşıyan -La Société du Spectacle- belgeselin İngilzce dublajlı halini paylaşıyorum).

Gerçek anlamda altüst edilmiş bir dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır. (Gösteri Toplumu / Guy Debord)

Instagram’da hayat dolu, Twitter’da sinizmle bezeli muhalif, LinkedIN’de dünyaları dize getirmiş beyaz yakalı ya da Whatsapp gruplarında değme komplo teorisyenini çırak çıkaracak derecede ‘haberdar’ olmamız (görünmemiz) tesadüf değil. Debord, gösteri toplumu üyelerinin maskelerinin ardında aynı yabancılaşmanın farklı biçimlerinde birbirleriyle çarpışmasını anlatırken sosyal medyayı mı kast ediyordu acaba?

Gösteri toplumunda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür. (Gösteri Toplumu / Guy Debord)

Dikkatimizi ve odaklanma yeteneğimizi paramparça eden teknolojik cihaz ve uygulamaların bunu engelleme adına yine kendi içinde çözüm geliştirmesi üstüne bu kadar az konuşulacak bir şey miydi yoksa? Değildi elbette. Bizim tercihimiz o yönde oldu.

Neredeyse tamamı rakamlara dayanan ve rakamlarla tanımlanan yeni değer yargılarına sahip olmamız sandığımız gibi bu döneme has değil. Ancak en çok bu dönemde mübah.

Guy Debord kitabının 1979 yılı baskındaki önsözünde bir Fransız gazetecinin ilginç bir tespitini anlatır “Eğer Karl Marx, Kapital’i şimdi yayımlamış olsaydı, edebiyatla ilgili bir TV programında amaçlarını açıkladıktan sonra ertesi gün artık kimse o eserden bahsetmeyecekti”. Bu cümlenin 2018 sürümünü düşünebiliyor musunuz? Marx bugün Twitter’da ‘trending topic’ dahi olamaz; en fazla birkaç meczubun eğlence malzemesi olur, elektronik uzay çöplüğünde serbest salınımda uçuşur dururdu.

Debord aynı önsözde şunu söyler: “Bu kitabın önemini belirtmek amacıyla ondan bahsedenler arasında şimdiye kadar kısaca da olsa neyin söz konusu edildiğini söylemeyi göze alan tek bir kişiye rastlamadım”.

Bizzat bu yazı da böylesi bir zarf ile mazruf yanılgısı mıdır bilmiyorum.

Yaşayan insanın gösterideki temsili olan ünlü kişi, olası bir rolün imajını kendinde toplayarak, aslında bu bayağılığı somutlaştırır. Ünlü kişi olmanın koşulu görünüşte yaşanmış olanda uzmanlaşmakttır.

Her şeyin değerini yitiriyor olmasını, bizim onları değersizleştirmemizden ayrı düşünebilmek mümkünmüş meğer.

Sen hiçbir şey değilsin küçük adam; hem de hiçbir şey. Bu uygarlığı kuran sen değilsin. Aklı başında efendilerinden yalnızca birkaçı kurdu bu uygarlığı. Bir kurma işinin içine girdiğinde, neyi kurmakta olduğun konusunda hiçbir fikrin yoktur senin. (Dinle Küçük Adam / Wilhelm Reich)

Bu konuların altını ileride ayrıca eşeleyeceğim. Şimdilik bir ‘altlık’ olarak dursun masamızda.

Anlayabilmek kurulmakta olanı, o bir müthiş bahtiyarlık” için 14 yorum

  1. Amirim selam, paylaştığınız yazı için teşekkürler. Yine keyif alarak okuduğum bir yazı oldu kendi adıma.
    Ancak bir anlayamadığımı fark ettiğim bir cümleyi aydınlatmanızı rica edeceğim.

    “Her şeyin değerini yitiriyor olmasını, bizim onları değersizleştirmemizden ayrı düşünebilmek mümkünmüş meğer.”

    Yorumlamaya çalıştığımda, şeylerin değeri bizim ona biçtiğimiz kadar var. Bu şeyler meta/araç olabileceği gibi insan ilişkileri, manevi değerler gibi somut kavramlar da olabilir. Ancak nihai nokta onların o şeye ait değer kullanıcısı/onunla etkileşime gireni tarafından biçilen değeri kadardır, olduğunu düşünüyorum. Ve zamanın bu dönemdeki ruhunda hızlı aşırı hızlı tüketim/yorumladan/detayına inmeden yapılan bu tüketim “maalesef” yeteri kadar (her ne kadar ise) değerlerinin farkına varılmadığı sonucuna ulaşılabilir. Bu noktada siz, buna ek olarak, bizim bu değersizleştirmemizden başkaca olarak, bizim dışımızda biz değersizlemenin mümkün olabileceğini söylüyorsunuz. Ancak bu sonuca nasıl varıyorsunuz, tam anlayamıyorum. Yoksa ben de yarım okumacı davranış sahibi, hızlı tüketim kurbanı biri mi olmuşum?

    1. O cümle, yorumunuzda “bizim bu değersizleştirmemizden başkaca olarak, bizim dışımızda biz değersizlemenin mümkün olabileceği” anlamını taşımıyor. Aksine değersizleştiren biz iken, bunu bizim tamamen dışımızdaki etkenlerden dolayı olduğunu sanma ve savunma kolaycılığından bahsetmiştim. Diğer taraftan, aktardığınız ‘pazar odaklı değerleme modeli’ni her zaman kusurlu ve tehlikeli bulmuşumdur.

  2. Serdar abi çok teşekkür ederim. Yazınız benim için çok kıymetli, kendi yaptığım iş için çok değerli noktada duruyor. Geçtim alıntıladığınız yazar ve eserler sizi tespitleriniz de başlı başına “evet, hissettiğim ve söylemek istediğim tam da buydu” dedirtti bana. Vakit ayırdığınız ve bizimle paylaştığınız için teşekkürler.

  3. Çok güzel bir yazı olmuş. Teşekkürler.
    Ama şu lafı biraz daa açarsanız sevinirim:
    “YAŞAYAN İNSANIN GÖSTERİDEKİ TEMSİLİ OLAN ÜNLÜ KİŞİ, OLASI BİR ROLÜN İMAJINI KENDİNDE TOPLAYARAK, ASLINDA BU BAYAĞILIĞI SOMUTLAŞTIRIR. ÜNLÜ KİŞİ OLMANIN KOŞULU GÖRÜNÜŞTE YAŞANMIŞ OLANDA UZMANLAŞMAKTTIR.”

  4. Muazzam bir metin olmuş.
    Yazdıklarınız bana John Naisbitt’in İnsan ve Teknoloji’sindeki şu ifadeleri anımsattı:
    “Her Allah’ın günü reklamlar ve ambalajlar ile satıcılar, iş arkadaşları ve dostların ifadeleri yoluyla teknolojinin vaatleri ile çevrelenmiş durumdayız. Ve stresle, zaman baskısıyla yaşayan bir toplum olarak derecesi yükseltilmiş çözümler için yalvarıyoruz. Yayınlandığı anda adım adım programlarını yutuyor ve yanıt için teknolojiye dönüyoruz: daha iyiden daha akıllıya, yeniden devrim yaratana, hızlıdan anlık olana, emniyetten güvenceye, kolaydan çaba gerektirmeyene, temizden sterile, güçten performansa. 1950’li yılların tüketim teknolojisinin en büyük vaadi rahatlıktı, bugününkü ise teknoloji hegomanyasına giren insanın hayatını yine teknoloji ile yalınlaştırmak. Peki sahip olduğunuz teknolojik araçlardan birkaç tanesini ortadan kaldırarak yaşam şeklinizi esaslı şekilde değiştirmeye ya da teknoloji derecesini düşürerek hayatınızı daha sade hale getirmeye istekli olur muydunuz?
    Olsanız ne yapardınız?
    Buzdolabınızı mı atardınız, yoksa küçük bir kente ya da kırsala mı taşınırdınız? Ya da yalınlaşmak sizin için televizyonu daha az açmak anlamına mı gelirdi?”

    Sanırım rahatlığı, emek tasarrufunu, çocuğunuz gibi daha önemli işlere daha fazla zaman kazandırmayı vaat eden teknolojinin benliğimizi ne kadar esir edip şekillendirdiği yahut ondan ne kadar uzak durmamız gerektiği üzerine düşünmek için özel bir mesai gerekiyor. Hayatımızın Naisbitt’in bahsettiği teknoloji uyarıcıları ile ne kadar kalabalıklaştığı ve yalınlaşmaya ihtiyaç duyduğu sorgulanmayı bekliyor . Teknolojinin kazandırdığı zaman nerede harcanıyor? Galiba Hepimizin kendisine bu soruyu sorması gerekiyor.

    İnsanın öznesini araması gerektiğine dair şimşek çaktıran satırlarınız için teşekkürler….

  5. “Gösteri toplumunda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür.”

    Siz ünlü bir kişi olarak insanlara -en azından bana- kurtuluş vaatleri sunuyorsunuz. Bu içine düştüğüm değişik ve zorlu dünyada mücadele azmini ve yönümü sizin yazılarınızda, tavsiyeleriniz bulmaya çalışıyorum. Bunun için size çok teşekkür ederim.

    Peki, siz bu yaptığınız işin gösteriye dönüştüğünü hiç düşünüyor musunuz, düşünüyorsanız bununla bir mücadeleniz var mı?

    1. Gösteri toplumunda hepimiz doğası gereği gösterinin bir parçasıyız (göstergeleriyiz). Ben günlük pratiğimde, hemen her fırsatta, elimden geldiğince bunu hatırlamaya çalışıyorum.

  6. İnternette çok az yazarda bu kadar sekme açıp açtığım sekmelerde de ne olduğunu anlamaya çalışıyorum amirim 🙂 yine güzel bir subasman dökmüşsün bakalım katları nasıl çıkacaksın merakla bekliyorum. Kalemine kuvvet…

  7. Mükemmel bir yazı keyifle okudum selamlar…

    Yakın zamanda bir fotoğrafçı olarak görsel dünyanın aslında yazı kısmının çok eksik olduğunu farkederek aktif bir şekilde blog yazmaya karar verdim. Bunun tamamen sizin blogunuza ve you tube kanalınızdaki motive edici videolara borçluyum internet ekipler amirm…

  8. Insanın kötü olaylara karşı göstermesi gereken reaksiyon-savunma mekanizması sizce nedir? Ve bu mekanizmalar nasıl oluşabilir? Ilki bilinçdışı olabilir diğeri de sizin aldığınız eğitim,çevreniz ve düşünme biçiminizle oluşur. Çok zeki hatta kültürel konularda yalayıp yutmuş birisi de olsanız bilinçdışınızdan kaçamazsanız. Yani geçmişte yaşadığınız olaylar tedavi edilebilir ama asla silinemez özellikle de çocukluk yıllarınızdakiler. Türkiye ise aile yapısı ve çocuk bakımından sorunlu olan toplumlardan biridir denebilir. 90 öncesi evliliklerin çoğu görücü usulüdür eğer ki köklü bir aile geleneğine sahip değilseniz. Yani nüfüsun %90 ı çocuk olma ve yetiştirilme bakımından sorunludur. Çünkü ana babalar ebeveyn olmayı öğrenememişlerdir ve kendileri de benzer sorunlar yaşamışlardır. Insanın ön lobunun daha etkin olabilmesi için “sorunsuz-makul” bir çocukluk geçirmesi oldukça önemlidir. Bu yüzden haberlerde, yaşadığınız çevrede tahammülsüz, sinirli ve agresif insanların olması son derece doğaldır. Ayrıca bunları tetikleyecek olan maddi imkansızlıklar, uyku sorunları ve diğer kapitalist dünyanın getirdiği problemlerle birleşince insanlar neden mutsuz diye sormak ya kendinizi küçük bir dünyaya hapsetmiş olmakla ya da daha genel bakıp empati kuramamakla alakalıdır. Ayrıca mutluluk nedir? Sırf bunun üzerine 700 sayfa kitap yazılabilir. Arzu ve hazzın tatmini mi, sorunsuz ve sıradan günler geçirmek mi, sıradanlığın dışına çıkıp heyecanlı yaşamak mı, yoga yapıp arzulardan uzak durmak mı yoksa hepsinin bir karışımı mı? Mutluluk üzerine herkes farklı bir tanım ve açıklama yapabilir ki normali de budur. Neden sinirli,öfke kontrolü olmayan ve sabırsız bir toplum olundu daha doğru bir soru olacaktır. Her toplumda sorunlar muhakkak olur ama bazılarında bunun şiddeti ve miktarı daha fazla olabilir. Yukarıdaki çocuklukla ilgili yazılanlara ek olarak o toplumu yönetenler ve onların koyduğu kuralların da o toplumdaki şiddet ve tahammülsüzlüğün etkisi olduğu söylenebilir. Realitede ne kadar sabırsız ve şiddete yatkın olduğumuz belli peki kendini topluma sunarken( gerek sosyal medyada gerekse günlük yaşantınızda) neden böyle görünmüyor? Çünkü insanlar kendilerini adeta bir yarışmanın içindeymiş gibi görüyor ki bunun temel etkeni kapitalizm. ( insanın rekabet olmadan hayatını devam ettirip ettiremeyeceği ayrı bir sorun). Bu yüzden o duyguların artmasının ana etkenlerinden biri bu. Yani kendisine dayatılanları yapamazsa bir yarışın içinde olduğundan ve kaybetme hissi ağır bastığından daha karamsar duygular oluştuğundan ön lobunu kullanamayıp ( ki çocukluğun önemini söyledik) sabırsız, gergin, öfkeli bir insan topluluğu ortaya çıkıyor. Herkes evlenip de kendisi evlenemişse, başkaları tatile gidip de kendi gidememişse, bir başkası araba alıp kendi alamamışsa, çok sevdiği bir koleksiyonu kendisinden önce başkası kapmışsa, yakın akrabalarının maddi durumu daha iyi olup da kendisininki daha kötüyse, hatta trafikte bir başkası kendisinden önce gireceği şeridi kaparsa öfke ve sabırsızlığı daha çok artacaktır. Bu kadar etkenle öfke birikimi olunca bunun bir yerde atılması yani öfke boşalması olması gerekir. Bunların sürekli tekrar yani rutin hale gelmesi sonucunda da daha sabırsız insanlar ortaya çıkacaktır.
    Tüm bu insanların ve toplumun dışında yaşayarak elbette hayatınızı sürdürebilirsiniz. Çünkü kapitalist sistem buna elverişli. Yüksek güvenlikli bir sitede otuyorsanız bu etkenlere mağruz kalmış insanlarla karşılaşma olasılığınız daha düşüktür. ( veya kendiniz de bunlara mağruz kalıyor olabilirsiniz ama ön lobonuzun kullanımı daha çok olduğu için bunlara karşı direnç kazanmışsınızdır) Ama bir şekilde onlarla karşılaşırsınız çünkü onlar nüfusun çoğunluğudur. Buradan bir suçlu aramak ne kadar doğru olur bilemiyorum.Toplumları siyasetçiler,öğretmenler ve en nihayetinde aileler yönetir. Suçlu aranacaksa en baştaki sıralamayla herkes suçludur. Bu şekilde davranmayıp da daha hümanist duygular taşıyanlar da biz neden toplumun bu şekilde hastalanmasına seyirci kaldık diye kendilerini sorgulamaları gerekir. ( tüm bunlara 80 darbesi, terör, bomba patlamaları vs. gibi siyasi-ekonomik-toplumsal travmalar dahil değildir üstüne bir de bunları koyun) (ek bu yazıyı 35 dk yazdım paylaşmassanız daha iyi olur çünkü konuyla bir ilgisi yok tweetinize cevap sadece- peki neden cevap verdim gösteri toplumunda yaşadığımız için mi? Yoksa varoluşumun olduğunu kanıtlamak için mi? Veya kendini beğenmiş hıyarın biri olduğum için mi? Ya da soru sormaktan kafayı yemiş bir manyak olduğum için mi? Belki de hepsi 😀 )

  9. serdar bey , arkadaşın bahsettiği cümleyi bende anlamamamıştım fakat en sonunda şunu kastettiğinizi düşündüm: eski dönemdeki değersizleşme henüz fark edilmemişken Guy Debord önsözünde bahsettiği gibi (onların döneminde) değersizleşmenin bizim dönemle alakalı değil bizden bağımsız bir şekilde eskinden beri sürekli devam ettiği şeklinde algıladım sonradan.

    sizce de bu anlama gelebilir mi? Sonuçta herşey ucuzluyor ,değerlerimizde öyle. eskiden cep telefıonu, bilgisayar gibi şeyler varlıklı insana özgüydü. şimdi herkeste var olan bir malzeme.

Bir Cevap Yazın