Anlayabilmek kurulmakta olanı, o bir müthiş bahtiyarlık

Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.

(Beş Satırla / Nazım Hikmet)

Dönemin teknik imkanlarına, hayallerine ve bu ikisinin kesişiminin mahsulü olan teknolojiye her zaman merak duydum. Dolayısıyla hayatım hep teknolojik cihazlarla iç içe geçti. Bir dönem radyoydu, sonraları başka şeyler. Bu sürecin çeyrek asra yakın bir zamanını da Teknoloji Editörü / Yazarı sıfatıyla yaşadım. Bu sayede bu alanın Türkiye ve dünyadaki her kademesinden temsilcisiyle bizzat konuşma, onları dinleme fırsatı buldum. Sayısız gelişmeye şahit olan bu kısacık sürece birinci elden şahitlik ettim.

1996 sonrası odağım değişmeye başladı. Rakamlardan öte artık bütün bu ‘işin’ ardında yatan felsefeye daha fazla ilgi duyuyordum. Falanca markanın bilmemkaç megaHertz işlemcili ürünü giderek daha az heyecan vermeye başladı. Onların ne olduğundan çok onlarla ne amaçlandığı, ne yapıldığı ve neler yapılabileceği çok daha ilgi çekici geliyordu (cep telefonu kameralarının flaş ışıklarının konserlerdeki seyirci çakmak gösterilerindeki rolü gibi. Niyet ve akıbet salınımı).

Ve bir noktadan sonra eşsiz, benzersiz gördüğüm nice teknolojinin esasen tarihteki benzer ihtiyaçlara yanıt veren çözümlerin birer tercümesi olduğunu kavramaya başladım. Vizyonunu takdir ettiğim fikir önderlerinin aslında kökleri antik Yunan’a kadar dayanan zihinlerin uzantısı, yansıması hatta bazen ‘izi’ olduğunu fark etmek aydınlatıcıydı.

Geleceği bir teknoloji düşünürü yerine bir tarihçiden okumak, dinlemek belki tam da bu yüzden bize daha ikna edici geliyor.

Özetle teknolojiye Thomas Pabst gibi bakmak da mümkün, Martin Heidegger gibi de.

Yeni çıkan bir drone’un kaç miliAmper pil kullandığı şüphesiz pek çok açıdan önemli ve hakkında konuşulmaya değer. Ama yapay zeka destekli otonom drone’larla vatandaşlarını sürekli gözetleyen devletlerin motivasyonlarına dair kafa yormak bana çok daha ilginç (ve kapsayıcı) geliyor.

Bir ben var, benden içeri

Silikon Vadisi’ndeki yatırımcı ve girişimcilerin, teknolojiyi ‘tanrı sanatının taklit edilmesi’ olarak tanımlayan; tekniği (daha doğrusu tekhne / tekne’yi) insanın erdem ve ahlakının (ya da ona yönelik arayışının) tamamlayıcı bir uzantısı olarak yorumlayan Aristoteles’i iyice okuyabilmesini isterdim. Öyle olsaydı asla bir Cambridge Analytica skandalı yaşamazdık mesela.

Sanal gerçeklik üzerine kafa yoran, çözüm geliştiren herkesin Jean Baudrillard ya da en azından Jaron Lanier okuyabilmeleri ne güzel -ve ne fark yaratıcı- olurdu (Lanier’in You are not a gadget kitabı Türkçe olarak çıkacaktı. Editörlüğünü -gururla- üstlenmiştim ama kitap çıkamadan yayınevi kapandı! Neyse ki Baudrillard okumak için vesilemiz bol). Ne var ki gerçek yaşama döndüğümüzde Lanier bugün anavatanı Silikon Vadisi’nde dahi derdini anlatamıyor oluşunun sıkıntılarını yaşıyor.

Yani elbette bu hayallerim asla gerçeğe dönüşmeyecek. Bu beklenti akla değilse de işin doğasına, maddenin ruhuna aykırı. Çünkü bütün bunların üreticisi de tüketicisi de yatırımcısı da Wilhelm Reich‘ın tanımıyla ‘Küçük Adam‘(lar). Ve kehanet her zaman kendini doğrulayacak gibi görünüyor.

Sokrates’i sen öldürdün, bugün bile bu yaptığının farkında değilsin ve bu yüzden hala bataklıktasın ‘Küçük Adam’. (Dinle Küçük Adam / Wilhelm Reich)

Küçük Adam, kendi küçüklüğünün konforunda usulca var olmak adına kendi çarpık düşüncelerinin esiri olan elleriyle kurduğu hapishanenin mahkumu. Nihayetinde kendi sırtına yüklenecek sorumluluğun korkusuyla eleştiriden kaçınan, başkalarının gücüyle coşku duyan, şikayetçi olmanın rahatlığıyla her şeyin çözümünü ‘büyüklerden’ bekleyen mutsuz ve küçük insanlarız bizler. Böylesi daha kolay. Cephanemiz de bol.

Sahici olmamak bir insan hakkıdır. 35 yaşında bir adamı düşünün. Adam her sabah arabasına biner, işe gider, dosyalarla uğraşır, öğle yemeğine çıkar, bilardo oynar, dosyalarına döner, işten çıkar, birkaç kadeh bir şeyler içer, eve gider, karısıyla merhabalaşır, çocuklarını öper, televizyon karşısında bifteğini yer, yatar, sevişir, uyur.

Bu adamın hayatını bu acınası klişeler silsilesine indirgeyen kimdir? Bir gazeteci mi? Bir polis mi? Bir piyasa araştırmacısı mı? Yoksa sosyalist gerçekçi bir yazar mı? Hiçbiri. Bunu, kendi kendisine yapar. Gününü pek de farkında olmadan hakim klişeler yelpazesinden seçtiği bir dizi poza böler.

(Gençler için Hayat Bilgisi El Kitabı / Raoul Vaneigem)

Herkesin bizi kandırdığının, büyük bir yalanın içine düşmüş olduğumuzun farkında olmakla birlikte, kendimizin de bizzat o yalanın bir parçası ve aktarıcısı olduğunu görmezden geliyoruz. Son dönemde din misali iman edilen alt kültürlerin rüzgarında kendimizi kafası kopuk tavuk gibi oradan oraya savuruyor oluşumuzun; hatta sessizlikten korkumuzun sebebi bu biraz.

Mina’da Şeytan taşlar gibi teknolojinin üstüne attığımız suçlarda, kendi payımızı ihmal etme konusunda yaygın bir mutabakat var. Vaktinde durdurulamayan, direnilemeyen bir küçük musibetin dev bir derde dönüşme potansiyeline yönelik ne çok hatıramız var oysa. Kendi ellerimizde şekillenen heykellerin garabetiyle dehşete düşmüş gibiyiz. Kafamızdaki sahiden de bu muydu yoksa beceriksizliğimizden mi bu hale geldi?

Kendi putlarımızı kendimiz yarattık. Şimdi onlara tapıyor ve işimiz bittiğinde ya da ‘icap ettiğinde’ paramparça edip yiyor, açlığımızı gideriyoruz. Nasıl olsa yenisi için harç eksiğimiz yok. Mü’min sıkıntısından da söz etmek mümkün değil.

Makine kullanan kişi bütün işlerini makine gibi görür. İşlerini makine gibi gören kişinin makine gibi yüreği olur. Ve göğsünde makine gibi yüreği olan bir kişi, masumiyetini kaybeder. Masumiyetini kaybeden kişi ruhunun hareketlerinde kararsız olur. Ruh kararsızlığı doğru anlamla uyuşmaz. Bu şeyleri bilmediğimden değil, kullanmaktan utanırım. (Zi Gung’tan aktarılan bir Çin hikayesinden)

‘Teknolojinin doğası’ diye bir şeyden söz etmek çok zor. Ancak ‘insan doğası’, üstüne epey konuşulmuş ve fikir biriktirilmiş bir kavram. Dolasıyıla tanrılaşma yarışındaki insanın izlerini araçlarından çok zihninde (eylem ve söyleminde) aramak daha mantıklı.

Heidegger’in de sürekli vurguladığı gibi teknoloji çağı makineleşmeden ibaret değil. Böyle kolaycı bir indirgeme teknolojiye haksızlık olur. Fakat insan elinden çıkmış olmakla birlikte teknolojinin insana egemen olma arzusunu da unutmamak gerekir (dolayısıyla kendisini bu amaçla ya da bu amaca ulaştıracak şekilde kullananlara cömertçe hizmet eder). Modern(ist) insanın mücadelesinin özeti, kölesi olsun diye yarattığı teknolojinin kendi efendisi olmasını engelleme çırpınışıdır.

Sen benim yaratıcımsın,
Ama senin efendin benim.
İtaat et!
(Frankenstein / Mary Shelley)

Sonuç olarak kimi zaman kendi adıma da hayıflandığım sosyal medya hallerine dahi binlerce yıllık düşünce tarihi çerçevesinden bakmak mümkün. Dahası, bu yöntemle -kabul edilmesi ya da uygulanması zor gelen- bazı çözümlere ulaşmak dahi olası. Fakat hepsinin özünde taraflar arasında bir zihni denklik şartı var. Yoksa bu hoyratlık çağında kimselerden durup incelikleri anlamaya vakti yok. Gelişine vur gitsin.

Bu dönemi anlamak için 1994 yılında aramızdan ayrılan Düşünür Guy Debord‘run ölümsüz eseri Gösteri Toplumu iyi bir başlangıç olabilir (aşağıda kitapla aynı adı taşıyan -La Société du Spectacle- belgeselin İngilzce dublajlı halini paylaşıyorum).

Gerçek anlamda altüst edilmiş bir dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır. (Gösteri Toplumu / Guy Debord)

Instagram’da hayat dolu, Twitter’da sinizmle bezeli muhalif, LinkedIN’de dünyaları dize getirmiş beyaz yakalı ya da Whatsapp gruplarında değme komplo teorisyenini çırak çıkaracak derecede ‘haberdar’ olmamız (görünmemiz) tesadüf değil. Debord, gösteri toplumu üyelerinin maskelerinin ardında aynı yabancılaşmanın farklı biçimlerinde birbirleriyle çarpışmasını anlatırken sosyal medyayı mı kast ediyordu acaba?

Gösteri toplumunda, kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür. (Gösteri Toplumu / Guy Debord)

Dikkatimizi ve odaklanma yeteneğimizi paramparça eden teknolojik cihaz ve uygulamaların bunu engelleme adına yine kendi içinde çözüm geliştirmesi üstüne bu kadar az konuşulacak bir şey miydi yoksa? Değildi elbette. Bizim tercihimiz o yönde oldu.

Neredeyse tamamı rakamlara dayanan ve rakamlarla tanımlanan yeni değer yargılarına sahip olmamız sandığımız gibi bu döneme has değil. Ancak en çok bu dönemde mübah.

Guy Debord kitabının 1979 yılı baskındaki önsözünde bir Fransız gazetecinin ilginç bir tespitini anlatır “Eğer Karl Marx, Kapital’i şimdi yayımlamış olsaydı, edebiyatla ilgili bir TV programında amaçlarını açıkladıktan sonra ertesi gün artık kimse o eserden bahsetmeyecekti”. Bu cümlenin 2018 sürümünü düşünebiliyor musunuz? Marx bugün Twitter’da ‘trending topic’ dahi olamaz; en fazla birkaç meczubun eğlence malzemesi olur, elektronik uzay çöplüğünde serbest salınımda uçuşur dururdu.

Debord aynı önsözde şunu söyler: “Bu kitabın önemini belirtmek amacıyla ondan bahsedenler arasında şimdiye kadar kısaca da olsa neyin söz konusu edildiğini söylemeyi göze alan tek bir kişiye rastlamadım”.

Bizzat bu yazı da böylesi bir zarf ile mazruf yanılgısı mıdır bilmiyorum.

Yaşayan insanın gösterideki temsili olan ünlü kişi, olası bir rolün imajını kendinde toplayarak, aslında bu bayağılığı somutlaştırır. Ünlü kişi olmanın koşulu görünüşte yaşanmış olanda uzmanlaşmakttır.

Her şeyin değerini yitiriyor olmasını, bizim onları değersizleştirmemizden ayrı düşünebilmek mümkünmüş meğer.

Sen hiçbir şey değilsin küçük adam; hem de hiçbir şey. Bu uygarlığı kuran sen değilsin. Aklı başında efendilerinden yalnızca birkaçı kurdu bu uygarlığı. Bir kurma işinin içine girdiğinde, neyi kurmakta olduğun konusunda hiçbir fikrin yoktur senin. (Dinle Küçük Adam / Wilhelm Reich)

Bu konuların altını ileride ayrıca eşeleyeceğim. Şimdilik bir ‘altlık’ olarak dursun masamızda.