Bir tatlı huzurun peşinde

İlginç bir detay olarak biz Ademoğullarının Dünya adlı bu gezegendeki -kısa- serüveninin büyük bir bölümü büyük bir sessizlikle geçti. İnsanın beyni hariç her şeyi doğanın diğer canlı ve şartlarına karşı uyumsuz, yetersiz, zayıf ve acizdi. Dolayısıyla yeri gelince av bulmak, yeri gelince de av olmamak için sürekli, sessiz ve tetikte kalmalıydı.

Sonraları teknik ve onun ürünü olan teknoloji (özellikle elektrik ve buhar) ile her şey değişti. Geceyi gündüze, gündüzü geceye, kışı yaza, yazı kışa, soğuğu sıcağa, sıcağı soğuğa çevirebiliyorduk. Yapay da olsa köpekten hassas burunlarımız, şahinden daha uzakları görebilen gözlerimiz, çitadan hızlı ayaklarımız, filden güçlü kaslarımız, aslandan daha uzağa sesi ulaştıran ağızlarımız oldu. Onlara telefon dedik, otomobil dedik, makine dedik, dürbün, teleskop dedik…

Bütün bu gelişmelerin kaçınılmaz sonucu, zaten uyumsuz olduğumuz doğadan ve doğal yaşamdan hızlı bir kopuş oldu. Artık hücrelerimizi değiştirebiliyor, istediğimiz yere yağmur, kar; hatta meteor dahi yağdırabiliyoruz ne de olsa. Doğanın kanunları ve fabrika ayarlarımız çok da önem taşımıyordu.

Milyarlarca yıllık gezegenimizin hepi topu birkaç yüz yılında yaşanan bu hızlı dönüşümün en büyük yan ürünüyse ‘gürültü‘ oldu. Gürültü ile aklınıza sadece ses de gelmesin; ışık ve frekans gürültüsü dahi yabana atılır dert değil (bunları kimi zaman ‘kirlilik’ olarak da etiketlendirebiliyoruz).

Hepimizin göğünde aynı yıldızlar var. Ama nedense çok azımız onlara şahit olabiliyor. Neden dersiniz? (Yuri Beletsky / Wikipedia)

Örneğin gökyüzü gözlemi yapabilmek için gereken şehir ışıklarından yoksun alanları bulmak artık o kadar zorlaştı ki bugün kalan birkaç bölge devletler tarafından aydınlatmaya karşı korunuyor (sahi siz göğe bakınca yıldız görebiliyor musunuz yaşadığınız yerlerde? Öyleyse şükredin).

(Neyse ki) çok az kişinin mustarip olduğu bir hastalıksa (elektromanyetik hassasiyet  ya da EHS de deniyor) bugün modern dünyanın neredeyse oksijeni denebilecek bir unsura alerjik: radyo dalgaları! Mobil baz istasyonları, kablosuz modem ve dağıtıcılar, radyo alıcı ve vericileri, cep telefonları onlar için azap anlamına geliyor. Çünkü -iddialarına göre- bedenleri o frekanstaki radyo dalgalarını hissedebiliyor. Bunun mümkün olmadığını, psikolojik olduğunu savunanlar da var ama unutmayalım ki bu dünya eczanelerde diş ağrısı için kokain, sakinleştirici olarak eroin, astım için sigara satıldığı günleri de gördü (yani hüküm vermekte aceleci olmamakta fayda var).

Peki EHS hastaları için bu radyo dalgalarının hiçbirine sahip olmayan neresi var dersiniz? Evet; yine -aynı sebeple- uzay gözlem istasyonları ve çevresi.

İtiş-kakış metropoliten bir dürtüdür

Peki çok daha büyük bir ortak çileye dönüşen ses gürültüsünü ne yapacağız? Dünya Sağlık Örgütü’ne göre ses gürültüsü (bundan böyle kısaca ‘gürültü’ diyelim) hava kirliliğinden sonra insan sağlığına en çok zarar veren ikinci unsur. Avrupa Komisyonu için dahi bu bir temel meseleye dönüşmüş durumda.

Ben İstanbul’da doğdum; yani şehir çocuğuyum. Evimiz de şehrin tam merkezinde; en eski (ve kalabalık) semtlerinden birinde. Dolayısıyla kalabalık, kirlilik, gürültü, suç, itiş-kakış (her emsalim gibi) mesele bile edilmeyecek kadar doğal ayrıntılar. Ama ne yazık ki (ya da ne mutlu ki) bu durum ona alışmayı beraberinde getirmiyor. Yani gürültüye alışmak diye bir şey aslında yok. Beynin amigdala denen ‘cücüğü’ arada bir “bunlar buranın mevsim normali, sen boşver, işine bak” diyor ve duymazdan geliyor, o kadar. Ama nadiren oluşan hepi topu birkaç saniyelik sessizlik anında gelen o rahatlama, bize huzur denen şeyi yeniden hatırlatıveriyor.

Ayrıca gürültü -sandığımızın aksine- insan doğasına ait bir şey değil. Yani her yanı sarmış, evrensel türden bir dert değil. Örneğin İtalya’nın en turistik şehirlerinden Venedik, çok gürültü yaptığı için tekerlekli bavulları yasaklama kararı almayı düşünebiliyor.

Benim gündelik yaşamımdaysa ev ve arabaların alarm sesi dahi intihar ettirecek boyutlara varabiliyor (Mesela Cuma gecesi bir esnafın ‘eski tip’ alarmı çalmaya başlarsa Pazartesi sabahı dükkanını açmaya gelene kadar hiç durmadan ötebiliyor. O delirme halini anlatabilmek isterdim). Seçim propagandalarına, düğün konvoylarına ya da asker uğurlamalarına değinmiyorum bile.

Gürültüden uzak durmaya çabalamak ya da ona tahammül edebilmek gayet iyi anlayabildiğim iki kavram. Ama gürültü istemek ve sessizlikten rahatsız olmak sahiden anlayabildiğim türden değil. Gerçi haftanın 6 günü İstanbul trafiğinde çile çekip, ömür tüketip Pazar sabahı da aynı trafiğe girip, uyduruk bir kahvaltı uğruna mekanların önünde kimi zaman 1 saat sıra bekleyerek tek tatil gününün yarısını heba edenleri de anlayabildiğimi söyleyemem. Ama hepsinin bir mantığı var belli ki.

Kendinle başbaşa kalma korkusu

Fikirlerine önem verdiğim, bütün kitaplarını okuduğum Dan Ariely‘nin The Wall Street Journal gazetesindeki okur mektuplarına verdiği yanıtları içeren Akıldışı Sevgilerimle adlı kitabındaki sorulardan biri insanların (daha çok gençlerin) neden sevgilileriyle rahatça konuşabilecekleri sessiz ortamlar yerine gürültülü kulüplere, barlara gittiğini sormuştu. Ariely’nin yanıtı aşağı yukarı şöyleydi: “Çünkü gürültülü ortamlar, konuşacak bir şeyi (bilgisi, vs) olmayanları bu çileden kurtarır. Üstelik yüksek müzikte konuşabilmek için kulağına yaklaşırsın ve bu da ayrı bir erotizm içerir, işleri kolaylaştırır“. Gayet mantıklı. Ama konuşacak konusu yok diye -bizde olduğu gibi- her yeri gece kulübüne çevirme hırsını açıklamıyor.

Yukarıda bahsettiğim ‘Pazar kahvaltıcıları’nın yaz türeviyse Instagram Tatilcileri. Benim tatil anlayışım huzur ve sessizlik üzerine kurulu (ağaç gölgesindeki şezlongda kitap okumak, dalga sesini dinleyerek pineklemek, ve en önemlisi uyumak) olduğu için bu kategori hakkında pek bilgim yoktu. İçinde dostlarımın yer aldığı Alaçatı Turizm Derneği sayesinde haklarında epey gözleme ve bilgiye sahip oldum.

Yoğunlaştırılmış bir ‘mesai türü’ olarak tatil

Yakaları beyaz Türklerin yapılacaklar listesiyle dolu bir tatil anlayışı oluştu. Gideceği tatil beldesi, kalacağı otel, yiyeceği yemek, gireceği deniz, çıkacağı dağ, bineceği tren, sinir olacağı şeyler, çekeceği fotoğrafın açısı, paylaşırken ekleyeceği etiket; hatta kullanacağı filtre bile belli. Bu uğurda neredeyse hiç uyumadan kendini bir mekandan diğerine atıyor. Her şeyi o bir haftada yapmak ve yaşamak istiyor.

Bu yüzden adı ‘tatil’ olan bir dinlenme vesilesini yılının en yorucu, en enerji tüketici ve en para harcatıcı dönemine çeviriyor. Ve ne acıdır ki bunların çoğunu kendi istediği için değil; bütün o listeyi hazırlamasına olanak sağlayan Instagram için yaşıyor. Onları yapacak, fotoğrafını paylaşacak ve camiaya bağlılığını bildirecek. Ardından kalan aylarda bu çılgınlığın faturasını kredi kartı taksitleriyle ödeyecek.

Türkiye’de Instagram engellenirse iç turizmin dörtte üçünün çökeceğine kalıbımı basarım.

Yanlış anlaşılmasın sakın. Bunların hiçbiri derdim değil. Kim ne istiyorsa yapsın, nasıl eğleniyorsa eğlensin. Ama ne yazık ki tam olarak böyle olmuyor. Çünkü bu eğlence tarzı (hatta daha genel tanımıyla tüketim) bireysel değil. Daha doğrusu kendi halinde değil; teşhire dayalı. Bütün bunları yaparken gürültüsü yapılacak, afrası-tafrası olacak, gelirken de giderken de ses getirecek.

Geldik yine gürültüye anlayacağınız.

‘Değneksiz’ olmaz mı dersiniz?

Alaçatı Turizm Derneği (yani bizzat turizm işletmecileri) artık hem bölgede oturanların hepsinin hem de mekan sahiplerinin çoğunun ortak derdine dönüşen gürültüyle (yani yüksek sesli müzik ile) mücadele için ‘Alaçatı 75 Desibel‘ adında bir kampanya başlattı. ‘Mekanlarımızda 75 Desibelin üstünde müzik çalmayalım ki biz eğlenirken etraftakiler bize bela okumasın, küfretmesin’ demenin kibarcası anlayacağınız. Epey ilgi gördü, birçok yerde haber oldu.

Ancak ilginç bir şekilde azınlık da olsa gürültüsever mekancılar yine bildiğini okudu. Ve azımsanmayacak kadar turist de o gürültüyü tercih etti (bu tavrın tadını hemen dibindeki otelde uyumaya çalışan turisttten ya da diğer tarafında evinde yaşamaya çalışan yerel sakinlerinden dinlemenizi isterim).

Barların, restoranların, yazlık evlerin ve butik otellerin bitişik nizam sıralandığı böylesi yerlerde sabah 3-4’e kadar sağır edici müzik yayını mekanlar kadar içinde eğlenenler için de utandırıcı olmalı. Ama olmuyor işte (Sonra aynı insanlar ertesi sabah hiç utanmadan ülkedeki yolsuzluklara, hukuksuzluklara, adaletsizliklere giydiriyor. Riyakarlığı ve cehaleti batasıcalar).

View this post on Instagram

Instagram arşivimden de belli olacağı üzere denk getirebildiğim her fırsatta rotamı Alaçatı’ya çeviriyorum. Ve bu kaçamakların hepsi ya sonbahar ya da kış aylarına denk geliyor. Çok basit bir sebebi var: HUZUR. Çünkü Alaçatı kendisini meşhur eden sakinlik ve sessizliği artık ne yazık ki sadece bu mevsimlerde yaşayabiliyor. Birkaç gün için de olsa sakin bir Ege köyünde kafa dinlemek varken, İstanbul’da dahi çok az kulüpte rastlanacak türden yüksek sesli (ve KÖTÜ) müzik şart mıdır? En azından köyün ‘sakinleri' ve girişimcileri tarafından kurulan Alaçatı Turizm Derneği olmadığını düşünüyor. Sonuna kadar destekliyorum. Kafa dinleyip, huzur bulamayacaksak tatilin anlamı nedir? Gürültü, kalabalık ve itiş-kakış geride bıraktığımız şehirlerimizde fazlasıyla yok mu? Umarım #alacati75desibel diğer tatil beldeleri için de ilham kaynağı olur.

A post shared by M. Serdar Kuzuloglu (@mserdark) on

Uzmanlar ses ile gürültüyü şöyle birbirinden ayırıyor:

Yaptığınız şeyi engelleyen, sizi olmak istediğiniz halden alıkoyan ya da dikkatinizi dağıtan -ve mecburi olmayan- her ses gürültüdür.

Dolayısıyla bir uçak seyahatindeki jet motoru sesiyle duvar ile yürüttüğü mücadele boyunca kulağımızı tırmalayan matkabın sesini farklı algılarız.

İşte bu ikinci türden gürültünün bencilliğin eseri olduğunu düşünüyorum. Plajda neden müzik çalar mesela? Dünyanın birçok denizi ve okyanusunda plajlara gittim. (Yerleşim yerlerinden uzak) Birkaçı dışında müziğe denk gelmedim. Bizdeki türden gürültülü müziğe ise bizden başka hiçbir ülkenin plajında rastlamadım. Denizi, dalgaları, üstüne çırpınan kuşları, kumlarda gezinen ayakları, kulaç seslerini, rüzgarı dinlemek varken müzik ısrarı neden? Bunun mantıklı bir cevabı olabilir mi? Üstelik bunun için kulaklık denen bir şey varken (müzik çalmayan plajlarda telefonunun hoparlörünü sonuna kadar açıp şarkı dinleyenlere hiç girmiyorum bile).

Kader değil, kural değil, ‘tercih’

Ağustos ayını baştan sona İtalya’nın küçük bir Ortaçağ şehrinde geçirdik (şehir dediğim de kasabadan hallice). Arada sırada yoldan geçen birkaç arabanın dışında çıt çıkmıyordu (İtalya ıssız bir ülke de değil üstelik; 60 milyonu aşkın nüfusa sahip).

Yüzlerce yeme-içme mekanı arasında müzik çalan (o da kısık sesle) yer sayısı rakamla 4’tü (biri hamburgerci, biri bakkal, biri kafe, biri de bar). Ama her yerde insanlar yiyordu, içiyordu ve eğleniyordu. Bahsettiğim o gürültülü mekanlardan daha da fazla eğleniyordu üstelik. Bir haftasonu birkaç saatlik yolculuk ardından Akdeniz’e kıyısı olan bir şehrin plajına gittik. Kilometrelerce uzanan plajda hiçbir müzik yoktu. Kimse mutsuz görünmüyordu.

Bir ofisim olmadığından genellikle dışarıda, kafelerde çalışıyorum. Kaç mekanda müzik yüzünden gerildiğimi sayamam. Herkesin yemek yemek, çalışmak ya da toplantı yapmak için geldiği bu mekanda müziği bağırtıp insanları da bağırarak konuşmaya zorlamak bir esnaf hobisidir belki de.

Motor sesinden yoksun bir uçak seyahatinin keyfi tarif edilir türden değil.

Şahsen bulabildiğim en iyi çözüm bir gürültü engelleyici kulaklık almak oldu (active noise-cancelling olarak da geçiyor). Bu konuda epey araştırma yaptıktan sonra Sony’nin WH1000XM2 ve Bose’nin QuiteComfort 35 modelleri arasında gidip geldim. Sonuçta Sony’de karar kıldım. Gerçi ben 8-9 ay önce almıştım, şimdi yazarken (Amazon’da) baktım, fiyatı -Dolar bazında- neredeyse yarıya düşmüş (kur farkına hiç girmeyelim).

“Bir kulaklığa yüzlerce Dolar verilir mi?” dersiniz, benim cevabım evet. Çünkü onun sayesinde hem dışarıdaki ortamlarda, hem de iş seyahatleri yüzünden haftada en az 1-2 sefer içine kapandığım uçak kabinlerinde mutlak sessizliği yaşayabiliyorum.

Gürültü engelleyici kulaklıkların ilginç bir teknolojisi var. Bu tür kulaklıklar birkaç mikrofonla ortamdaki sesleri özel işlemcisiyle analiz ediyor. Bu seslerden hangisinin gürültü olduğunu algılayıp ayrıştırıyor. Ardından onun tam tersi dalga formuna sahip bir ses üreterek kulağınıza yönlendiriyor. Birbirine tamamen zıt iki bu dalga çarpışınca ses sıfırlanıyor ve gürültü yok oluyor. Bunun için kulaklığın her an binlerce analiz ve ses üretimi yapması gerekiyor (active noise-cancelling terimindeki ‘aktif’ detayı bunu temsil ediyor).

Yöntem aşağıdaki videonun 1. dakikasında güzel bir grafikle anlatılmış.

Aktif gürültü engelleme teknolojisinin kötüsü ve iyisi (ve çok iyisi) arasında ciddi fark bulunuyor. Dolayısıyla böyle bir kulaklık alma niyetiniz varsa iyice araştırın ve mümkünse tecrübe edin derim. Küçük bir detayı da ekleyeyim: yeni nesli lüks araçların kabinleri de gürültüyü engellemek için aynı teknolojiyle donatılıyor.

Sessizlik ve huzur arayışı doğamızda var. Ancak çeşitli bahanelerle bu beklentiyi bastırıyoruz. Bu kimi zaman kendimizle -yani sorunlarımızla- başbaşa kalmamak için dahi olabiliyor. Yoksa huzurlu bir yeşilliğin ortasında rahatsızlık duyan birisine rastlamadım hiç.

Daha da ilginci, bizi gürültüden koparıp huzura boğan o sesler dahi artık bir sektöre dönüşmüş durumda. Yarattığımız gürültüyle bastırdığımız doğanın sesini para verip satın alarak gürültümüzü yeniden bastırmaya çalışıyoruz (bu cümle üstüne biraz düşünün lütfen).

Ademoğulları huzur bulsun diye doğadan kaydedilen (bazen de sentetik olarak üretilen) dalga, kuş ciklemesi, cırcır böceği, rüzgar, yağmur, şimşek seslerini dinleten mobil uygulamalar yüz milyonlarca Dolarlık bir sektör yaratmış durumda. Öyle bir hale geldik ki en doğal hal olan sessizlik (huzur) artık alım gücü yüksek azınlıklara pazarlanan bir lükse dönüşmüş durumda (fakir-fukaranın zihnini berraklaştırması kimsenin işine gelmez ne de olsa).

Mevzu hoşunuza gittiyse bir de belgesel tavsiyesi vereyim.

Kendimize ettiğimiz bu eziyetin bir açıklaması olmalı. Çünkü bu mahkum olduğumuz değil; tercih ettiğimiz bir çile.

NOT: Çalışma odamda bu yazıyı yazdığım 2,5 saat boyunca toplamda 2 ambulans, 4 polis ve 1 itfaiye sireni duydum. Yoldan geçen arabaları saymadım ancak tekerlek gürültüsüz geçen zaman toplamda 5 dakikayı bulmaz diye düşünüyorum. Sokağın göremediğim bir kısmında küçük bir kavga koptu, iki evin alarmı çaldı, müziği sonuna kadar açmış araçların geçit töreni motosikletinin egzostuyla tatmin olan yiğitlere karıştı.

33 Comments

  1. Avrupa’ya çalışmaya giden bazı Türkler de “Buralar çok sessiz” diye şikayet ediyor. Adam sokakta gürültü yok diye yakınıyor. Ve bence bizim gürültüye bu kadar bağımlı olmamızın sebebi iç sesimizi bastırmak istememiz.

    Cevapla

  2. Ya sen (sizinle kendimi o kadar samimi hissediyorum ki ondan “sen”) ne kadar dolu dolu yazabiliyorsun. Şu an tezimle uğraşıyorum fakat ne güzel bir ara bu yazı. Ve öncekiler. Aklına sağlık.

    Cevapla

  3. Kulaklıkla sağlanan sessizlik ne kadar hoş olur bilemiyorum. Kulağa tıkaç tıkamaktan farkı var mı denemek lazım. Bence bizde her yerde müzik olmasının nedeni müziğin white noise olarak görülmesi. Ama ne için white noise derseniz orası can sıkıcı işte: Toplu mekanlarda müzik, tuvalete neden koku spreyi konuluyorsa o yüzden var. Kötü olanı bastırmak. (Ya da bindiyseniz bilirsiniz şehirlerarası otobüslerde habire bunlardan sıkar muavin) Yani adabı muaşeretten yoksun olduğumuzdan halka açık mekanda ne hangi ses tonuyla ne de hangi konuda konuşulacağı bilinmediğinden sanırım işletmeciler millet birbirini duymasındansa kimse kimseyi duymasın diye düşünüyor(eğer hiç düşünüyorlarsa). Anlıyorum ama onaylamıyorum sonuçta öyle de böyle de oturulmuyor mekanda. Daha derin sebepse şu: Kimsenin gündelik zevkleri sessizliğin getirdiği ikincil sonuçları amaçlayacak olgunlukta değil. Adam/kadın kendinden bile tiksiniyor iç sesini bile duymak istemiyor. Dalga sesiydi kuş sesiydi ezan sesiydi bunları duymanın ruhunda bir karşılığı da yok. Açık mekanlarda yapılan müzik yayınının akıl almaz bir pazarı var. Bunlar için ne telifler ödeniyor ödenmezse ne davalar açılıyor.. Pek çok şey gibi bu konudada müthiş maliyetlere katlanılıyor elde edilense sonunda dert tasa. Herkes için.

    Cevapla

  4. Yazınızı okumadan önce, şuan mahallemde yapılan sünnet düğününün, pazar yapılma sebebini ve çocukları korkutan havai fişeğin, sünnet düğününde neden yapıldığını anlamaya çalışıyordum. Emeğinize sağlık.

    Cevapla

  5. Amirim, insanların çoğu gittikleri kafede müzik olsun istiyor. Zor görüşen arkadaşlar bile ilginçtir tercihlerini bu yönde kullanıp, müzik olmayan yerlere hayat yok burda neden oturalım? diyorlar.
    Esnaf arkadaşlarımın dükkanına gidiyorum, müşteri geldiğinde bangır bangır müzik açıyorlar. Müşteri istiyormuş ama iletişim kopuyor, konuşulanlar anlaşılmıyor.
    Olsun, tarz böyle yoksa müşteri gelmez ki savunmaları var.
    Kısacası, herkes arkadaşından çok çalınan müziklere kilitleniyor.

    Cevapla

  6. Merhabalar. Gökçeada’yı bir deneyin derim. Işık kirliliği minumum. Adada yaşanyanların bile bilmediği kadar sessiz gidecek koylar. Merkezde sadece feribot saati biraz trafik. Yazın durum bu. Kışın daha da sessiz. Bu sebeple satırları yazarken tek rahatsız edici ses tavan vantilatörünün dönme sesi. Samanyolu hiç olmadığı kadar güzel izlenebiliyor bu arada. Ay doğmadan ya da aysız gecelerde.

    Cevapla

  7. Kars’tan İstanbul’a ilk geldiğimde, 4 yıl bağcılar güneşlide otumak zorunda kalmış, misofonya (gürültüye aşırı duyarlılık) hastası olmuştum. Kars’ın zaten sessiz hali, kış gecelerinde yastık gibi kocaman kar taneleri düşerken, esrarlı, efsunlu bir hal alır. Sırf bu sessizliği dinlemek için, çoktan boşalmış sokakları arşınlar, seslerin taze kar kristalleri içinde kırılıp gitmesini, ayak sesimin bile duyulmaz oluşunu, nihayet yalnız kalp sesime karışan soluğumu hissetmek, sonunda kendimi, sonsuz beyaza çalan kızıllığın içinde yitirişim… Ah evet tarifi mümkün olmayıp, yalnız tecrübeye tabi mutluluklardan bu anlattıklarım. Gürültü iyice sinir tellerimi gerdiğinde hep yukarıda anlattığım anları hayal ederken buluyorum kendimi. Neyseki son 8 yıldır Şile’de yaşıyor, istanbulda çalışıyorum lakin burdaki huzur için her gün teptiğim 120 kilometrenin her santimine değiyor inanın, evine koşarak gelmek hali budur sahiden 🙂
    Not: Kar yağarken civa yada başka element buharlı sokak lambalarının kızıl ışığı, kar kristallerden kırılıp yansıya, yansıya tüm şehri ve gökyüzünü normalden çok daha parlak, sonsuz beyaz bir kızıllıkla sarar. Yani gerçek bu..

    Cevapla

  8. Uzun aradan sonra gelen bu güzel yazı için teşekkür ederim:). Ben İtalya tatilinizi anlatacağınız yazınızı (umarım vakit bulur da yazarsanız) bekliyorum. (Not: Bununla ilgili Instagram’daki paylaşımlar yeterli olmadı!)

    Cevapla

  9. bu yazı yarama parmak basmadı yumruk attı. yaz günü kapıyı pencereyi kapatmak istediğimde halden anlayan pek kimseyi bulamamak daha da sinir bozucu. işin boktan yanı metro hattına yakın olmayan bir yerde oturamam gibi geliyor ve sık sık ne yapıyorum ben diyorum.
    çocukken senenin yarısında damda yatardık, seneler geçtikçe yıldızların git gide azaldığını düşünürdüm 🙂 ışık kirliliğinden kaynaklandığını öğrendiğimde sevinmiştim…

    Cevapla

  10. Merhaba. Yazinizda bahsetmis oldugunuz insanlarin sessizlige artik tahammul edemeyisleri ile ilgili Jaron Lanier’in son kitabi olan ‘Ten Arguments for Deleting Your Social Media Account Right Now’da soyle bir bolum var. “Sosyal medya mecralarinda, negatif duygular, pozitif olanlara gore daha kolay erisilebilir ve daha fazla kar getiren hareketler. Siradan insanlar mutlu ve tatmin olduklarinda, sosyal medya aliskanliklarina bir ara verir ve ciceklerin icerisinde daha fazla haz alir ya da birbilerine daha fazla ilgi gosterir. Ama kisilerin kendilerine ozguveni eksik ve yeterince populer olup olmadiklari sorusuna surekli bir cevap ariyorlarsa, icinde sikisip kaldiklari bu yapay ortami terk etmeye cesaret gosteremeyeceklerdir” diyor. Ya da buna yakin bir seyler. Yine ayni kitapta bahsedilen Sean Parker’in Facebook’un ilk yillarina iliskin “Arada sirada kullanicilara dopamin salgilatmamiz gerekiyordu. Bunun nelere sebep olacagini biliyorduk, ama yine de yaptik. Ve bu, toplum icerisindeki tum sosyal iliskilerimizi tumden degistirdi, cocuklarimizin beyinlerine ne gibi hasarlari verdigimizi de Tanri’dan baska bilemez” diyor. Bu mecralar ile biz her yaptigimiz, paylastigimiz ya da yazdigimiz seylerin begenilmesini, onaylanmasini isteyen bagimlilara donustuk. Bu sebeple dinginlik ve sessizlik bizi rahatsiz eder oldu sanirim. Bu arada kitabi da sizin bir tweetiniz sayesinde gorup aldim, tesekkurler!

    Cevapla

  11. Avrupai ve Amerikan yaşam tarzları her ne kadar globalleşen bir dünyada yaşasak da biraz farklıdır ki geçmişten bu yana medeniyetin sembollerinden biri olan hukuk sistemleri de ayrı biçim ve içeriktedir. Iyi bir gözlemciyseniz veya bu yeteneğe sahipseniz insanların neden böyle davrandığını az buçuk anlayabilirsiniz. Yani illa Schopenhauer veya Freud ya da başka psikolog ve toplum bilimcileri okumanıza gerek yoktur. Onları okuduğunuzda da benzer görüşlerin “aynı benim gibi düşünüyormuşun” sizde oluştuğunu görürsünüz ve belki daha ayrıntılı bir insan analizi okumuş olursunuz.Ülkemizde kültürel açıdan daha etkin olansa Amerikan kültürüdür desek yanlış olmaz. O zaman da neden Amerika’da bu şekilde gürültücü ve şekilci bir toplum ortaya çıktı sorusu gelecektir. Amerikaya gitmiş olanlar ülkemizdeki gibi bir durumun olmadığını iddia edebilirler ki haklılık payları olabilir. Insanlarımız nedense konfor ve gösterişi, sahip olduklarını abartmayı seviyor. Doğru düzgün bir yazılımsal veya sosyal platformumuz yok ama iş bunları tüketmeye gelince bizden iyisi yok! Yabancı siyasetçilerin ya da ünlülerin sosyal medya hesaplarında bile birçok Türkçe yorum bulunuyor. Ne yazık ki yalnız kalmayı seven bir toplum değiliz ve bunu bir hastalık ya da zayıflık belirtisi olarak görüyoruz. Kitap okumak boş zaman geçirme,öğrenme amaçlı değil bir işkence, zulüm olarak geliyor bize.( yalnız kaldığınızda salt kitap okumazsınız elbette ama diğer faaliyetlerde entelektüel bir iş olarak görülebilir yalnız kaldığınız zaman -yalnızlık fetiszmi değil bu )Schopenhauerle tamamlarsak; beynini geliştirmemiş,geliştirememiş, düşünmekten yorulan, kendisini tanıyamayan ve kendisiyle hesaplaşmaktan korkan insanlar yalnız kalmaktan da korkarlar ve bu yalnızlıkları ve korkularından kaçınmak için de yazınızda saydığınız eylemleri yaparlar. Çünkü yalnız kaldıklarında bir değerleri ve varlıklarının anlamı olduğunu düşünmezler, ancak topluluk içinde “biri” oldukları zaman bir değerleri olacağını varsayarlar. Bireyselleşme insanları yalnızlığa sevk ediyor gibi görünebilir( bunun nedeni teknolojik ilerleme de olabilir) ama buradaki bireyselleşmeden kasıt birey olmak elbette. Peki ya birey olamayanlar? Kendini, diğerlerini ve çevreyi sorgulamayanlar? Birey olabilmek, kendi kararlarınızı dış ya da iç faktörlere bağlı kalmadan (ki bundan kaçmanız mümkün değildir) verebilmek elbette doğru? olandır( bana göre) Yeter ki empati seviyenizi arttırıp bencillik duygunuzu bastırabilin.

    Son olaraksa insanın kültürel ve teknolojik çoğu ilerlemesi kendi doğasına-evrimine aykırıdır. Çok uzun yıllar evrimle doğaya adapte olduktan sonra bu kadar kısa sürede değişmesi, doğayı değiştirmesi ve buna ayak uydurması mümkün değildir. Sorunlarının ana kaynağı da evrimini farklı bir seviyeye taşımış olmasıdır. Yani insan yapay seçilime ayak uyduramayacak kadar narin ve savunmasız bir yaratıktır. Bu sebeple doğasına aykırı biçimde birtakım savunma mekanizmaları geliştirmesi bu hızlı evriminin bir sonucudur.

    Cevapla

  12. Ne güzel anlatmışsınız. Orhan Pamuk un kar kitabındaki Kars gerçek demek ki. O da böyle anlatır karın sessizliğini. Benim de hayatta en sevdiğim şey (karın bolca yağdığı bir iç anadolu şehrinde geçti çocukluğum) her tarafı saran sessizlikten de daha tok bir başka türlü sesin yokluğu hali yaratan karın geceleri bir yerlerden yumuşacık mucizevi bir lamba yakılmış gibi her yer aydınlatıp insanı bir sığınma isteğiyle bambaşka alemlere götürmesidir.

    Cevapla

  13. Sokaklardan bangır bangır geçen eski model araba ve motosikletler konusunda muzdarip olmamak mümkün değil. BİMER e şikayet ettim polisi aradım ancak çözüm olmadı. Üstelik polisi aramamda çağrı merkezinin telefonda 5 dk. beni beklemesine şaşırmıştım. Ya acil bir şey olsaydı. Demek ki 155 e ulaşmak o kadar kolay değil. Ülkede galiba ceza yok. Ya da uygulanmıyor. Tehlike veya alarm seviyesinde böyle gürültü yapanlara ceza verilmiyor. Yapısal reform yapısal reform diye söylüyoruz. Alın size yapısal reform. Bu anlayış yoksunu yaratıkların kullandıkları araçları irat kaydedecek, para ve ehliyete el koyma cezası uygula/yap. Ceza uygula ve gelir elde. Bu tip yaratıkların topluma zaten bir faydası olmadığı gibi kendilerine de faydası yok. Bari bu yolla devletin kasasına para girer.

    Cevapla

  14. Avrupada sadece Yunanistanı görme şansım oldu ama Avrupaya gerek yok. Ben küçük bir yerde büyüdüm. Muğla’nın küçük bir kasabası. Şimdi izmirde yaşıyorum ve 4 -5 senedir bu izmirin gürültüsü beni delirtecek. AVM’lere hiç gitmiyorum sinir, sitres ve yorgunluktan başka bir şey değil. Motosiklet biniyorum her fırsatta şehrin dışına ormanlık kimsenin olmadığı yada yolu kötü olduğu için arabaların gitmediği yerleri tercih ediyorum. İşin kötü tarafı instagram sayfaları 3 kuruş kazanacam diye Muğla reklamı yapa yapa oranında canını okudular. Gittiğimizde huzur bulamaz olduk. Gelen giden kalabalık, gürültü vs bir yana birde bıraktıkları çöpleri var. Hadi onuda geç geldikleri 10 günde hayatı orada yaşayanlara zehir etmeleri ve meşhur olduğu için güzelim koylarımızın, bakir ormanlarımızın telef edilmeside ayrı bir problem.

    Cevapla

  15. Müzik insan hareketliliği olması gereken yerlerde kullanılıyor. AVM’lerde müzik gürültü zaten baş belası,
    AVM’lerdeki mağazalarda da durum aynı, mağaza kalabalıklaştığında ve insanlar alışveriş yapmadığında müzik sesi açılır ve insanlar kibarca uzaklaştırılır.

    Zorunlu olarak gitmemiz gereken yerlerde de aynı durum söz konusu örneğin neden kamu dairelerinde müzik yoktur?
    Bakkalların üstü marketlerde ise durum yine aynı,
    en çok üzüldüğüm ise orada çalışan elemanlardır.

    Müziğin bu şekilde kullanılması yarardan çok zarar getireceğini düşünüyorum.

    Bir hareketlilik olsun isteniyorsa hafif enstrümantal müzik çalınabilir.
    Müzik zamanın geçtiğini insan hissettirebilmelidir.
    Müzik olmaz ise de insan zamanın aktığını hissetmez.

    Yazı için teşekkürler.

    Cevapla

  16. Serdar bey, cok haklisiniz, gürültüyü Türkiye sartlarinda azaltamiyoruz. Insanlarin enerjiye acligi var ve bir sekilde muzikle, tv ile iyiles cabasina giriyorlar, fakat bunlar insanlari gecici olarak idare ediyor. Insanin insana (fiziksel olarak, bilgisayar üzerinden degil) ihtiyaci var, ve günümüz dünyasinda bu durum giderek zorlasiyor. Bununla beraber, 3 yildir Almanya’da yasayan biri olarak, burada tecrübe ettigim sessizlik, gürültüye göre daha tehlikeli bir durum, ve görünmese de cok fazla insan hastalik geciriyor yalnizlik ve sessiz yasam yüzünden. Sessizligin hayatta muhafaza edilebilecegi bir yerde yasarsaniz, belki sessiz bir hayat sürdürülebilir ama bizim gibi ülkelerde sessizlik arayisi güzel ama zor. Zorluktan cok beyin icin tehlikeli o sebeple, sessiz bir yasam yerine, arada bir sessiz ortamlarda (3 ayda bir mesela) bulunmak, asiri gürültülü ortamlarin sebep oldugu stresi gidereceginden daha faydali olur sanirim. Almanya’dan, Isvicre’den bu kadar filozof, psikolog, bilim adami cikmasinda sessizligin etkisi cok büyük ama bir de bu insanlarin hayatini inceleyin, o sebeple “az” sessiz bir hayat, huzurlu bir hayat icin en uygunu diyebilirim.

    Cevapla

    1. Aksine gürültülü ortamlar hem düşünme / doğru karar verme yeteneğine hem de bedensel sağlığına olumsuz etki ediyor. Yazının sonunda paylaştığım belgeseli izlerseniz sessizliğin tedavi edici gücünün ötesinde kanserle mücadele eden hücrelerin artışında bile olumlu etkiye sahip olduğunun kanıtlarını görebilirsiniz. Mutlak sessizlik zaten imkansız bir hayal. Ancak gürültüsüz ortamlar asla değil.

      Cevapla

  17. Ah ahh serdar bey, içimdeki kanayan yaraya parmak bastınız. Sessizliği seviyorum, gürültüden nefret ediyorum. Her fırsatta doğadaki o güzelim seslerle birlikte olmak istiyorum. Emekli olup sessiz bir yere göçesim var. Yorumlarda güzel şeyler var. Hem yorumculara hem de size teşekkür ederim.

    Cevapla

  18. sen ki ademoğulları baharatçılık demişsin, ne oldu homo sapienslere, homo neanderthalensislere, homo heidelbergensislere şaka şaka yaş ilerledikçe inanç artıyor, amaçlar anlamsızlaşıyor, ömrünü verdiğin evin araban dünyevi oluyor… ama olmasın bir neslin gelişimine, yönünü bulmasına rehber oldun, yetmedi haykırdın, dolaysıyla yalnızlaştın, ama seni yakinen takipteyiz, kalbinin sesini (zamanı) değil, aklının sesini dinle, neyse uzatmayayım… mevzu bahise gelirsek 29 umdayım ses, gürültü katlanır değil, evde çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, yüksek sesle dinlenen pc, tv, sürekli çalışan jeneratör, klimalar isyan ettiriyor, evdekilerle sürekli münakaşa içindeyim… bizimkiler de yaşlanıyormuşum diyorlar… konsantre olamıyorum, sanki gürültü zihnimi esir alıyor ama yok anlamıyorlar sanki bunamışım gibi suçluymuşum gibi… halden anlayan yok!

    Cevapla

  19. Tam benlik müthiş bir yazı olmuş abi ama komşulukta ve apartmanda gürültü hususunu atlamamanı rica ederim. Bence en etkili gürültü kirliliği apartmanda maruz kaldığımız türden olanı. Zira tadında bir uyku bile uyuyamıyoruz.
    Yeni bir apartmanda kartondan duvarlar ile çevrili bir dairede oturuyorum 5 senedir. Bütün bina birbirimizi rahatlıkla duyabiliyoruz. Yani niyetine durulsa cemaatle namaz kılınır altlı üstlü. Özellikle benim gibi en ufak sese duyarlı insanlar için bu bitmeyen bir azaba dönüşebiliyor. Ve maalesef tek çözümü müstakil bir evde oturmak. Gece geç saatlere kadar balkonda oturanlar, sokakta bağıra çağıra yürüyenler, ağlayan çocuklar, sinirlenen anneler ve nedenini anlamadığım şekilde 00:30’da toplanan çöpler ile tüm hayatımız bu gürültü kirliliğinin içerisinde eriyor.

    Ulan hayatımızda ki bütün her şeyden çalıyorsunuz bari sessizliğimizden çalmayın. Bari uykumuzu tam alalım. İyi uyuyalım ki bizi şehirlerde yaşamaya kelepçeleyen işlerimizi daha iyi yapabilelim. Sonra hayatlarımızdan yine çalın. Hayır sessizliği sağlayacaklarsa onun vergisini de ödemeye hazırım.

    Cevapla

  20. Merhabalar,

    Ben uzun süredir aydınlatmanın tasarlanması gerekliliğini vurguluyorum. Tüm yazılarım şurada: https://pldturkiye.com/editorden/

    2011 yılından beri de “Işık kirliliği”ne dikkat çekmeye çalışıyorum. Bir özet şurada: Işık kirliliği nedir? Türkiye’deki çalışmalar – https://pldturkiye.com/isik-kirliligi-nedir-turkiyedeki-calismalar/

    Temel öneriler de şurada: Işık kirliliğini (büyük oranda) önlemek için 3 temel öneri. (Özet: 24:00’den sonra ışıkları kapatalım.) – https://pldturkiye.com/isik-kirliligini-buyuk-oranda-onlemek-icin-3-temel-oneri-ozet-2400den-sonra-isiklari-kapatalim/

    Maalesef özellikle LED ile beraber her yer en kaba tabiriyle “pavyonlaştı”. Bununla ilgili yazı da şurada: LED’ler ve renk kullanımı: Pavyonlaştıramadıklarımızdan mısınız? – https://pldturkiye.com/ledler-ve-renk-kullanimi-pavyonlastiramadiklarimizdan-misiniz/

    Işık kirliliği özde herkesi ilgilendiren ve önemli bir konu ancak bilinç seviyesi çok düşük. Bu anlamda kısa da yazınızda bu konuya değindiğiniz için teşekkürler.

    Emre Güneş

    Cevapla

  21. Amirim yine kapsayıcı ve düşündürücü bir yazı olmuş. İş stresi, trafik, gün içinde maruz kaldığımız gürültülerden sonra akşam değil gürültü fazla sese bile katlanamıyoruz, zamanla daha sinirli bir insana dönüşüyoruz. Bir süre böyle devam ettikten sonra ise artık kalıcı bir sinir ve tahammülsüzlük bizim karakterimize yapışıyor maalesef.
    *Bir de sanırım mustarip değil muzdarip, saygılarımla

    Cevapla

  22. Merhaba,

    Yazınızı okurken önce sevgilimin telefon mesaj sesini kapattırdım, ardından arkada çalan müziği kapattım, o sırada ezan okunmaya başladığından ve sokaktan belediyenin sinek ilaçlama aracı geçtiğinden pencereyi kapattım. Sonunda “nispeten” sessiz bir ortamda yazınızı okuma fırsatım oldu.

    Uzun zamandır modern şehir hayatının tüm seslerine karşı aşırı hassaslaştım. Öyle ki, tüm o seslerin içinde en katlanamadığım, ses ayarı kaçmış insan konuşması oldu. Alışmak denen şey kesinlikle yalan. Sağlıklı kalmak için, sadece yiyip içtiklerimize dikkat edip fiziksel aktivitemizi arttırmak yetmez. Gün içinde maruz kaldığımız sesleri de minimuma indirgemek zorundayız.

    Cevapla

  23. Yine harika bir yazı olmuş, tabi ofiste okurken 4 defa telefon çalarak bölündü asma olsun. Dışarıda sanayiden gelen sesleri saymıyorum.

    Cevapla

  24. Gürültüden ve getirdiklerinden kaçtıkça ve uzaklaşmak için çabaladıkça çevremdeki insanların azaldığını fark ettim. Öğretmen olarak elime ilk geçtiği fırsatta da bir köy okuluna tayin alarak aradığım sessizliğe kavuştum. (yol kenarı bir köy olduğu için evimi yine yol kenarında tutmak zorunda kalsam da arabaların sesi sinek sesi hükmünü taşımaya başladı bir süre sonra) Gece olduğu zaman ışıklardan uzak olabilmek ve yıldızları görebilmek için herhangi bir gözlem istasyonu çevresinde olmama gerek kalmıyor, bloguma yazılarımı yazarken ses geçirmeyen kulaklıklara ihtiyaç duymuyorum ve en güzel tarafı ise insanların yapay kayıtlara aldığı doğa seslerine bizzat şahit olabiliyorum 🙂
    İnsan, şehir ve şehrin imkanları olmadan da mutlu olabiliyor. Sessizlik beraberince onlarva mutluluk da sunuyor: Belki arkadaşlarınızla sanatsal bir faaliyete katılamıyorsunuz ama doğanın sahnelediği onlarca oyuna, köy halkının seyirlik muhabbetlerine, kahve ehliyle oyuna, düğünlerde şenliğe ve karşılıksız paylaşıma sahip olabilirsiniz. ,
    Uzun sözün kısası, köylerde yapaylaşmadan bir yolunu bulup huzur vaadeden bir köye yerleşmek ve bir rahat nefes alabilmek en güzeli. Umarım sizler de bunun için bir fırsat bulursunuz 🙂

    Cevapla

  25. Ben de bu gürültü meselesinde bir hayli muzdaribim. Hele ki, bir yerden para denkleyip 4-5bin tlye aldıkları şahin marka otomobillerin eksozlarını patlatıp müziğini sonuna kadar açıp hava atan 18-20 yaşındaki gençler Kendilerine sövdürtmekte ne kadar hevesliler. Anlamak mümkün değil.

    Cevapla

Bir Cevap Yazın