Yokluğun gücü, varlığın rehaveti

Twitter‘a nadiren bakıyorum. ‘Gündeme kapılmak’ diye nitelendirdiğim bir hastalığı tetikliyor. O hali sevmiyorum. Ama hakkını da yemeyeyim; çoğu zaman güzel şeylere vesile oluyor.

Bugünkü gibi.

Denk geldiğim bir sohbet sayesinde öğrendim ki Vatan gazetesinin Kitap eki 10. yılını doldurmuş; şerefine özel bir sayı yapmış. Dijitali var mıdır yok mudur diye sorarken öğrendim ki varmış. Yükleyip okumaya başladım.

picasso-pablo-don-quichotte

Don Kişot okumamış birinin hayatında bıraktığı boşluğu hayal edebilme ihtimali var mı?

Büyük yazarlara kitaplarla olan ilişkilerini sormuşlar. Yaratıcı bir fikir değil; kabul. Ama işi yaratıcılık olan insanlara ne sorsanız sonuçları etkileyici oluyor. Bu deneyin sonuçları da sürpriz olmamış.

Daha ilk sayfalarda Yaşar Kemal’i en çok etkileyen kitabın benimle aynı (Don Kişot) olduğunu öğrenerek sevindim (doğru bir iz üstündeymişsin hissi). Sonra Gülten Dayıoğlu’nun anılarında kendimi buldum. Okumayı öğrenme sonrası hızla okunan üç-beş parça şeyin ardından doymamış açlığın beynindeki kazınma hissini anlatıyordu. ‘Ölçüsüz bir istekle okuyacak bir şeyler arama’ diye nitelendirmiş. Ne güzel bir tanım.

Yokluk yıllarında bir kış vakti köydeki evlerinin kırılan camını örtmek için yapıştırılan gazeteyi okumayı kafaya koyar Dayıoğlu. Ama okuma bilmeyen annesi gazeteyi cama ters yapıştırmıştır. Sandalye tepesinde kafasını ters döndürüp okumaya çalışırken yere kapaklanmanın eşiğine gelir.

Ben köyde büyümedim ama okuma açlığını bilirim. Sokaktaki banklardan (gazeteden yapılma) kesekağıtlarına, tabelalardan bakkal raflarındaki ürünlere kadar. Her şeyi okursun. Yetmez.

Varlık sadece tembelliğe yarar

Sayfaları karıştırırken ‘yokluk’ kavramını düşündüm. Hemen her konudaki başarılı kişilerin ortak özelliği nerdeyse her zaman yokluk çekmiş, kıtlık görmüş olmalarıydı. Büyük bir şehre ya da ülkeye göç, görkemli bir maddi / manevi yıkım, acı bir kayıp, neredeyse her şeyi özenilir hale getiren fukaralık… Tutunma, yırtma, kurtulma mecburiyeti hackerdan yazara, oyuncudan işadamına her başarılı ismin hikayesinde karşılığını buluyordu. Kimilerinin sırrı da varlıktı elbet. Ailelerinin kaynakları başka şeylere odaklanma lüksü sunmuştu onlara (Orhan Pamuk gibi). Ama bu grup hep azınlıktaydı.

Ben memur çocuğuyum. O hisleri az/çok biliyorum. Benim çocukluğumda zenginlere imrenilirdi (sayıları bugünkü kadar fazla olmadığından mıdır bilmem; korkuyla karışık bir saygı da vardı). Şimdilerde nefret ediliyor. Nefret edenlerin başını -ne pahasına olursa olsun- ilk fırsatta zengin olma telaşındakiler çekiyor. Bir an önce zenginleşip nefret ettiklerine dönüşmek istiyorlar. Hayalini kurduklarımızın sadece güzel yanlarına odaklanma gibi yaygın bir zaafımız var. Lanetimize duacıyız. Her dokunduğunun altına dönüşmesini isteyen o zavallının hikayesi gibi.

Ben ise o yokluğun kutsanması gerektiğini düşünüyorum. Dervişlerin çektiği çile misali insanı başarıya taşıyan çoğu zaman o yokluk hali. Hayal edilen varlığın beraberinde getirdiği tembellik cepten yemeye başlatıyor insanı. Refah ne kadar geç gelirse o kadar da bereketli oluyor.

Bir anda devleşen şirketlerin patronun çocuk veya torunlarının elinde un-ufak olup dağılması boşa değil. Sıkıntısını çekmeyen, kurulu düzende doğup büyüyenler sahip olduklarının kıymetini de bilemiyor. Sahiplenemediğini yönetmen de mümkün değil.

Aldanmak güzeldir

Sürekli daha gelişmiş aletlere olan açlığımızın altında yatan sebep de bu. Daha hızlı bir bilgisayarla daha hızlı olup daha çok şey yapacağımızı, daha gelişmiş bir tabletle daha verimli olacağımızı sanıyoruz. Olmuyor. Neredeyse herkesin cebinde HD kayıt yapabilen, megapiksellerce fotoğraf çekebilen aletler var. Sonuç? Facebook’ta ördek dudaklı suratlar, tatil beldelerinde denize karşı ayak albümleri… Daha iyi kamera, daha yüksek çözünürlük açlığının ‘kusmuğu’ bundan ibaret.

Bizi amaca götürecek şey araçlar değil, koşullar. Ama akla ilk geldiği şekliyle de değil.

En iyi semtte oturup en iyi yemekleri yemek, en pahalı okullara gidip en iyi öğretmenlerden ders almak, en güzel kitaplara sahip olup en şık kıyafetleri giymek başarının sırrı olsa ne kolay olurdu, değil mi? Ama değil işte.

okkkuu

Savaşı en iyi silahlar değil, ölümü göze almış askerler kazanır. Üniversite sınavında en yüksek puanı haritada yerini bile gösteremediğin ücra köydeki fukara çocuk alır. En imrendiğin işadamı çocukluğunda her gece aç karnıyla uyumuştur. En iyi şarkıcı girmeye bile korktuğun o batakhaneden çıkar. En iyi renkleri gözleri görmeyen o ressam kullanır…

Bahane ve vesileler kendimizi avutmak için bile yeterli değil artık.

Esas mesele küçük adam olarak kalabilmekte belki de.

, , , , , , , ,

29 Responses to Yokluğun gücü, varlığın rehaveti

  1. Hakan yalçın 15/09/2013 at 20:49 #

    Keyifle okudum , devamını okumak istedim içimden oysaki çoktan bitmişti yazı , bir kitap bekliyoruz serdar bey , doya doya okuyalım diye..

  2. Emrah 15/09/2013 at 20:50 #

    Twitter’ a nadiren bakıyorum cümlesine takıldım..Gezi olayları sırasında yaşadığın sıkıntının etkisi vardır herhalde.. Yoksa senin gibi biri twitter’dan uzak kalamaz.. İnanmıyorum. İşine, mesleğine hakaret olur..

    • MserdarK 15/09/2013 at 21:06 #

      İşim, mesleğim Twitter değil ki? Ve gerçekten de Twitter’a -deprem, eylem gibi olaylar dışında- hiçbir zaman günde 1 saatten fazla zaman ayırdığımı hatırlamıyorum. Çok dikkat dağıtıcı, zaman harcayıcı bir tutku zira. Televizyon bağımlılığı gibi aynen. Koca internette kendimi küçücük Twitter’a hapsetmek istemem. ‘Dışarısı’ çok daha renkli, zengin ve eğitici.

  3. Gokhan Erguven 15/09/2013 at 20:55 #

    Çok güzel bir yazı olmuş. İnsan elindekinin kıymetini ve yokluğun değerini gerçekten bilmeli ki, varlığı elde ettiğinde onu doğru, kontrollü bir şekilde kullanmayı bilsin. Kaldı ki bazen yokluk, varlıktan daha ‘değerlidir’, yetinmeyi bilene…

  4. taf 15/09/2013 at 21:36 #

    Ölçüsüz bir istekle okudum abi süper olmuş.

  5. Guven 15/09/2013 at 22:02 #

    Bu tarz düşüncede yalınz olmadığımı bilmek güzel :)

  6. Orçun 15/09/2013 at 23:40 #

    Bir söz vardır “varlık yararlıdır, yokluk kullanışlı” diye.

  7. kenarmahallecocugu 16/09/2013 at 01:55 #

    cesaretimi toplamamda yardımcı olduğun için teşekkürler.

  8. sakinearslankose 16/09/2013 at 07:29 #

    Kesinlikle katılıyorum. Belirleyicinin araçlar değil koşullar olması ifadesi özetliyor her şeyi. Zorluklar insana kendini baştan keşfettiriyor. Mesele mücadele ruhuna sahip olmakta…

  9. Murat Can Demir (@MuratCanDemir) 16/09/2013 at 11:26 #

    Zengin çocuğunun eğitimi, özgüveni ve başarmayı, kazanmayı görerek büyümesi iş dünyasında ona çok fayda sağlayabiliyor. Fakir çocuğun şüpheleri ve yöntem bilmemesi ona çok vakit kaybettirebiliyor. Varlıkla yokluk arasında kalmışlar var ki onlar kaos ve kargaşanın bedene bürünmüş hali, belki de en kötüsü

  10. jim morrison 16/09/2013 at 18:25 #

    Yazının başı sonu ayrı güzel
    Farkındalık yarattın amirim

  11. Mehmet Demirci 16/09/2013 at 19:31 #

    Deist olsam da su anektod cok hosuma gider: Sahabiden biri Muhammed’e giderek “Ogluma soyle de biraz az bal yesin demis”. Muhammed de tamam 40 gun sonra gel soylerim demis. 40 gun gecmis, adam oglunu alip gelmis. Muhammed az bal yemesini tembih etmis. Adam neden kirk gun beklettin diye sorunca Muhammed, “Cunku ben de cok miktarda bal tuketiyordum. Kendim yapmadigim bir seyi baskasindan isteyemem” demis.

    Sayin Kuzuloglu, hicbir sekilde yadirgamamakla birlikte sizin ne kadar luks bir hayat yasadiginizi sosyal medyadan takip ediyoruz. O yuzden yokluk uzerine yazdiginiz bu guzel yazi sigara icen ebeveynlerin cocuklarina icmemelerini tembih etmeleri gibi olmus kanimca.

    Saygilar

    • MserdarK 16/09/2013 at 21:52 #

      Ben zaten yokluk içinde bir hayatım olduğunu iddia etmedim. Siz o kısma takılmış olabilirsiniz.

      Yokluğun verdiği tutunma mecburiyetinden mutlaka nasibimi almışımdır. Yine yazıda linkli olan ‘Memur çocuğu olmak’ başlıklı yazıyı okursanız izlerini bulabilirsiniz.

      Hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olsaydım asla bulunduğum konumda olmazdım sanıyorum. Tembelliğe herkesten daha fazla meylim var.

      Bu yazıda aktarmak istediğim de buydu zaten.

  12. d harfi 17/09/2013 at 02:48 #

    Yazıyı okuyorum, sonra bir de yorumlara bakıyorum; insanlar okuduklarını anlamıyorlar… Okuduğumuz metinden ana fikir çıkarmaktan aciz durumdayız. Tâli konuyu meseleniz aslı yahut özü zannediyoruz. Kafamızdaki siyasi şablonlara sıkışıp kalmışız. Yargılamak çok kolay da anlamaya çalışmak zor. Anlamayı “kabul etmek” zannediyoruz.

  13. Levend 17/09/2013 at 11:37 #

    Yazıda kullandığınız fotoğrafı açıklamamışsınız, temasının yazıyla alakasını anladım ama fotoğraf özel olarak neredendir merak ettim.

  14. ahmet 17/09/2013 at 11:39 #

    Yazılarınızı okumak keyifli,takipteyim, teşekkürler.

  15. faruk 17/09/2013 at 14:27 #

    Yazdıklarınızı ilgiyle okuyorum. Bir şey merak ediyorum :
    Çocuklarınızı yetiştirirken bu yazıdaki düşünceleriniz doğrultusunda hareket edebiliyor musunuz?

    • MserdarK 17/09/2013 at 18:22 #

      Tam olarak ne kast ettiğinizi anlayamadım, dolayısıyla yanlış bir cevap vermek istemem. Ancak çocuklarımı yetiştirirken hayata dair fikirlerimi bir kenara bırakmam mümkün olmuyor elbette. Herkes için de durum aynıdır sanıyorum.

  16. Basak ORAL 17/09/2013 at 19:28 #

    “doymamış açlık” ne enteresan biraz da garip geldi kulagima…
    Basarili kisilerin ortak ozelliklerinin ‘yokluk,zorluk,açlık,…’ oldugu benim de tespit ettigim bir durumdu!Hatta “istedigim yerde” olmamami buna bagladim zaman zaman!Keske aci ceksem dedim sonra buna dayanamayacagima karar verip “neyse,istemedigim yerde olayim ama en azindan acı icinde olmayim” dedim…
    Ama en azindan umudumu kaybetmedim!Doldugumu yakinda tasacagimi yine de biliyorum…
    Tabii bir de “küçük adam ile “küçük hesap yapan adamı” kesinlikle karıştırmayalım!
    Cok yazasım var…

  17. cahil adam 17/09/2013 at 20:32 #

    ”Neredeyse herkesin cebinde HD kayıt yapabilen, megapiksellerce fotoğraf çekebilen aletler var. Sonuç? Facebook’ta ördek dudaklı suratlar, tatil beldelerinde denize karşı ayak albümleri… Daha iyi kamera, daha yüksek çözünürlük açlığının ‘kusmuğu’ bundan ibaret.”

    baba sen naaptın ya??? takipteyim. büyüksün….

  18. murat 18/09/2013 at 08:01 #

    katılıyorum.çok doğru bir tesbit. tebrikler.amirim ilkokul fotoğrafının sırrını açıklayacak mısınız ?

  19. Y.Emre (@emrekilic) 19/09/2013 at 17:27 #

    Bu nefis yazının üzerine Cemil Meriçten güzel laf gider amir
    “Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? kitap sevene kitap delisi diyoruz, kimseye at delisi dediğimiz yok.” Cemil Meriç

  20. Ayhan 25/09/2013 at 13:13 #

    Alayınıza, tümeninize sorsam müslümanım dersiniz…
    Etrafında döndüğünüz bilgilerin kaynağı… Hatta hepiniz don giyiniyorsunuz da bu kadar basit bir konuyu İbrahim peygamberden öğrendiğimiz…, Utanasıca Hristiyanların marangoz peygamberi,…

    Starwars seyretmeyen var mı?
    Peki neden sürekli güncel tutuluyor; çok kazandırdığı için mi?
    Lucas’ın amacını bir araştırın bakalım öğrenmeye-öğretmeye çalışıp, kapılıp gittiğiniz bu fikirlerin kaynağı neresi, nereden okudu, nereden beslendi, Lucas?

    Taklit edilmeyen bir fikir ve icat var mı?

    Yaratmak kelimesini dilinizden düşürmezsiniz. Kendi malzemenizden yarattığınız bir kaynak bile göstermekten acizken susmak ve izlemek gerekiyor aciz bırakanın karşısında.

    http://tr.wikisource.org/wiki/Alak_Suresi

    • MserdarK 25/09/2013 at 21:41 #

      Dini hassasiyetlere sahip birinin bir peygamber için ‘utanasıca Hristiyanların marangoz peygamberi’ şeklinde bir niteleme yapması garip geldi bana.

      Gerisi klasik komplocu muhafazakar masalları. Ne bir adım öteye götürür, ne kimseye hayrı olur. Hristiyanında da var, Musevisinde de, Müslümanında da.

      Muhafazakarlığı insanın kendine hediye edilmiş akla ve mantığa en büyük hakaret olarak kabul ediyorum. Böyle vesilelerle bu görüşüm iyice perçinleniyor.

      • Ayhan 26/09/2013 at 10:17 #

        Utanasıca(-lar): Kendilerine rehber olarak gelen tertemiz bir işçi(…, emek gibi başlıkları kendine yol edinenleri, belli bir zümreyi değil tüm beşeri kapsayan) marangoz, tıpkı Abdülhamid(Marangoz; peygamber olmasa da.)’e de yapılan ve sonrası; gezi-zekalılar gibi hizmeti kanla örtmek isteyenler.

        Küfrünü artırmak için değil, zihni açık birisi diye paylaşarak kendini bilgeleştiresin diyedir bu yazdıklarım, bir de bu açıdan bakasın diye; basit fakat derin bir empati.

        Tanımlarda basit bir dil kullanan sen, versiyonlara ayıramayacak kadar kendi muhafazakarlığını yaşa doyasıya ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhafazak%C3%A2rl%C4%B1k ) Teknolojinin(Bilimin) de hazmedilmesi gerek. Ortaya zan üzerine yaşayan ve bunu gerçek bilerek ispattan yoksun cahilce fikirler, kişiler çıkar, çıkmakta. İspat bile değişken değil mi?

        Yeryüzün de biraz daha hüküm süreyim diye (Koltuk her zaman tatlıdır, terkedilemez…) yaptıklarına bak çağdaş(!)larımızın. Biz adiliz(olmak zorundayız; yapmadıklarımızdan sorumluyuz…) “Çocuklara, kadınlara, yaşlılara, eli silah tutup savaşmayan erkeklere saldıramayız,…”, yapana da engel olmak görevimiz… Her kim olursa olsun(müslümanım diyen de!) insanların dini yaşamını zorlayıcı, engel olucu davranışları gösterdiği sürece sorumludur, yapabileceklerimizi ispat edemediğimiz, inancımızı korumak uğruna, yaşamak uğruna, belki de boşa geçen bir ömürle tüketildiğimiz hayatımızdan. Engel olanlar “Ben insanların bir kısmını cehennem için yarattım” ispatına hizmet edenler, kafatasınızdan daha geniş yeryüzü ve öğrenecek çok şey var…

        Daha konuşacak, yazacak, yapacak, yaşayacak,… çok şey var. Bizim sabrettiğimiz gibi siz de bize sabredebilseniz. Yeryüzü müslümanların, bu kesin! İzin verildiği için izin veriyoruz, mecburuz, sorumluyuz; ispatın tespiti için, yeri, göğü tutan için,… biz yöneticileriz ve bunu adilce yapmalıyız, “Haklarımızı gasp ettiler, bize yaşama hakkı tanımadılar,…” diyememeleri için, zulüm etmelerine rağmen.

        Tabiki senin cevabın net “Sizden olarlar da böyle davranıyor…” Müslümanım diyen kurtulamaz, delillerin tek bir virgülünü eklese veya kaldırsa. Nefret etme belki senin için iyi, hayırlı birşeyler vardır, yaşamadığın tarafta. Seninle konuşacak çok konu vardı, sen kitaplarını(bilgilerini) yüklen ve yoluna devam et… Yollarımız kesişince belki bir ticaretimiz olur, hidayet üzerine olsun.

        • MserdarK 26/09/2013 at 11:34 #

          Hayatı sizin kadar basit, sizinki kadar küçük bir pencereden görebilmeyi isterdim ama mümkün değil. Yukarıdaki blog yazısıyla yorumunuzun arasındaki ilişkiyi bile çözebilmiş değilim. Sakin bir ortama girip bağıra-çağıra, etrafı kıra-döke dikkat çekmeye, etrafındakileri sindirmeye çalışanlara benziyorsunuz.

          Önyargılarınız, klişeleriniz ve onların vaat etmesine rağmen vermediği huzurun eksikliğindeki hiddetinizle yolunuza devam edin.

          Kendinizi de bu kadar önemsemeyin, bunca anlam yüklemeyin. Yeniliklere karşı kör eder. Bizler zamanın içinde koca bir hiçliğiz.

          İyi fikir iyidir, kötü fikir kötüdür. Örneğe, referansa, şahite ihtiyacı olmaz.

          Hayata bir de böyle bakın.

          Küçük adam olun.

  21. Ayhan 26/09/2013 at 17:36 #

    Geçenlerde bir tinerci yoluma çıktı aynı semtte oturuyormuşuz.(O kafayla beni değil babasını tanımaz) İnandığım için değil fakat eve yemek götüreceğim diye çekmediği bağlama kalmadı. Neyin kafasını yaşadığını düşünmek bile istemem görüntüsüne bakınca üzücü de, yine de para verdim. Benden kağıt para istiyordu. :) Bende biraz bozukluk verdim, mutlu oldu gitti. Para versem mutlu oluyor bu gençler, para vermesem musallat. Omuzunu sıvazlayıp gönderdim. Ne kadar antrenmanları özlesem de dövüş teknikleri eğitimime üç ay ara vermeme rağmen arkadaşın üzerinde denemek istemedim, her iki taraf için acınacak hale veya üzücü bir duruma sebep olacaktı. Dövmek veya öldürmek kolay, asıl zor olan bunu yapmamak…

    Benim için verdiğiniz örneğe gelirsek; Fincancı değilim katırlarımı ürküttüğünde seni döveyim (http://zekicefikralar.blogspot.com/2008/01/fincanci-katirlari.html), züccaciye dükkanına fil sokmak(Üzerinize alınmayın, görüntüm pek uygun da değil fil görseline) gibi bir niyetim de yok. Zaten bahsettiğiniz gibi; “İyi fikir iyidir, kötü fikir kötüdür.”, karşılığını herkes mutlaka görür…

    Seni takip edeceğim; “Hiçist” arkadaş. Sen taşı. Gerekli olan ne varsa sana yüklenenden alacağım, gereksiz ne varsa sende kalabilir.

  22. Görkem 28/09/2013 at 12:59 #

    Okula giderken Malatya’da vitrininde piyano bulunan enstrüman satan bir mağzanın önünden geçtiğim için piyano çalmaya özenirdim. Yetenekli olduğumu sanmıyorum da aklıma geldi neyseki Fazıl Say benim gibi memur çocuğu değilmiş. Yazının sonu iş dünyasında, sanat dünyasının bazı alanlarında geçerliliğini koruyor olabilir de söylediğiniz örneklerin bazıları geçen yüzyılın eskittiği şeyler. Artık bir çok konuda en iyisini yapanlar tutkuya ve en iyi imkânlara birlikte sahip olanlar. Neyse ki siz düşük imkanlar içinde bulunduğunuz yere gelmişsiniz de okuyup keyif alıyorum.

Trackbacks/Pingbacks

  1. Önemli bir yazı | Orçun Emlek - 20/09/2013

    […] http://www.mserdark.com/yoklugun-gucu-varligin-rehaveti/ […]

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim