Terliklerle sosyal medya turu

Çocukken okuduğum ve çok etkilendiğim ‘Yüksek Ökçeler’ adlı bir Ömer Seyfettin öyküsü vardı (bazı yazarları sadece çocukken okumak ne acı, değil mi?). Ana karakteri genç yaşta dul kalmış, temizlik ve namus konularına takıntılı Hatice adlı bir kadındır. Huyları gibi hükmedemediği bir başka özelliği de vardır. Boyu kısadır ve bu gerçeği ‘hafifletmek’ için -evinde dahi- yüksek topuklu (eski tabirle ‘ökçeli’) ayakkabılar giymektedir.

Muhtemelen Hatice Hanım’ınki stiletto topuk değildi ama idare edin.

Köşkündeki yardımcıları Hatice Hanım’ın katı kurallarına tabidir. Örneğin (elbette ki Bolulu) Aşçı Mehmet her gün traş olup, bembeyaz giyinmek zorundadır. Hizmetçisi Eleni ve evlatlığı Gülter her gün evi baştan aşağı temizlemekle sorumludur. Hatice Hanım takıntılı prensiplere sahip her insan gibi işini şansa bırakmaz; her gün evi köşe-bucak dolaşıp taleplerinin harfiyen yerine getirilip getirilmediğini denetler. Yetmez gibi her fırsatta nasihatleriyle ev halkını uyarır.

Ancak gün gelir Hatice Hanım rahatsızlanır. Şifa bulmak için çağırdığı doktor beklenmedik bir teşhis koyar: sıkıntılarının sebebi bir türlü vazgeçemediği topuklu ayakkabılardır. Onları çıkartıp yumuşak bir terlik giymesini tavsiye eder.

Böylece Hatice Hanım’ın bütün dertleri adeta sihirli bir dokunuşla çözülür. Fakat hiç ummadığı bir şeyle yüzleşir: gerçekler

Evde kurduğunu düşündüğü düzen, onun için oynanan bir tiyatrodan ibarettir. Aslında kimse istediği (sandığı) gibi değildir. Yaklaşırken topuklarının sesini duyan herkes kendine çeki-düzen vermekte, onun istediği gibi olmaktadır. Topuksuz devriyelerinde ev halkının hiç ummadığı yüzleriyle, halleriyle karşılaşır. Kurduğunu sandığı düzenin bir yalandan ibaret olduğu anlar.

Ve çaresiz, topuklu ayakkabılarını yeniden ayağına geçiriverir

Ötekine tahammül sanatı

Köy ile kentin farklarına dair çok şey yazılıp, söylenmiştir ancak önemli ayrımlarından biri de kent yaşamındaki ‘öteki ile birlikte yaşama mecburiyeti’dir.

Yaşam alanları küçüldükçe birey olmak zorlaşır. Kendini (ait olduğunu varsaydığın) küçük topluluğun ortak kurallarına uydurursun. Kent yaşamının kalabalığıysa seni aynı coğrafyayı paylaşma dışında hiçbir ortak noktan olmadığı, tanımadığın insanlarla yaşamaya mecbur eder. Dünya görüşünün taban tabana zıt olduğu bir esnaftan alışveriş yapar, kılık-kıyafetinden hoşlanmadığın insanlarla çalışır, hayat görüşünü tasvip etmediğin insanlarla aynı toplu taşıma araçlarında zaman geçirirsin. Hatta çoğu zaman bu farklılıkları sorgulamazsın bile (hemşehrilerin oluşturduğu mahallelerinin varlığı, biraz da bu gerçeğe alışamamanın sonucudur).

Yani özetle şehirde herkes terliklidir.

Sosyal medya ise şehir yaşamanın devasa bir büyüteçle ölçeklenmiş halidir. Kapıyı, pencereyi sımsıkı kapatıp hesabını -yaygın deyimle- kilitleyip, kabuğuna çekilmezsen (şehir yaşamında nispeten kurmaya çalıştığın düzenin ötesinde) sana kim olduğunu dahi unutturan bir kalabalığın seline kapılıp gitmek işten bile değildir.

Sosyal hayatta bir konuyu konuşmak için tercih ettiğin arkadaşların vardır. Ortak arkadaş gıybetini yapacağın, hayata dair görüşlerini paylaşacağın ya da tavsiye alacağın kişiler genellikle farklıdır.

Sosyal medyadaysa herkes, her konunun bir parçası, söz ve hak sahibidir. Herkes, her konuda fikir sahibidir ve mutlaka bunu belirtmek ister. Futboldan siyasete, toplumsal olaylardan özel uzmanlık alanlarına, kültürden ahlaka her konuda sözü olan -mucize kabilinden- bu kadar çok insanın var olduğunu ancak sosyal medya adlı bu dev metropole taşınınca anlarsın. Ve ilginç bir şekilde neredeyse hiçbirinin ‘ötekinin’ fikrine; hatta varlığına tahammülü yoktur. Blok bir tık ötededir ve parmak hep o tuşun üstünde kaşınır durur.

Dolayısıyla sosyal medya -iddia edilenin aksine- bir diyalog değil; monologlar ilişkisidir.

En zor zanaat: okuma ve okuduğunu anlama

Geçenlerde Twitter‘da takipçi sayımın 1 milyonu aştığını fark ettim. (en az üçte birinin birbirinden anlamsız amaçlar uğruna açılan sahte ya da bot hesaplar olduğunu düşünüyorum). Facebook’taki sayfamı takip edenler 50 bini aşmış. Instagram ayrı bir gayya kuyusu…

İnsanlığa faydalı olma gibi bir takıntım var. Dolayısıyla bu sayıların artması öğrendiklerimi daha geniş kitlelere yayabilme fırsatı sunduğu için kesinlikle hoşuma gidiyor. Dahası, Fidel Castro‘nun Küba’yı özgürleştirmek için 81 kişiyle yola çıkıp hayatta kalan 19‘uyla başarıya ulaştığını düşününce 1 milyon takipçi insana fikren umut veriyor şüphesiz. Fakat sosyal medyanın dinamiklerini hatırlayınca; hatta bizzat gözlemledikçe rakamların aslında pek bir şey ifade etmediğini üzülerek fark ediyorsunuz.

Yani aynen Hatice Hanım’ın yüksek topuklarındaki gibi bu hayal de yersiz bir hevesten besleniyor.

Nefret ettiğini bile takip ettiren, ilginç bir ortamdan söz ediyoruz zira. Size haddinizi bildirmek için bir köşede, sinsice fırsat kolluyorlar. Ama belki de en üzücüsü gündeme kapılma telaşı yüzünden artık kimsenin sizi -sandığınız gibi- dinlemediği bir ‘serbest bölge’. Ne dediğiniz değil; kim olduğunuz önemli.

Merhum Şair Gülten Akın‘ın da dediği gibiAh kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya“.

Sosyal medyanın bu kantitatif halinin tek çıktısı takipçi ve etkileşim sayısı takibi değil elbet. Hüzün verici bir hediyesi de var: istatistikler. Yani yalın gerçekler

Bu yazının vesilesi olan istatistik derdinin meyveleri uzun -ve yürek burkan- gözlemlere dayanıyor. Ama ben sadece son birkaç günden yola çıkarak örnekleyeceğim.

Dünya Halleri adlı bir sitem var. Haftanın 7 günü, ailemden, özel hayatımdan  ve daha pek çok şeyden vakit çalıp; üstüne de -sanıyorum başka çok az kişinin göze alacağı- paralar harcayarak içini dolduruyorum (kahrolmamak için sosyal medyadaki takipçi sayımı sitenin ziyaretçi sayısına bölmüyorum). ‘İyilik yap, denize at. Balık bilmezse, Halik bilir” kabilinden bir çaba diyebiliriz.

Dün oradan ilgimi çeken bir haberi, bir başka gözlemimle harmanlayarak sosyal medyada paylaştım. Zaman geçer, rakamlar değişir diye ekran görüntüleriyle devam edeceğim.

Gördüğünüz gibi an itibarıyla 61 kişi bunu takipçileriyle paylaşmış, 340 kişi beğeni listesine eklemiş. 54 kişi de yorum yapmış (aradaki cevaplarla birlikte bu sayı katlanıyor). Bu ekran görüntüsünün en alt satırının sonunda bir ikon var. Hüzün ona tıklayınca başlıyor.

En alt satıra bakarsanız, bunca paylaşılıp sohbeti yapılmış meselenin aslında ne ile ilgili olduğunu gayet detaylı anlatan linke sadece 16 (on altı) kişi tıklamış! Başıma geleceği bildiğim için devamında -faydasız- bir çabaya daha girip üsteledim:

Sonuç:

Gelen cevaplar arasında -katkı yapma hevesiyle olacak- bana yorum yaptığı haberin özünü anlatanlar dahi vardı.

Hafızamda tazeliğini koruyan bir başka vaka, geçenlerde katılacağım bir TV programının duyurusunu yaptığım paylaşıma gelen ilk yorum. (Paylaşımıma eklediğim 30 saniyelik videoda programın konusundan konuklara kadar HER detay anlatılıyor):

Yazıyı Facebook, Instagram hesaplarımdaki benzer nice örneklerle sonsuzluğa uzatabilirim. Ama durumu en güzel özetleyen şu sanıyorum:

Sosyal medya herkesin giderek daha destursuz ve hoyrat hale geldiği enteresan bir ‘yeni normal’ haline geldi. Merhum Siyasetçi Süleyman Demirel’in döneminde gündeme oturan ‘Konuşan Türkiye’ klişesinin küresel ölçekteki bir cehennemi gibi adeta. Fakat bu konuşma kendini dinlemeye, anlamaya muhtaç hissetmiyor. Sokakta biriken kalabalığın baktığı olaya kafasını uzatıp alakasız bir yorum yapıp yürümeye devam eden amcalar gibi halimiz.

Kimsenin kimseyi dinlemeden sosyalleştiği, herkesin herkese dağıtacak bolca aklı olduğu, ‘bilmemenin‘ ayıp, fikrini değiştirmenin günah sayıldığı, garip bir dönem.

Takipçi ve etkileşim sayısı iştahınızı kabartıyorsa bunlar da aklınızda bulunsun.

Şimdi topuklu ayakkabılarımı giymeye gidiyorum.

, , , , , ,

28 Responses to Terliklerle sosyal medya turu

  1. Hatice ATABAY 03/09/2017 at 21:04 #

    Merhaba, öncelikle bilgi birikimime katkıda bulunduğunuz için çok teşekküreserim. TV’ de katıldığınız programları keyifle seyrediyorum ve dinliyorum. Sosyal medyadan da yazı ve yorumlarınızı okuyup anlamaya çalışıyorum. Fakat ben bunları kendime katkı olsun diye yapıyorum. Sizin yazılarınıza katkı yapabilecek bilgi birikimim olsaydı keşke 😔.
    Selamlar

  2. altinburak 04/09/2017 at 01:35 #

    Bu yazinizi okuyunca bu geldi aklima,

    https://youtu.be/HYwcGBBwq8A

  3. Gözde Özçiçek Kala 04/09/2017 at 02:31 #

    Harika bir yazı elinize emeğinize sağlık. Hızlı ve kolayın, yavaş ve zor olanla bir mücadelesi… Hız arttıkça gördüklerimizin netliği azalıyor. Sosyal medya bize hızlı bir tatmin sağlıyor ama hikayelerimizi elimizden alıyor. Herkesin ne yaptığını biliyoruz mesela ama hikayesini değil. Herkesi mutlu sanıp mutsuz olduğumuz her an kendimize öfke duyuyoruz ve bu mutlu görünme yarışında yerimizi almaya (bu şekilde var olmaya) çalışıyoruz. Ve sanki bu platformda hızlı olmayan şeyler gereken ilgiyi görmüyor. Linke tıklamakta, o yazıyı okumak hızı kesen bir şey gibi.

    • Cennet 05/09/2017 at 12:29 #

      O kadar güzel yorumlamışsınız ki

  4. avncen 04/09/2017 at 06:40 #

    Hiç bir değişim bir günde olmaz. Belki de yazılarınızdan birini okuyup, kendi (ya da toplum hayatını) değiştirecek kişi henüz sizi takip etmeye bile başlamadı. Bu yorumu şu an tatilde olduğum USA’den yazıyorum. Aradaki fark maalesef çok büyük. Ama bir şeyler yapmak zorundayız.

  5. Mutlu 04/09/2017 at 14:31 #

    Düşüncelerinizi aktardığınız yazılarınızı okuyor ve anlamaya çalışıyorum. Netice olarak bana fayda sağladığınızı söyleyebilirim. Dost sohbetlerinde öğrenebildiklerini insanlara ve hayatıma aktarmaya çalışıyorum. Hayatınız bizlere ayırdığınız bölümü için minnettarım.

  6. Alim Kucukpehlivan 04/09/2017 at 15:14 #

    Harikasın Üstadım.

    Bir arkadaşımızla dalga geçerdik, bazı konularda ahkam keseceği zaman;
    “Bilmiyorum ama, kesinlikle şöyle.. böyle.. dir”

    Derdi.. o yüzden gördüğümüzde;
    -Bilmiyorum ama kesinlikle!

    diye takılırdık.

    Sosyal medya bunu genele yaymış durumda dediğiniz gibi. Takılmayalım artık o arkadaşa bir daha :-)

    Alim

  7. Gâvur Hoca 04/09/2017 at 15:30 #

    Hem zevkle tâkip ediyorum sizi, yeni ufuklar açıp, ilham veriyor ve merakımı gıdıklıyorsunuz. Ama yazılarınızı okudukça blog yazma hevesim kaçıyor ! Bundan iyisini nasıl olsa yazamam onun için hiç yazmayayım dedirtiyorsunun bana. Elinize sağlık.

  8. irfan boztaş 04/09/2017 at 18:11 #

    Hey, bi dakka… ne ökçesi… ne giymesi… durmak yok… çabalamaya devam… biz de varız… bilmemekten utanmayan, öğrenmekten haz alan… herkes pes ederse biz ne olacaz?
    bu arada; kentadaki uygulama süpermiş… türkiyede de -bir zamanlar yaygın olan- file modası başlatılabilir mi acaba?? moda başlatıcılar (böyle bir grubun varolduğuna kalıbımı basarım) bir el atsalar bu işe…

  9. Cemsum 04/09/2017 at 19:47 #

    Yazilarinizi uzun zamandir takip ediyorum ara verdiginizde eksikligini cok farkettim. Dusuncelerinizi cok dogru buluyor ve paylasmaya calismanizi cok takdir ediyor hele ne cok maddi manevi emeginizi dusundukce minnet duyuyorum hep yazarsiniz da bizler de okur hem bilgilenir dusunur merakimizi cogaltir hayata anlam katan konularla mutlu hissederiz

  10. Şinasi Dantel 04/09/2017 at 21:46 #

    Ağız açık bıraktırıcı, parmak ısırttırıcı… Özetin özeti.

  11. Cntt 04/09/2017 at 22:37 #

    Bu tvitır başka bi alem. En azından bana hiç aklımda olmayan soruların cevabı geliyor kolaylıkla… Sadece aktarabilecek bilgisi olanları takibe almak yeterli. Mserdark da bunlardan biri, dünya halleri ile birlikte…. Bilgiyi, öğrenmeyi çok umursamayan bir halimiz olduğunun ben de farkındayım. Cimbom, fener hakkında olsa bu dünya halleri çok daha fazla ilgi çekerdi herhalde… Bir topyekün silkinmeye ihtiyaç var ama nasıl, sıra bir türlü buralara gelemiyor…

  12. Yiğit Ahmet Kurt 04/09/2017 at 22:50 #

    Bir de üstüne, tıklayan 16 ve 90 kişinin de kaçının okuduğu sorunu.

  13. Yunus Emre gözel 05/09/2017 at 01:14 #

    Yok amirim. Giymeyin topukluları. Bu tembelliğe, saçma trendlere, ukalalığa suçüstü yapmaya devam edin. Okudum o hikayeyi ilkokul yıllarımda.

  14. ünsal Esen 05/09/2017 at 09:56 #

    Hocam her fırsatta youtube de videolarınızı izliyorum. Katıldığınız sunumlar, canlı yayınlar v.s. aynı üsluba burada da karşılaşmak benim için çok kıymetli. Çalıştığım işyeri tüm sosyal mecralara engelli bir internet kullandırttığı için sıkı takibinizi sitenizden yapacağım :)

  15. Selim Çangır 05/09/2017 at 19:55 #

    Link tıklama sayısını ölçen sistemde de hata olabilir. O sistemi de insanlar yazdı. Bunu da değerlendirmek lazım.

  16. hcagla 06/09/2017 at 00:27 #

    Amirim instagramda attığın bir fotoğrafın altındaki 2 satır yazıyı bile okumuyorlar. Her şeyi hızlı tüketmeye ve doyumsuzluğa alışmışız.

  17. Rukiye 06/09/2017 at 08:16 #

    Tesadüfen Gündem Özel programını izlerken tanıdım sizi. O günden beri yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum ve çok şey öğreniyorum sizden. Tespitleriniz çok dogru. Katkınız ve çabanıza sonsuz teşekkürler.

  18. avncen 06/09/2017 at 09:36 #

    Aslında bugün kendi davranışımı izlerken şunu farkettim. Okuyacak ya da izleyecek zamanım olmadığında like’layıp, sonra müsait zamanda like’ladığım tweet’leri tekrar izliyorum. Herkes benim gibimidir bilemiyorum.Ama belki de bir tweet’e biraz zaman verip, sonra bakmak gerekir ne kadar okunduğunu anlayabilmek için.

  19. Harun 06/09/2017 at 18:26 #

    Hocam takip ediyorum merakla sizi… ama bazen öyle bir hal oluyor ki insan kendine bile topuksuz bakamıyor.

  20. automotivetrainings 06/09/2017 at 21:43 #

    Okumadim ama güzel… Saka saka, okudum ve cok güzel :)

  21. by önemsiz 08/09/2017 at 13:58 #

    üstad, dün akşam cnn türk’te katıldığınız programlardaki konuşmalarınızı dinledim. çok doğru ve çok güzel konuşuyorsunuz. ben yazılımcıyım ama bizim sektörün böyle gazetecilerede ihtiyacı var be dedim.

  22. Kaan Polat Cüreklibatır 08/09/2017 at 17:10 #

    Öykü harika. Günlük hayatımızla ilgili birçok mesaj içeriyor.
    Ana Mesaj; mutsuz insan, yaşayamadığı mutluluğu bir imge satın alarak gidermeye çalışıyor. Yüksek topuklu ayakkabıların cazibesiyle, sosyal medya like ve retweetlerin oluşturduğu cazibe aynı.
    Sonuç: Yapay hayatlar, yapay mutluluklar…
    Herkesin birbirinden farklı olma çabasındaymış gibi görünüp ama aslında herkesin birbirine benzediği bir
    ”öteki- ben” yanılsaması yaşarlar.
    Son söz olarak şu sentezi yapabilirim: Bilgi ve bilincin olmadığı toplumlar ‘tüketici’ olarak yaşar. Hoşgörüleri az, nefretleri çok olur.

  23. Düşlerden Gerçeğe 08/09/2017 at 22:03 #

    Amirim, mutsuzluk da mutluluk gibi bizi insan yapan birincil duygularımızdan birisi. Yeni düzende, kendi mutluluğumuzun değerini, mutsuz anlarımızla yoğurmak yerine, başkalarının mutluluğu ile belirlemeye çalışıyoruz. Sosyal medyada herkes “mutlu” olduğu ya da öyle göründüğü için de, kendi mutluluğumuz bize yeterli gelmiyor. Mutsuz oluyoruz. İnanılmaz bir kısır döngü.

  24. Enes Köse 10/09/2017 at 10:32 #

    Sizi severek takip ediyorum hocam. Lütfen bir gün sosyal medyanın bu acımasızlığına sizide kurban vermeyelim.

  25. Volkan 12/09/2017 at 14:49 #

    Yazılarınızı zaten okumuyorum. Yine de yorum yapayım dedim. Bence yazdıklarınız haksız.
    :)

  26. Orhan 13/09/2017 at 15:09 #

    “Zenaat”i değiştirebilir miyiz hocam, bildiğimiz “zanaat” olacak :)

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim