Tag Archives | orhan pamuk

Tutkulu insanlar

Ön Bilgi: Zaman zaman dönüp eski yazılarımı okuyorum. Çoğunun ortak noktası uzun girizgahlar. Merak edenler için sebebi bir fikrin zihnimde nasıl oluştuğunu anlatabilme derdi. Bir öykünün oluşma öyküsünün bazen öykünün kendisi kadar önemli ve anlamlı.

1788 doğumlu Arthur Schopenhauer lise yıllarımda (yani biraz geç) keşfettiğim bir Alman Filozof. Yazdıklarını gerçekten anlayıp yorumlayabildiğime yönelik endişemi üstümden hiç atamadım. Buna rağmen kişiliğimi şekillendirirken en çok etkilendiğim kaynaklardan biridir (Schopenhauer okumak tek başına dünyadaki pek çok açmazı bertaraf etmek için yeterli. Hatta kesitleri bile nimetten sayılmalı bence).

Tesadüfen karşıma çıkan bir kitabın sayfalarını çevirirken denk geldiğim ve daha önce hiç denk gelmemiş olmama şaşırdığım Schopenhauer’e ait yukarıdaki bahis benim de büyük dertlerimden biri. Kitapları satın alma hızıyla okuma hızı arasındaki makas sürekli açılıyor.

Satın alınca okuduğunu sanma ya da bir gün okuyacağını düşünerek avunma hali. Kapağı açılmamış kitaplarla dolu rafların öyküsünde buna benzer ‘zihin sürçmeleri’ var hep.

Continue Reading →

Bu yazıya 37 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 26

Her Pazar saat 10:00’da yayımlanan özetler haberdar olmanızda fayda olan gelişmeleri 5 ana başlık altında sıralar. Diğer kategorilerin bağlantılarını yazının sonunda bulabilirsiniz.

Kendi adıma hasret kaldığım, dinlendirici bir hafta oldu. Ne yazık ki elime geçen zaman kredimi bloga bir şeyler yazmak yerine kitap ve makale okumaya harcadım. Önümüzdeki döneme dair kendimce planlar yaptım. 2016’ya dair ilk hedefimi ‘daha fazla hayır diyebilmek’ olarak belirledim.

Haftayı böyle hoşluklarla kapatıyordum ki Cuma akşamı amcamı kaybettik (böylece haftalardır her özette neden kanser tedavisiyle ilgili gelişmelere odaklandığım da anlaşılmıştır sanıyorum). Dolayısıyla haftasonuna dair güncel konularda boşluklar olabilir. Acı haberi aldıktan sonra elim bir şeyler yazmaya varmadı.

Taksiratı affola.

Genel Gündem

  • Fantastik bir Türkiye haberiyle başlayalım.

  • Nazi dönemi SS Muhafızı Oskar Groening 93 yaşında mahkemede hakim karşısına çıktı. Suçu Macaristan’dan getirilen 400 binden fazla Yahudinin 300 bininin toplama kamplarında ölümüne alet olmak. Groening 21 yaşındayken görev aldığı kampta toplu ölümlere şahitlik ettiğini kabul etmekle birlikte bu süreçte doğrudan bir rolünün olmadığını iddia ediyor.Onun görevi kampa getirilenlerin para ve mallarını kayda geçirmek. Af dilediği duruşmada suçlu bulunursa 3 ile 15 yıl arası hapis yatması bekleniyor.

_82452368_026848265-1

  • Sony Pictures’ın başındaki isim Amy Pascal, şirketin hack edilmesi sonucu başlayan olaylar zinciri sonunda günah keçisi rolünün hakkını verdi ve işinden oldu. Sızan on binlerce belge arasında yer alan Pascal’a ait e-posta mesajları büyük sorun yaratmıştı.

Continue Reading →

Bu yazıya 13 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 7

Haftaların özeti peşinde koşarken yavaş yavaş bir seneyi daha kapatıyoruz. Özetlerin yapısı ve sunumu konusunda her hafta yeni bir tecrübe, fikir daha katmaya çalışıyorum. Bu seferki denemem kategorilere ayırma oldu. Belki böylesi bazıları için daha kolay olabilir. Bence hepsine en azından bir göz gezdirin (bu özetlere yönelik bir hevese girdim ama ‘hayırlısı’ diyelim).

Gelelim 8-14 Aralık 2014 arasında ekranımdan geçen yüzlerce, binlerce şey arasından kenara not alıp paylaşmaya değer bulduklarıma.

Genel Yaşam

  • Bana en çok sorulan sorulardan biri “bu kadar farklı şeyi yapmaya, bakmaya, yetişmeye nasıl zaman buluyorsun?”. Kendime ait adını koymadığım bir düzen var, toparlayabilirsem mutlaka yazacağım. O zamana kadar Forbes’taki şu güzel makale aklınızda bulunsun (bunu galiba ilk yayınlandığında Twitter’da paylaşmıştım, bazılarınıza tekrar olabilir).
  • Ukrayna merkezli Kofta, insan bedenini kimi zaman taklit eden, kimi zaman tamamlayan ürünler tasarlıyor. Hayli enteresan. Biraz da ürpertici.
  • Seattle merkezli dijital ajans The Cut, 1910-2010 yılları arasındaki 100 yıl süresince kadın saçlarına yönelik akımları 1 dakikalık videoya sığdırdı. Bu sayede 15 milyonun üstünde izlenmeye ulaştı. Kişisel favorim 70’ler.

  • İnternette yanlış bilgi nasıl yayılıyor? Mehmet Atakan Foça yazmış.

Continue Reading →

Bu yazıya 39 yorum yapıldı.

Adımız yazılacak mücevher taşa

UYARI: Yazı onlarca link içeriyor. Tıklayan kazanır!

Ölümsüzlük insanın en eski hasretlerinden. Kimi daha çok üretebilmek, kimi daha çok tüketebilmek için istiyor. Hayatını bizim adımıza feda etmiş niceleri varken kendinden gayrı kimseye hayrı olmamışların sonsuzluk beklentisini ayrıca düşünürüz. Ama şurası gerçek ki ölüm (sağılığı, hali-vakti yerinde) çok az insanın hayalini kurduğu, özlemle beklediği bir -kaçınılmaz- son.

Öyle ya da böyle ölüp gideceğiz ama bildiklerimizin, öğrendiklerimizin bizimle beraber toprağa karışması gerekmiyor. Bunu engellemek için lisan, yazı, kağıt, kalem, kitap, internet gibi birçok seçeneğe sahibiz. Yine de kollektif belleğimizin sandığımızdan çok daha az bir kısmını geleceğe aktarabiliyoruz. Bir kısmı toprak altında kalıyor, bir kısmını okuyacak cihaz bulamıyoruz. Bazısı kendiliğinden okunamaz hale geliyor, bazısı okusak da anlayamayacağımız bir şekilde karşımıza çıkıyor.

Bazen de elimizde kalan son örneği kendi elimizle yok ediyoruz!

Kimi zaman da bazı bilgilerin sadece bazı kişiler tarafından bilinmesi istenir. O apayrı bir kategori elbette.

Milattan Önce 3. yüzyılda bugünkü Mısır topraklarında yer alan İskenderiye kentinin meşhur kütüphanesi o çağın kayda geçmiş bütün eserlerini içeren 900 bin parça el yazmasının yanısıra yaşayan her bitki ve hayvandan birer tane barındırmasıyla ünlüydü. Bilimin ilerlemesi için muazzam bir çaba yürüten bu merkez cayır cayır yanarak kül oldu. Şüpheli listesi Roma İmparatoru Sezar’dan müslüman fatihlere kadar genişliyor.

Continue Reading →

Bu yazıya 16 yorum yapıldı.

Yokluğun gücü, varlığın rehaveti

Twitter‘a nadiren bakıyorum. ‘Gündeme kapılmak’ diye nitelendirdiğim bir hastalığı tetikliyor. O hali sevmiyorum. Ama hakkını da yemeyeyim; çoğu zaman güzel şeylere vesile oluyor.

Bugünkü gibi.

Denk geldiğim bir sohbet sayesinde öğrendim ki Vatan gazetesinin Kitap eki 10. yılını doldurmuş; şerefine özel bir sayı yapmış. Dijitali var mıdır yok mudur diye sorarken öğrendim ki varmış. Yükleyip okumaya başladım.

picasso-pablo-don-quichotte

Don Kişot okumamış birinin hayatında bıraktığı boşluğu hayal edebilme ihtimali var mı?

Büyük yazarlara kitaplarla olan ilişkilerini sormuşlar. Yaratıcı bir fikir değil; kabul. Ama işi yaratıcılık olan insanlara ne sorsanız sonuçları etkileyici oluyor. Bu deneyin sonuçları da sürpriz olmamış.

Daha ilk sayfalarda Yaşar Kemal’i en çok etkileyen kitabın benimle aynı (Don Kişot) olduğunu öğrenerek sevindim (doğru bir iz üstündeymişsin hissi). Sonra Gülten Dayıoğlu’nun anılarında kendimi buldum. Okumayı öğrenme sonrası hızla okunan üç-beş parça şeyin ardından doymamış açlığın beynindeki kazınma hissini anlatıyordu. ‘Ölçüsüz bir istekle okuyacak bir şeyler arama’ diye nitelendirmiş. Ne güzel bir tanım.

Yokluk yıllarında bir kış vakti köydeki evlerinin kırılan camını örtmek için yapıştırılan gazeteyi okumayı kafaya koyar Dayıoğlu. Ama okuma bilmeyen annesi gazeteyi cama ters yapıştırmıştır. Sandalye tepesinde kafasını ters döndürüp okumaya çalışırken yere kapaklanmanın eşiğine gelir.

Ben köyde büyümedim ama okuma açlığını bilirim. Sokaktaki banklardan (gazeteden yapılma) kesekağıtlarına, tabelalardan bakkal raflarındaki ürünlere kadar. Her şeyi okursun. Yetmez.

Varlık sadece tembelliğe yarar

Sayfaları karıştırırken ‘yokluk’ kavramını düşündüm. Hemen her konudaki başarılı kişilerin ortak özelliği nerdeyse her zaman yokluk çekmiş, kıtlık görmüş olmalarıydı. Büyük bir şehre ya da ülkeye göç, görkemli bir maddi / manevi yıkım, acı bir kayıp, neredeyse her şeyi özenilir hale getiren fukaralık… Tutunma, yırtma, kurtulma mecburiyeti hackerdan yazara, oyuncudan işadamına her başarılı ismin hikayesinde karşılığını buluyordu. Kimilerinin sırrı da varlıktı elbet. Ailelerinin kaynakları başka şeylere odaklanma lüksü sunmuştu onlara (Orhan Pamuk gibi). Ama bu grup hep azınlıktaydı.

Continue Reading →

Bu yazıya 29 yorum yapıldı.

Zamanı ölçmenin şekli ve bedeli

Wired dergisinin ABD versiyonunun Şubat sayısında her yazısını merakla beklediğim Clive Thompson saatlerle ilgili bir yazı kaleme aldı. Anafikri şuydu: amacı zamanı bize hatırlatmak olan bir cihaz nasıl olur da modeline göre yüz bin; hatta milyonlarca dolarlık etikete ulaşır?

Panerai Luminor 1950 Ceramic

Benim de zaman zaman aklıma düşen bir konu bu.

Önce önünü ardını eşeleyelim biraz.

Continue Reading →

Bu yazıya 38 yorum yapıldı.

Yazma adabı ve blog güncelleme sıklığı

İlkokulda bize birkaç ders boyunca mektup yazma öğretilmişti. Bugün belleklerimizde yitip gitmiş olsa da mektup yazma meselesi o kadar ciddi ve kurallı bir şeydi ki, giriş, gelişme, sonuç gibi bölümlere ayrılan, paragraf boşlukları, satır araları, hitap şekilleri ve tarih, imza gibi detaylar için belirlenmiş alanları vardı.

O yüzdendir ki insanların o dönemlerde yazdığı mektuplardan kitaplar çıkmış. Öyle mektuplar yazmışlar ki, bunlar edebi eserler haline gelmiş. 14 yıl kadar önce bunlardan yola çıkarak ‘son mektuplar’ diye bir kitap hazırlığına girişmiştim. İdam cezası almış mahkumların öldürülmeden önce yakınlarına yazdığı son mektupları topluyordum. Devlet başkanlarından serserilere kadar birçok mektup birikmişti. Notlarım hala duruyor ama nedense hevesim kaçtı. Bir gün el atarım yeniden.

Zaten konumuz da mektup değil…

Continue Reading →

Bu yazıya 2 yorum yapıldı.