Sen yine de gül kardeşim

Yurtdışına ilk defa 4-5 yaşlarındayken anneannemle Berlin’de çalışan teyzemi ziyaret etmek için çıktım. Etkileyici anlar unutulmazmış. O ziyaretten bugüne hala aklımda kalan iki ayrıntı şehrin güzelliği ve insanların güleryüzlü, kibar halleriydi. Sonrasında çok ülke gördüm. Berlin gibi bazı şehirleri iş gereği defalarca ziyaret etme fırsatı buldum. Dikkatimi çekenlerin sıralaması değişmedi.

Böylece ‘İstanbul gibi şehir dünyada yok’ palavrasının kökenini de az-çok anladım. İnsan her şeyi bildiği kadarıyla yorumlayabiliyor. Yoksa kaldırımı, otoparkı, yeşil park alanı, kafesi, müzesi, aydınlatması ve daha nicesi kıt bir şehri bunca övgüyle nasıl buluşur? Sultanbeyli’nin mi yok eşi benzeri Karanfilköy’ün mü? Bayrampaşa mı dünya şahikası, Ümraniye mi?

Kendimden örnek vereyim. İstanbul’un köklü muhitlerinden kabul edilen Nişantaşı’nda oturuyoruz. Çöp konteynerlerimiz yok. Sakinlerin yarısı çöpünü Ortaçağ Avrupası gibi poşete doldurup camdan aşağı atıyor. Sokaklar pislik içinde. Haftanın bir yarısında su, diğer yarısında elektrik kesik. Otoparkı geçtim, yürümek için dahi kaldırımımız yok. Azıcık genişleyen kısımları barlara, restoranlara vermişler. Onlar da masalarla doldurmuş. Kalan kısma küçük esnaf çöreklenmiş. Ara yollar otoparka dönüştürülüp trafiğe kapanmış. İstanbul Valisi’nin konağının (lojmanının) çevresinde dahi durum bu. Bunların düzgün olduğu semtte de bizdekiler yok. Bütünü bize bol gelir, hep bir kısmına razı olmalıyız.

BsSXUaZIYAAjqPZ

Yani (mesela) senin hayran kaldığın İstanbul, İstanbul’un küçücük bir parçası ve sana kapalı güzel kardeşim. Sahilinde güzel bir mekanda 4 gün takılsan maaşın biter. Anca Boğaz’da bir tahta bankta oturup, dizi dizi park etmiş görgüsüz teknelerin sana izin verdiği aralıktan denize bakıp çekirdek çitlersin (sıkışınca da kalkarsın çünkü tuvalet yoktur).

Memleket gibisi var mı?

Bazen de bencil beklentiler baskın çıkar. Falanca ülkeden kuralları çok sıkı uyguluyor diye nefret edebilirsin mesela. Böylece her yerinde her şeyi yapabildiğin Türkiye sana daha cazip gelmeye başlar. Ama yine de geri dönersin çünkü refahı getiren medeniyet yaban ellerde kalmıştır. Sana Türkiye’de insan gibi muamele görme fırsatı veren refahın kaynağının gurbetteki o sevmediğin düzen olduğunu bir an unutuverirsin.

7 yıldızlı otelde kalsan dahi en güzel tuvalet hep evindekidir ya hani; memleket sevgisi de biraz öyle. Burnunun 10 saniyede her kokuya alışıp hissetmemesi gibi tıpkı. Senin için en güzel yer en çok hatıran olan (yani çocukluğunun geçtiği) yerdir. Ve memleket sevgisi evlat sevgisine benzer. Görmezden gelmek, sineye çekmek, hatalarıyla sevmektir biraz.

BrTm9gVCcAAjbMf

Sokakta, trafikte, okulda, işyerinde, televizyonda, parlementoda, televizyonda, radyoda herkesin birbirine nefretle bakması, lime lime etmek için fırsat kollaması işte biraz bundandır.

ÖTV’sini galerinin üstlendiği cazip taksitli son model otomobillerimiz, köprüye 10 dakika mesafede yeşillik ve huzur içinde olduğunu sanıp 10 yıllık krediyle aldığımız güvenli, görkemli evlerimiz, harikalar çıkaracağına kanıp çocuklarımızı teslim ettiğimiz okullarımız ve milyon dolarlık yarışma programı /dizilerimiz bizi mutlu etmedi işte.

Daha kötüsü bundan sonra ne yapacağımızı bilmiyoruz.

Hayatımın önemli bir kısmı insanlar karşısında konuşmakla geçiyor. Bazen onlarca, bazen binlerce kişinin karşısına geçip bir şeyler aktarıyorum. Sıkıcı olmaması için araya bazen espriler serpiştiriyorum. Bu süreçte bir grup kendini hemen belli ediyor: gülmeye karşı direnenler. Bana has bir şey olmadığının farkındayım, genel tavırları böyle (ki bazen bizzat bana yönelik de olabiliyor ama o kendini belli ediyor). Eğlenme halini kategorik olarak kendilerine layık görmemişler. Sanki gülümsemek kendileri için değil de karşısındakiler için yaptıkları bir şey; hatta belki bir teslimiyet, lütuf onlar için.

Yeri dar gelinlerin düğünü

ABD’yi ilk 1993’te ziyaret ettim. TV izlerken kanal sayısından çok yayınların çeşitliliği şaşırtmıştı beni. Bizdeki gibi aynı anda her kanalda aynı program yoktu. Herhangi bir saat diliminde birbirinden çok farklı şeyler izleyebiliyordunuz (herkesin 1 saatini kiralayıp istediği yayını yaptığı o kanal hala aklımda mesela). Elbette yayın akışı o sinsi, kapitalist, tüketimci algoritmalardan muaf değildi ama yine de sürü olmakla birey olmak arasındaki o duvarı inceltiyordu.

Bir diğer şaşkınlığım stand-up denen gösterilerdi. Biri çıkıyor, bir şeyler anlatıyor ve insanlar çılgınca gülüyor, kahkahalar atıyordu. Anlatılanlar belki çok komik değildi ama bu izleyicilerin umrunda değildi. Onlar gülmek istiyordu (örneğin biz ağlamak isteriz. İnsanların ağlamak için katıldığı, ağladığı için sevdiği nice TV programı var. En sevilen şarkılar ağlatanlardır keza. Filmde de böyledir, hatırada da).

showroom3

Sonraki ABD ziyaretlerimde birkaç komedi kulübüne gittim. Bunlar adı sanı duyulmamış stand-up’çıların sırayla sahne aldığı küçük mekanlardı. Sanatçıların çoğu tarz olarak birbirine benzemesine rağmen kimse ‘ay şunu taklit ediyor’, ‘aman aynı bilmem kim, değil mi?’, ‘falanca çok daha komik’ gibisinden gereksiz çabalara girmiyor, gülmek için geldiği yerden ağzı kulaklarında evine dönüyordu.

Ardından internetten (tabi ki VPN ile) Comedy Central ve türevlerini takip etmeye başladım. Seyrettiğim neredeyse hiçbir stand-up sanatçısını bir daha izleme fırsatı bulamadım. Sürekli yenileri çıkıyor ve hepsi de kabul görüyordu. Ülkenin dört bir yanındaki komedi kulüpleri izleyici ve göstericilerle doluyordu.

Bizde kulübünü geçtim; ikinci bir Cem Yılmaz ihtimaline bile tahammülümüz yok. “Adam 1 numara abi!”. Tamam da bir taneyle yetinmek neden? Bu yüzden koca ülke 1,5 stand-up’çı, 5 şarkıcı, 10 televizyon yıldızına emanet (oysa kafayı kaldırsak Osmanlı tahtının varisinin bile bugün komedyenlik yaptığını görebiliriz).

Bütün bunları hatırlatan sabah izlediğim bir TEDx sunumu oldu. Çocuk kitapları yazarı Mac Barnett iyi bir kitabın insanın hayatında sihirli kapılar açtığından bahseden bir konuşma yapıyor. Ama bunu esprili bir dille yapıyor. Ve izleyiciler gülüyor, gülüyor, gülüyor…

Amacı komik olmak değilken oluyor bunlar. Bir izleyin derim:

Gülümseyebilmek hayatın bize en büyük hediyelerinden biri. Ve (geçmiş nesillerle kıyasla) bunca refaha, imkana, araca, fırsata sahipken ondan hala bu derece mahrumsak sebebini düşünmemiz gerekiyor.

Atasözünün dediği gibi ‘bir kahkaha bir pirzola’ eder. Ama Murathan Mungan’ın tabiri bizi daha iyi anlatır sanki: ‘yara gibi gülümsemek’.

Gülümsemek ile bir türlü kabullenemediğimiz o hüzne dönmek arasında seçim yapmak için size bir fırsat daha.

, , , , , , ,

19 Responses to Sen yine de gül kardeşim

  1. murat 22/09/2014 at 12:04 #

    amirim müslüm gürses videosu çalışmıyor. linke git diyro chrome tarayıcı win7 OS

  2. Yavuz Yiğit 22/09/2014 at 12:04 #

    En iyi 100 komedyeni seçebilecek kadar çok komedyenleri var. Durum budur: http://www.youtube.com/watch?v=0uJIm5SZEW4

  3. Bora Unal 22/09/2014 at 12:27 #

    Komedi ve komedyen gelişiminde bir okul SNL’i de hatırlamak iyi olur. http://tr.wikipedia.org/wiki/Saturday_Night_Live

  4. Okan Bişgin 22/09/2014 at 12:38 #

    Cem Yılmaz diye “Stand-Up”çımız var. İstanbul’u yere göğe sığdıramamamız normal.

  5. Kürşad ÇİFTÇİ 22/09/2014 at 13:28 #

    Selamlar, sanıyorum “Daha kötüsü bundan sonra ne yapacağımızı bilmiyoruz.” cümlesinden sonra farklı bir yazı başlıyor. Yazıları ayırsanız daha anlaşılır olabilir. Elbette benim iki farklı konu olarak algıladığım bölümler, benim algılayamadığım bir şekilde bağlantılı da olabilir. Öyle ise bu yorumumu dikkate almayın.

  6. Ertuğrul 22/09/2014 at 14:11 #

    Mazeretimiz var, asabiyiz biz.

  7. wime77 22/09/2014 at 16:21 #

    Neye güldüğünü söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

  8. hasanozbay 22/09/2014 at 20:26 #

    en iyisi bu veya en büyük takım bu. telefon mu ? en iyisi hangisiyse onu alalım…vs gibi en en en olayı var biraz da sanırım

    bende şu sözü çok severim: Basit yaşa ki başkaları da varolabilsin – ghandi

  9. Gamze B. 22/09/2014 at 23:15 #

    burada bahsettiğiniz çelişki başka heryere öyle kolay entegre edilebilir ki, ya da amerikan kültürü vs. türk kültürü kıyaslamasını açıklamak için gösterilebilecek o kadar çok örnek var ki bu farklılığa dayandırılarak… bence çok çok uzayabilecek bir konu ama düşünce biçiminizi beğeniyorum, ve okumaya devam ediyorum kısaca… :)

  10. Volkan 23/09/2014 at 00:07 #

    Hocam trt den ayrilman yazilarina da yansımış buna sevindim. Ancak ahhh yine şu ingilizce videolar… Anladık ingilizcen var da, bu sitede herkes mi bu akıcı videoları bilecek kadar ingilizce biliyor?

    • mserdark 23/09/2014 at 13:14 #

      Ben TRT’de hiçbir zaman çalışmadım. Bir süre dışarıdan program yaptım sadece. Yazılarım bu blogun açıldığı zamandan beri çok değişmedi. Arşivde dolanarak kendiniz gözlemleyebilirsiniz.

      İngilizce kaynakları insanlara İngilizce bildiğimi ispatlamak için değil, faydalı olduğu için paylaşıyorum. Türkçe emsalleri varsa mutlaka onu ekliyorum ama dünyadaki her şeyin Türkçeleşmesi gibi bir beklenti hem yersiz hem imkansız.

      İronik olarak bu yazı da biraz bu durumu işliyor aslında. Türkçe ve Türkiye’nin içine hapsolunca hayatı görüp, duyup, okuyabildiklerimizden ibaret sanıyoruz. Oysa çok daha farklı, geniş ve renkli bir dünya dışarıda var ve sürüyor. Dolayısıyla anlamadığımız şeyleri karşımıza çıkaranlara hayıflanmak yerine anlamaya çalışmak için çaba göstermeliyiz.

      Ben İngilizceyi öğrenebilmek için 6 yaşımdan itibaren gece-gündüz, elimdeki yok denecek kadar kıt kaynaklarla çabalayıp durdum. Öğrenmek kimsenin tekelinde değil. Kendi bilgimizin sınırlarına hapsolursak bu yaşamı israf etmiş oluruz. Genleşmek, genişlemek zorundayız.

      İngilizce TED videosuna dönersek; diğerleri gibi onu da bir süre sonra birileri Türkçeleştirecektir. Azıcık sabretmek yeterli. Türkçeleştirilmiş örneklere zaman ayırmak da güzel bir başlangıç olabilir belki zihni esnetmek için.

  11. arthas 23/09/2014 at 11:15 #

    Abi çok haklısın, insanlar bildiği kadarıyla yorum yapıp kesin doğruluğuna inanıyorlar ama gerçekten Istanbul aslında insanlarını tüketen, yoran, sinirlendiren bir kalabalık güruhu ve bu bütün diğer güzelliklerinin önüne geçiyor. Çıkarlarının peşine düşmüş işine geleni yapıp işine gelmeyeni dışlayan insanlar tarafından yönetilen bir şehir İstanbul.

  12. behzat 23/09/2014 at 11:34 #

    Sizi okumak benim icin her zaman cok keyifli. Izlemek ise bir kez sansini yakaladigim bir sey. Keske bir ikincisine denk gelebilsem.sevgiler

  13. Gamze 23/09/2014 at 23:31 #

    Tavuk suyuna çorba istanbulun halleri… Ruhun şaad olsun Aziz Nesin

  14. anneden 24/09/2014 at 09:44 #

    Ben bu tarzı seviyorum. Bazen sinir oluyorum pat pat dökülüvermesine sözcüklerin gerçi. Ama genelde “vay be, adam koymuş lafı ortaya dobra dobra, helal” diyorum. Yani mi’irim yazın bol bol; dobra dobra ve zekice eleştiren, yorumlayan, zihin açan, farklı bir bakış açısı gösteren bu tarz yazılarınızı seviyorum. Teknik yazılar benim ilgi alanımda değil ama yaşayışla ilgili olanlar tam benlik.

    Yani demem o ki; yazılarınızı okumak içimi genelde sıkıntı ile doldurup, beni çaresiz bir öfke, telaşlı bir engelleniş hissine garkediyor. Ama görmezden gelmek, farkına varmamak, durmak, düşünmemek yerine; bilmek, tartışmak, farkına varmak, birşeyler yapmak yeğdir.

    Teşekkürler bir kez daha.

  15. Serdar 25/09/2014 at 01:24 #

    Güzel yazı için teşekkürler.

  16. kg 25/09/2014 at 13:31 #

    Mesut Süre, İlker Gümüşoluk, Serkan Yılmaz vs. hepsi birbirinden komik stand-up’çılar ve taksim old city comedy club’dan yetişmeler.
    Ön araştıma yapmadan, gözünüz kapalı gidip bolbol gülebilirsiniz.
    http://tinyurl.com/lw52txy

  17. mmm 24/03/2015 at 16:32 #

    Serdar Bey yazınız güzel.

    Bence gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin arasındaki fark bu heralde.

    Onlar gülüyor biz somurtuyoruz.

    Onların gülecek bir şeyleri bizim ise somurtacak bir çok sebebimiz var. Kültürel farklılıkları bir kenara bıraksak bile son 150 yıldır biz gülen taraf değiliz orası kesin.

    Burnumuzun dibinde ve hatta ülkemiz içinde savaş devam ederken, az gelişmişlik ve toplumsal bir sürü sorunla boğuşurken insanımız gülemiyor. Siz ortalama bir beyaz Türk olarak bile mutsuzsanız ya varoşlarda yaşayıp asgari ücrete ezilen ne yapsın neye gülsün?

  18. abdullah4372 31/05/2015 at 19:17 #

    İstanbul u övenler fiziğini mi yoksa ruhunu mu övmüş acaba. Övdükleri zamanlarda da bugünkü gibi betonarme miydi? …

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim