İçeriğe geç

Etiket: hayat

Hayatımı değiştiren mektup

Fen derslerimizde ‘laboratuvar koşulları altında‘ denen bir kavram vardı. Farklı yer ve zamanlarda eşdeğer bir ortam yaratabilmek, eşit şartlar altında araştırma / karşılaştırma yapabilmek için uydurulmuş beşeri bir değer.

Hayatımızın her yanını saran buna benzer standartları ilahi bir düzen gibi belliyoruz. Oysa çoğunun geçmişi epey taze. Hikayeleri ise istisnasız ilginç (Mesela Fransız Devrimi’nin ilk icraatlarından biri, sayısı binlerle ifade edilen farklı ağırlık ve uzunluk birimlerini bugünkü ‘metrik sistem‘ dediğimiz tek bir yapı altında birleştirmek olmuş. Karmaşa ‘zaman’ konusunda hala sürüyor. En basitinden; siz bu yazıyı 2016’da yazdım sanıyorsunuz ama durum pek öyle değil).

İnsan icadı bu standartlar her tür şeyi tanımlamayı, yönetmeyi, şekillendirmeyi kolaylaştırıyor. Fakat ne gariptir ki insanın kendisinde işe yaramıyor. Aynı şehirde, aynı mahallede, aynı dönemlerde yaşamış, aynı imkanlara sahip olmuş; hatta aynı ailede yetişmiş insanlar dahi (o meşhur filmdeki eşsiz kar tanesi gibi) asla birbirine benzemiyor.

Herkesin başarısızlıklar için bahanesi bol fakat başarılarına ortak çıkaranı görmek zor.

Kendimi başarılı falan bulmuyorum. Ama hayırlı hiçbir şeye vesile olmamış insan ve ortamların tam göbeğinden sıyrılıp bugünlere kadar nasıl geldiğimi sıkça düşünüyorum.

Sen yine de gül kardeşim

Yurtdışına ilk defa anneannem ile beraber 5-6 yaşlarındayken Berlin’de çalışan teyzemi ziyaret etmek için çıktım. Etkileyici anlar unutulmazmış. O ziyaretten bugün hala aklımda kalan iki ayrıntı şehrin güzelliği ve insanların güleryüzlü, kibar halleriydi. Sonrasında çok ülke gördüm. Berlin gibi bazı şehirleri iş gereği defalarca ziyaret etme fırsatı buldum.

Dikkatimi çekenlerin sıralaması değişmedi.

Böylece ‘İstanbul gibi şehir dünyada yok’ palavrasının kökenini de az-çok anladım. İnsan her şeyi bildiği kadarıyla yorumlayabiliyor. Yoksa kaldırımı, otoparkı, yeşil park alanı, kafesi, müzesi, aydınlatması ve daha nicesi kıt bir şehir bunca övgüyle nasıl buluşur? Sultanbeyli’nin mi yok eşi benzeri Karanfilköy’ün mü? Bayrampaşa mı dünya şahikası, Ümraniye mi?

Kendimden örnek vereyim. İstanbul’un köklü muhitlerinden kabul edilen Nişantaşı’nda oturuyoruz. Sokağımızda çöp konteyneri yok. Sakinlerin yarısı çöpünü Ortaçağ Avrupası gibi poşete doldurup camdan aşağı atıyor. Sokaklar pislik içinde. Haftanın bir yarısında su, diğer yarısında elektrik kesik. Otoparkı geçtim, yürümek için dahi kaldırımımız yok. Azıcık genişleyen kısımları barlara, restoranlara vermişler. Onlar da masalarla doldurmuş. Kalan kısma küçük esnaf çöreklenmiş. Ara yollar otoparka dönüştürülüp trafiğe kapanmış. İstanbul Valisi’nin konağının (lojmanının) çevresinde dahi durum bu. Bunların doğru-düzgün olduğu semtlerde de bizdekiler yok.

Hepsi birden bize fazla gelir diye düşünüyor olabilirler. Her zaman, her şeyin, sadece bir kısmına razı olmalıyız.

BsSXUaZIYAAjqPZ

Yani (mesela) senin hayran kaldığın İstanbul, İstanbul’un küçücük bir parçası ve sana kapalı güzel kardeşim. Sahilinde güzel bir mekanda 4 gün takılsan maaşın biter. Anca Boğaz’da bir tahta bankta oturup, dizi dizi park etmiş görgüsüz teknelerin sana izin verdiği aralıktan denize bakıp çekirdek çitlersin (çişin gelirse de kalkar evine gidersin çünkü tuvalet yoktur).

Yaşam, beklenti ve tercihlerimiz

En keyifle yaptığım ve içeriğini en sık güncellediğim konuşmalarımdan biri ‘Karar Verme Denen Mesele‘ adını taşıyor. Konusu (tahmin edileceği gibi) tercihlerimiz.

Tercih dediğimiz şey bakış açımıza göre bazen karmaşık bazen de son derece basittir. Değişkenleri iyi okursanız kestirilebilir; hatta yönlendirilebilir. Tercihlerimiz farklı alanlarda dahi paralellik gösterir. Ev tercih ederken kullandığınız kriterlerle kıyafet alırkenkiler arasında temelde çok fark yoktur.

Tercihlerimize yönelik açıklamaları bazen zihnimize ‘alışkanlık’ olarak kodlarız. Çoğunun otomatikleşmiş, şartlanılmış davranışlar olduğunu fark etmeyiz bile (bu konulara yeni meraklıysanız yeni bitirdiğim ve not almak için tekrar okumaya başladığım The Power of Habbit kitabını şiddetle tavsiye ederim).

Dün öğlen bir arkadaşımla lezzetli bir sohbet yemeğindeydim. Hastalığın arefesinde olmama rağmen dayanamayıp Boğaz’a indim, bir banka oturdum, denizi seyretmeye ve düşünmeye başladım. Önümdeki muhteşem silüete periyodik olarak iki grup bulaşıyordu: seyyar satıcılar ve koşucular.

Sonra düşünmeye başladım. Bu insanlar niye koşuyordu? Koşmanın motivasyonlarını elbette biliyorum. Merak ettiğim işin daha başka bir boyutuydu aslen.

Bahaneler bulmaya çalışsan da bu hayat ‘senin’

Bilgisayarımda duran bazı fotoğraf ve illüstrasyonlar var. Arada açıp baktığım şeyler. Mesela neredeyse yazacağım her gazete / dergi yazısı öncesinde aşağıdaki resmi açıp bir süre bakar, kafamı boşaltırım. Bu yaptığım kafa boşaltmak mı yoksa başka bir alana yoğunlaştırmak mı bilemiyorum.

Bu yazıyı yazana dek kökenini bilmediğim bu eserin izini Facebook’ta Aykut Alp Ersoy sayesinde buldum. (Tıklayarak büyütebililrsiniz)

Bu kategorideki illüstrasyonlardan biri de daha çok ‘Holstee Manifestosu’ olarak bilinen metin. Ama önce biraz Holstee’den bahsedelim.

ABD’nin San Fransisco şehrinde yaşayan Fabian PfortmüllerMichael Radparvar ve Dave Radparvar hayatlarından fazlasıyla sıkıldıklarını fark eder ve yeni bir arayışa girerler. Meşhur Union Square parkında oturup yeni hayatlarına dair akıllarından geçenleri o ana kadar yaşadıkları tecrübelerle birleştirip kağıda dökmeye başlarlar.

İşte Holstee Manifestosu da böyle doğar.

Hep daha parlak bir hedef vardır

Küçükken defalarca okuduğum kahverengi ciltli bir hikaye kitabım vardı. Her hikaye kitabı gibi eski çağlardan öykülerle doluydu. Prensler, prensesler, çiftçiler, köylüler… Hepsi de evvel zaman içinde.

İçindeki yüzden fazla hikayeden birini hiç unutamadım. (Fonda şu şarkı iyi gelir)

Çok ağrılı bir hastalık geçiren ve sancılarının son bulması için yalvaran kızın hikayesiydi.

Yalvarışlarına dayanamayarak ortaya bir peri (ya da melek) çıkıyor ve ona çıkrık veriyordu. Makaradaki bu ip küçük kızın hayatını temsil ediyordu. Acısını dindirmek için ipin ucunu çekip çıkrığı çevirmesi yeterliydi. İpi çektikçe zaman daha hızlı geçiyordu.

Küçük dertli kız sevinçle ipi  bir miktar çekiyor, zaman hızlıca akıp gidiyor ve ağrısı geçiyordu. Ancak bu ‘sihirli’ yetenek bir süre sonra alışkanlık halini alıyordu. Kız artık hoşlanmadığı en ufak şeyde dahi ipi çekiyordu. Hep mutlu anları yaşayan kız bir gün makarada çok az iplik kaldığını fark ediyordu. Böylece daha gençlik dönemine bile giremeden ömrünü tüketmişti. Üstelik geri dönüşü de yoktu…

Bu hikayeden ‘her anın kıymetini bil’ ve ‘hayat sadece güzel anlardan ibaret olamaz’ gibi birçok sonuç çıkabilir.