Tag Archives | hayat dersleri

Yeraltından notlar

Film ve romanlardan bellediğim ABD’yi ilk defa 1993 yılında gördüm (hadi Amerika diyelim, kolay olsun). Yurtdışına ilk çıkışım değildi ama pek çok ilki orada yaşadım.

Yerin altını köstebek yuvası gibi saran küflü tünellerin içinde vızır vızır çalışan metrolar gibi.

Sistemini bir türlü çözemediğim türden bir haritayı okumayı gerektiren karman-çorman bir ulaşım sistemi. Yine de garip bir şekilde herkes yolunu tereddütsüz buluyor (ve istisnasız hepsi yürümekten yemeye, konuşmaktan içmeye şaşırtıcı bir telaş içinde).

NY-Subway_Station-42nd_Street_0057

Vagonda bir polis memuru gözüme çarptı. Amerikan polisi bizimkiler gibi gariban değil. Hepsi iri-yarı, heybetli. Bizim gibi salça-ekmekle büyümemiş çok belli. Yemiş, içmiş, semirmiş. Kaslar sporla şişmiş. Pantolonu jilet gibi ütülü. Üniformasının her kopçasından musibet def edici bir şeyler sallanıyor. Göğsünde parlak, dev bir yıldız, elinde karton bardakta kahvesi, ayakta dikiliyor.

Türkiye’deki meslektaşlarının bende bıraktığı fena anıların ürpertisiyle, yengeç gibi yaklaştım. Aklımda milyon soru. İfadesini bozmadan bakıp, başıyla çok küçük ‘merhaba’ tarzı bir jest yapınca muhabbet başladı. Kaç istasyon hakkım olduğunu bilmediğimden hızlıca, dilimin döndüğünce sıraladım soruları.

Continue Reading →

Bu yazıya 17 yorum yapıldı.

Tutkulu insanlar

Ön Bilgi: Zaman zaman dönüp eski yazılarımı okuyorum. Çoğunun ortak noktası uzun girizgahlar. Merak edenler için sebebi bir fikrin zihnimde nasıl oluştuğunu anlatabilme derdi. Bir öykünün oluşma öyküsünün bazen öykünün kendisi kadar önemli ve anlamlı.

1788 doğumlu Arthur Schopenhauer lise yıllarımda (yani biraz geç) keşfettiğim bir Alman Filozof. Yazdıklarını gerçekten anlayıp yorumlayabildiğime yönelik endişemi üstümden hiç atamadım. Buna rağmen kişiliğimi şekillendirirken en çok etkilendiğim kaynaklardan biridir (Schopenhauer okumak tek başına dünyadaki pek çok açmazı bertaraf etmek için yeterli. Hatta kesitleri bile nimetten sayılmalı bence).

Tesadüfen karşıma çıkan bir kitabın sayfalarını çevirirken denk geldiğim ve daha önce hiç denk gelmemiş olmama şaşırdığım Schopenhauer’e ait yukarıdaki bahis benim de büyük dertlerimden biri. Kitapları satın alma hızıyla okuma hızı arasındaki makas sürekli açılıyor.

Satın alınca okuduğunu sanma ya da bir gün okuyacağını düşünerek avunma hali. Kapağı açılmamış kitaplarla dolu rafların öyküsünde buna benzer ‘zihin sürçmeleri’ var hep.

Continue Reading →

Bu yazıya 37 yorum yapıldı.

Ama insan uyumaz bazen, düşünür

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela, yani,
yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
(Yaşamaya Dair / Nazım Hikmet / 1947)

Bir şeye tutulmak en büyük korkularımdan oldu. Sigarayı bile onu terk edemeyecek kadar sevdiğimi anladığım gün bıraktım. Elimden geldiğince Ralph Waldo Emerson‘ın salık verdiği gibi yolun beni götürdüğü yerlerdense yolu olmayan ama izimi bırakabileceğim alanlara yöneldim. Bazılarına kibir gibi gelebilir ama bir meydan okuma bu aslında.

yollar

Sorgulamadım, yermedim ama bir takıma, partiye, ideolojiye, mekana, şehre, ülkeye, inanca ya da insana hayattaki diğer her şeyden çok (ve bazen kör eden bir tutkuyla) bağlananlar hep ilginç göründü gözüme.

Continue Reading →

Bu yazıya 36 yorum yapıldı.

Sen yine de gül kardeşim

Yurtdışına ilk defa 4-5 yaşlarındayken anneannemle Berlin’de çalışan teyzemi ziyaret etmek için çıktım. Etkileyici anlar unutulmazmış. O ziyaretten bugüne hala aklımda kalan iki ayrıntı şehrin güzelliği ve insanların güleryüzlü, kibar halleriydi. Sonrasında çok ülke gördüm. Berlin gibi bazı şehirleri iş gereği defalarca ziyaret etme fırsatı buldum. Dikkatimi çekenlerin sıralaması değişmedi.

Böylece ‘İstanbul gibi şehir dünyada yok’ palavrasının kökenini de az-çok anladım. İnsan her şeyi bildiği kadarıyla yorumlayabiliyor. Yoksa kaldırımı, otoparkı, yeşil park alanı, kafesi, müzesi, aydınlatması ve daha nicesi kıt bir şehri bunca övgüyle nasıl buluşur? Sultanbeyli’nin mi yok eşi benzeri Karanfilköy’ün mü? Bayrampaşa mı dünya şahikası, Ümraniye mi?

Kendimden örnek vereyim. İstanbul’un köklü muhitlerinden kabul edilen Nişantaşı’nda oturuyoruz. Çöp konteynerlerimiz yok. Sakinlerin yarısı çöpünü Ortaçağ Avrupası gibi poşete doldurup camdan aşağı atıyor. Sokaklar pislik içinde. Haftanın bir yarısında su, diğer yarısında elektrik kesik. Otoparkı geçtim, yürümek için dahi kaldırımımız yok. Azıcık genişleyen kısımları barlara, restoranlara vermişler. Onlar da masalarla doldurmuş. Kalan kısma küçük esnaf çöreklenmiş. Ara yollar otoparka dönüştürülüp trafiğe kapanmış. İstanbul Valisi’nin konağının (lojmanının) çevresinde dahi durum bu. Bunların düzgün olduğu semtte de bizdekiler yok. Bütünü bize bol gelir, hep bir kısmına razı olmalıyız.

BsSXUaZIYAAjqPZ

Yani (mesela) senin hayran kaldığın İstanbul, İstanbul’un küçücük bir parçası ve sana kapalı güzel kardeşim. Sahilinde güzel bir mekanda 4 gün takılsan maaşın biter. Anca Boğaz’da bir tahta bankta oturup, dizi dizi park etmiş görgüsüz teknelerin sana izin verdiği aralıktan denize bakıp çekirdek çitlersin (sıkışınca da kalkarsın çünkü tuvalet yoktur).

Continue Reading →

Bu yazıya 19 yorum yapıldı.

Uzun bir tatilin hatırlattıkları

Neredeyse kesintisiz çalışmayla geçirdiğim son 24 yılda ilk defa 1 ay tatil yaptım. Hala da sürüyor gerçi. 1 haftasını ufaklıkların sevdiği otellerden birinde geçirdik. Ardından senelerce çivi çakılmayan ve bu yıl baştan ayağa yenilediğimiz yazlığımıza geçtik.

Yazlıklar üvey evlat gibi. Terliğin yırtığı, nevresimin çamaşır suyu değmişi, tencerenin çiziği, demliğin kararmışı, televizyon-radyonun eskisi… Bir şeyi çöpe atmaktansa ölmeyi tercih eden (yokluk görmüş) kuşağın sahte bollukla sarhoşa dönmüş yeni kuşağa karşı son kalesi: “Anne bunu atalım mı? Yok, yok; koy kenara. Ben onu yazlığa götürürüm. Orada ihtiyaç oluyor.”

Zamanın yavaşladığı zaman

Bu kara büyüyü bozma fikri bize neredeyse bir ev parasına mal oldu. Ama sonuçta gerçek bir ev kadar sıcak, keyifli ve konforlu bir alan çıktı ortaya (ustalarla yaşadığımız kabusları başka bir yazıya malzeme olarak saklıyorum).
Köhneliğinden dolayı her gelişimde kaçmak için bahane aradığım bu mekan şimdi yeniden keşfettiğim, içinden çıkmak istemediğim bir yere dönüştü. Kendimce bir rutinim bile oluştu.

20140806_122504

Ali ve Zeynep’in düzenli sabah kavgaları sayesinde 10 gibi uyanıp 11’e kadar yatakta bir şeyler okuyor ve aşağı inip bahçeyle uğraşıyorum. Ardından bir soğuk duş ya da deniz. 2 gündür şortumu giymeyi unutup bakkala külotla gittiğimi fark etim. Bakkal bu garip duruma değil de neden her gün 7-8 gazete aldığıma şaşıyor.

Continue Reading →

Bu yazıya 42 yorum yapıldı.

Cüneyt Arkın’dan çıkardığım bir ders

Çoğu kişi bilmez ama Cüneyt Arkın‘ı ÇOK severim.

Posta gazetesinde bilgisayarım onun bir Malkoçoğlu repliğiyle açılırdı. Yazıişleri için de kalk borusu anlamına gelirdi. Bütün diğer ses efektleri de tamamen Cüneyt Arkın repliklerindendi. Masamın her tarafında posterleri, film afişleri vardı. Filmlerini ezbere bilirim. O dönemler Türk filmleriyle ilgili çıkardığım fotokopi fanzinin en gedikli simasıydı.

Sonra Radikal gazetesindeyken arkadaşlar bu saplantımı fark edip bir röportaj yapmamı teklif ettiler. O zamanki muhabirlerimizden Ertan Acar ile evinin yolunu tuttuk, tanıştık. Ona olan ilgimden kendisinin de epey şaşırdığını hatırlıyorum.

Continue Reading →

Bu yazıya 2 yorum yapıldı.

Bir kebapçıda öğrenilen hayat dersleri

Geçenlerde Timur, Şükrü, ben Sofa Otel‘de bir kahvaltı yaptık. Şükrü yetişemediği için Timur ile takıldık. Kahvaltı güzeldi (benim için otel kahvaltısının güzelliği somon fümenin ve çırpma yumurtanın kalitesiyle doğru orantılı. Hiç fena değildiler). Sonra Şükrü de katıldı; lounge tarafında bir şeyler içtik ve toplamda eşek yüküyle para bayıldık.

Ofise yürüyerek dönelim derken Şükrü bir ara sokakta keşfettiği bir mekana gitmeyi teklif etti: Hamzaoğulları Kebap ve Döner. Burası kelimenin tam anlamıyla bir esnaf lokantası. Hiçbir iddiası yok, her şey bildiğiniz; beklediğiniz gibi. Ama lezzet çok iyi, kalite mükemmele yakın.

Sipariş vermek için masadaki ikiye katlanmış A4 kağıttan ibaret menüye bakarken kapağında bir fotoğraf dikkatimi çekti. Kurucularının memleketi Diyarbakır’da ilk kuşak babanın 1925 yılında çektirdiği bir fotoğraf.

Hamzaoğulları / Diyarbakır 1925

Hamzaoğulları / Diyarbakır 1925

Şimdiki Diyarbakır’ı görme fırsatınız oldu mu bilemiyorum ama ben söyleyeyim; böyle insanlar yok artık. Fötr şapka, sinekkaydı traş, kılıç ütülü ceket ve gömlek, özenli bıyıklar ve asil duruşlar. Diyarbakır şimdi başka dertlerin içinde; hepsi malum.

Continue Reading →

Bu yazıya 7 yorum yapıldı.

Sosyal ağın ekşidiği anlar

Sanılanın aksine Facebook’a nadiren giriyorum. Haftada bir ya da daha seyrek. Mesaj kutum dolmuş taşmış. Benimle iletişim kurmak için ne kötü bir seçenek.

Mesajların birinde laf dönüp dolaşıp şuraya geliyor:

Şu anda tam sevilecek zamanları olan Zeynep ve Ali’nin gelecekleri için size çok özel bir teklifim var.

Koç Allianz olarak Zeynep ve Ali’ye BÜYÜYEN ÇOCUK sigortası yapmanızı şiddetle tavsiye etmekteyim. Böylelikle Zeynep ve Ali 18 yaşına geldiğinde hayata atılacakları zaman onlara en büyük yardımı yapmış olacaksınız. Şu anda yapacak olduğunuz küçük birikimler onların geleceğini oluşturacak. Zeynep ve Ali’nin de bu fırsatlardan yaralanmalarını istiyorum.

Sizinle daha ayrıntılı olarak ,yüzyüze görüşmek isterim.

Şimdiden teşekürler.

Ufaklıkların eklediğim fotoğrafları meğer herkese açıkmış; buna hiç dikkat etmemişim. Bir sigortacı takipçim de fırsat bilmiş, olan bu.

Ayşen Gruda’dan edindiğim bir ders

Bir zamanlar ben de sigortacılık yaptım. (yaptığım diğer işler arasında işportacılık, barlarda bağlama ve gitar çalıp şarkı söylemek gibi şeyler de var). O dönemde biz de aynen böyle bulduğumuz her telefona saldırır randevu koparmaya çalışırdık.

Continue Reading →

Bu yazıya 5 yorum yapıldı.