Sanal dünyanın gerçekliği içinde esnemek

Dün gece Sosyal Medya‘da konuklarım Bülent Somay, Başak Temel ve Levent Pekcan‘dı. Konumuz ise sanallık ve gerçeklik kavramıydı. Çok duyduğumuz, ne olduğuna dair çok fikrimiz olduğunu sandığımız bu kavramlara teknik ve felsefi yönleriyle baktık. Bence 116 bölümü geride bırakan Sosyal Medya program tarihinin en dolu, en ilginç fikirlere sahne olan bölümlerinden biriydi.

Sosyal Medya 116Twitter’da değil ama Facebook ve sözlüklerdeki yansımalarına bakarsak -en azından bizim yorum yapmaya eğilimli izleyici kitlemiz- pek yüz vermedi bu konulara. Olsun. Bu konunun televizyonda konuşulmuş olmasından bile fazlasıyla memnunum. İzleyici koltuğunda tespit yapmak kolay ama televizyon dediğimiz mekanizmada gelenekseliğin biraz ötesinde sohbet etmek bile artık ‘sıradışı’ ne yazık ki.

Sosyal Medya programı hakkında ayrıca bir yazı düşünüyorum ama bahsi açmışken esas meseleye girmeden bir geniş parantez daha açayım.

Sosyal Medya bir sohbet programı. Ürün incelemesi, web site tanıtımı, girişimci destekleme veya bunlar gibi hiçbir misyonu yok. Derdimizin özü medya dünyasının ‘en köklü ve yaygın tek yönlü mecrası’ televizyonda sosyal medya araçları kullanarak olabildiğince izleyicileriyle etkileşim kurabilen bir sohbet programı yapmak.

Kimi zaman konuları sosyal medyaya dair esnettiğimiz oluyor elbette ama asıl amaç sosyal medya muhabbeti yapmak değil. Yine de şu ana kadar sosyal medyaya dair pek üstünde durulmayan pek çok site, hizmet ve felsefik / sosyolojik / antropolojik yansımalara da ziyadesiyle baktık.

Bu böbürlenme kısmını başka bir yazıda yapacağım; burada kesiyorum.

Dün geceki programda konuştuğumuz konuların ana başlıklarını bir de burada ele alalım istedim. Amacım biraz da sizi de biraz düşünmeye davet edip, fikirlerinizi öğrenmek. Başlayalım:

  • Sanal kavramı özünde ‘sanmak’ eyleminden besleniyor. Yani aslında var olan (belki de olmayan) ancak bizim varmışçasına; yani gerçek kabul ettiğimiz, hissettiğimiz, sandığımız şeyleri anlatıyor. Yani çoğunun kafasında canlanan ‘siber‘ (cyber) kavramından farklı.
  • Buradan yola çıkarsak sanallığın içinde steril bir algıyı varsayıyoruz. Daha da ötesi her ayrıntısıyla etrafımızı kuşatan unvan, itibar, şan, şöhret, kariyer, cinsiyet, milliyet, aidiyet, taraftarlık gibi pek çok fiziki duvarın göğüs gerebileceği apayrı bir evren ve bileşenlerden söz ediyoruz.

Program boyu sorguladığımız da tam buydu işte: sanal dediğimiz şey gerçekten sanal mı, gerçek mi? Örneklerle somutlaştıralım:

  • Facebook’ta ya da Instagram’da beğenilen bir gönderimizin bize verdiği haz sanal mı?
  • Elektronik alemdeki etkileşimlerimizin bizde yarattığı izlenim bir illüzyonistin şapkadan çıkardığı tavşan kadar gerçekdışı mı? Sanal dünya tatmini bize gerçek dünyada da yaşama keyif ve enerjisi vermiyor mu?
  • Buradan yola çıkarsak internet ve alt kümesi sosyal medyaya gönül rahatlığıyla sanal diyebilir miyiz? (bugün yüz milyonlarca kişi için mutluluk ve hüzün sanal etkileşimlerle tanımlı: çok RT alan bir gönderi mutlu ederken kimsenin takip etmediği bir profil hüzün verebiliyor. Biriyle yazışarak flört edip porno film izleyerek tatmin olmak bir grup için yeni normale dönüşmüş durumda. ‘Gerçek’ gerçeklik dediğimiz fiziki dünya o grup için fazlasıyla zor, zahmetli ve sıkıcı. Üstelik onların nüfustaki oranları, onlara hayret edenlerin oranını geçmek üzere)
  • Güvenlikli siteler, manyetik kartlı, X-ışınlı, retina taramalı geçişler, ev ve işlerimiz arasındaki transit yollar gibi çizgilerle gerçek hayatın bizi mahkum ettiği yalnızlığın çıkışı mı arıyoruz?
  • Buradan yola çıkarsak sanal dünyadaki gerçekliğin sınırı olabilir mi?

Programda paylaştığım bir videoya bakalım isterseniz:

Seyrettiğiniz 2012’de ABD’de Dr. Dre ve Snoop Dogg’a ait bir konserden. Sahnede gördüğünüz kişi 1996 yılında, 25 yaşında rakiplerinin tetikçileri tarafından vurularak öldürülen Tupac Shakur. Ya da daha bilinen ismiyle 2pac (bu yazıyı yazarken Facebook sayfasında 8,6 milyon hayranı vardı).

16 yıl önce ölen 2pac’ın 2012’de sahneye çıkaran neydi peki? Hologram teknolojisi (elbette).

2pac hologram teknolojisi

Programda değindiğim meseleye dönelim şimdi: öldüğünü bildiği birini çılgıncasına alkışlayıp coşan yüz binlerce kişiyi nasıl açıklarız? Burada özelleştirmeyi de unutmayalım tabii ki. Yani 2pac konsere “Naber Coachella?” (konserin ismi) diyerek başlıyor. Önceden kaydedilmiş bir performans değil; özel bir içerikten bahsediyoruz. Özetle ‘gerçekte ölmüş birine sanal olarak yeniden can veriyoruz‘. Onun gibi dans ediyor, onun gibi söylüyor ve onun gibi coşturuyor.

En büyük ve en çok ses getiren Elvis ya da Cem Karaca konserini henüz kaçırmamış olabiliriz anlayacağınız!

Bir an için 2pac’ın öldüğünü bildiğimiz için onun sanal olduğunu aklımızın bir kenarında tuttuğumuzu düşünelim. Hani şu Cypher’ın Ajan Smith’e dediği gibi:

Bu bifteğin var olmadığını biliyorum. Bunu ağzıma koyduğumda Matrix'in beynime bunun sulu ve lezzetli olduğunu söylediğini biliyorum.

Bu bifteğin var olmadığını biliyorum. Bunu ağzıma koyduğumda Matrix’in beynime bunun sulu ve lezzetli olduğunu söylediğini biliyorum.

  • Peki ya 2pac konser gecesi ölmüş olsaydı? O hologramı izleyenler bunu anlayabilecek miydi? O sanal imge bir süreliğine de olsa gerçekliğin ta kendisi olmayacak mıydı?
  • Sahne tasarımı mantığında gerçekte zaten dokunma şansımızın olmadığı kişilerin sanal olarak performans sunmasındaki sanallık sahiden yadırgatıcı mı? Pepee konserini unutmadık, değil mi?

Ya da Uzakdoğu’da hologram konserlerin gerçek bir çılgınlığa dönüştüğünü biliyor muyuz?

Barış Manço’nun bir hologram konserde yepyeni şarkıları yorumlamasını ya da kendi dönemine ait söylemediği şarkıları söylemesini seyretmeyi kesinlikle isterdim!

  • Levent Pekcan’ın başlangıçta ‘Üstad-ı Azam’ Philip K. Dick‘ten alıntılayarak getirdiği tanım önemliydi: Gerçek inanmayı bıraktığında ortadan kalkmayandır. Ama şimdi giderek bu da esniyor, değil mi?
  • Bahsettiğimizi konulardan biri de ünlü Fransız Sosyolog Jean Baudrillard ile popülerleşen (oysa kökeni Plato’ya kadar dayanan) simülakr (ilk defa duyduysanız muhtemelen yanlış okudunuz, bir daha deneyin) ve simülasyon kavramıydı. Bülent Hoca pek iltifat etmese de gerçeğin aslında yok olduğunu; her şeyin simalakrlarca ortaya çıkarılan gerçeğe dair bir simülasyonu olduğu görüşü de kafa yormaya değer.
  • Kazanılan sanal unvanların gerçek hayata dahi kredi sunduğu örnekleri (basit bir örnekle) yerli / yabancı internet fenomenlerinin yaşamlarından görüyoruz. Bu yaygınlığın artacağına kimsenin şüphesi var mı? Örneğin tutkunları için Call of Duty oyununun Dünya Şampiyonu en az Justin Bieber kadar popüler. Bunu mecralara, sitelere, hizmetlere yansıtmak da mümkün.
  • Kişisel eksende şöyle de düşünebiliriz: Artık gerçek isimleriyle yer aldığımız sosyal ağlardaki sanal biz, gerçek bizden ne kadar farklı? Duygularımız, düşüncelerimiz ve hayatımızdan kesitler içeren Twitter hesabımızı sanal kimlik olarak açıklayabilir miyiz?
  • Ünlü Fütürist ve Mucit Ray Kurzweil en geç 2080 yılında elektronik depolama ve veri işleme teknolojimizin beyin gücünde bilgisayar üretebilecek duruma geleceğini savunuyor. Buradan hareketle beynimizin yedeğini alabileceğiz. Başka bir bakış açısıyla beynimizi başka bir yapıya da yükleyebileceğiz. Yani başka bir formda da olsa elektronik olarak sonsuza kadar düşünmeye, konuşmaya, algılamaya, karar vermeye; yani yaşamaya devam edebileceğiz. Evin içinde bir ekranda (ya da hologramda) belirecek ve gerçek dünyanın içinde kabuktaki hayalet misali varlığımızı sürdüreceğiz. Bunu istemez miydiniz?
  • Yine Kurzweil’in dikkat çektiği bir konu nano-teknoloji marifetiyle şırıngayla damar yolumuza (yani vücudumuza) yerleştirebileceğimiz kadar küçülecek bilgisayarlar. İçimizde çalışan, bir şeyler yapan bilgisayar(lar) varken biz ne kadar insan ne kadar siborg (cyborg) olacağız? Bugünkü jargonla bizim de üretmeye başladığımız yapay kalple yaşamını sürdüren bir insan tam / gerçek insan mıdır?
  • Daha geçen gün haberlere yansıdı. ABD Kongre Kütüphanesi Twitter’ı arşivlemeye hazırlanıyor. Bugün pek çok ağa dağılmış anılarımız, hayallerimiz, duygularımız, fikirlerimiz, yorumlarımız var. Yani bu elektronik bilgi kırıntılarıyla beyni yedeklenememiş kişileri de yıllar sonra dirilen 2pac gibi bu parçaları birleştirerek yeniden var edebilmek mümkün olacak!

Daha da uzatmadan büyük soruyla kapatalım: düne kadar sanal diye etiketleyip izole ettiğimiz şeyler gerçekliği yutuyor olabilir mi? Ve biz bu durumdan kabullenmek istemediğimiz bir keyif alıyor olabilir miyiz?

Ne diyorsunuz?

, , , , , , , , , , , , , ,

20 Responses to Sanal dünyanın gerçekliği içinde esnemek

  1. Kâtip Çelebi 06/01/2013 at 18:34 #

    Serdar Bey, bu tür yazıları kaleminizden, daha çok görmek, daha çok okumak isteriz. Programın TV yayının izleyemedim, yazıyı okuduktan sonra internet arşivinden izlemeye karar verdim. Benim de zaman zaman üzerinde düşündüğüm bir konuya değinmişsiniz. Belki de, “Siber’i Sanal” olarak Türkçeleştirirken, göstergebilimsel ve filolojik bir hataya düştük. Yazınızı okumayı bitirdiğimde, aklıma 4-5 yıl gibi kısa bir zaman aralığında, Facebook vb. sosyal ağ profilleri ile ilgili olarak değişen algılama ve bu durumla koşut haberler geldi. 2008-2009 gibi, Facebook gibi ağların daha çok asosyal kişiler tarafından kullanıldığı, sanallık ve kınama üzerinden anlatılırken, şu anda yapılan haberler, Facebook kullanmayan ve sosyal medyada varlık göstermeyen kişilerin “asosyal” olduklarına ilişkin haberlere evrildi. Dünya çok ilginç ve çok hızlı bir biçimde değişiyor.

  2. Tevfik Eröğüt 06/01/2013 at 18:46 #

    Bu konuya sanırım S1M0NE ve Minority Report’ta örnek verilebilir.

  3. Serhatcan Yurdam (@syurdam) 06/01/2013 at 19:34 #

    Tam da bu gerçeklik -sanallık konuşmalarının yapıldığı program bittikten sonra Facebook’a girdiğimde şu iletiyle karşılaştım:

    ” karşıma çıkan Keşke gerçek hayatta ki herşey şu sanal alemdeki gibi basit ve değiştirilebilir olsaydı..yaz-sil,beğen-beğenmekten vazgeç,arkadaş listene ekle,sonra ordan da sil kafasından da silebilse insan..en çok da beğenmekten vazgeçe gülüyorum,arkadaş beğendiysem beğenmişimdir neden vazgeçiyim ki! hiç beğenmedim seçeneği de olsun bari!”

    Bu iletiyi yazan bir yakınımdı. (31),

    Bunu yazmadan bir saat önce “keşke yok olsaydım” diye bir ileti yazmıştı Facebook’ta. Diğer bir yakınım da (42) bu iletiyi silmesini istemişti, iletiye yorum yazarak. (Aslında derdi elbette iletinin silinmesi değil, bu hissin “silinmesiydi”).

    O yakınımın “yok olmak” istemesinin nedeni de geçen ay babasını kaybetmiş olmamızdı. Facebook ve sanallık üzerine yazdığı iletinin nedeni buydu. Keşke oradan silince, gerçekte de silinseydi, ama öyle olmuyordu…

    Böyle bakınca evet Facebook çok “sanal” oldu bir anda. Peki günlerdir o yakınımın Facebook’ta yazıp çizdikleri?

    Aslında Facebook’u bu kadar “sanal” bulmakta pek de haklı değildi.

    Çünkü bir aydır neredeyse kimseyle konuşmaz, konuşmaz istemezken, günde en az bir kez Facebook’a yazdığı iletilerle içini döktüğü, o anlamıyla belki de “Facebook’la” dertleştiğini görüyorum. Birkaç gündür de hüzünlü müzikler paylaşarak… Babasını kaybetmiş olmanın verdiği acıları, kimi zaman açık açık cümlelerle kimi zaman imgelerle paylaşıyor Facebook’ta.

    Facebook, onun dert ortağı, içini döktüğü yer oldu. Arkadaşları, akrabalarıyla konuşmak istemezken, yine o insanlarla “arkadaş olduğu” Facebook’ta döküyor içini…

    O halde Facebook bu kadar da sanal olmasa gerek.

    Bir de kaybettiğimiz yakınımın Facebook duvarına yazılanlar… 50-55 yaşındaki “dijital göçmen” arkadaşları, O’nun Facebook duvarına onu ne kadar özlediklerini, ne kadar sevdiklerini yazıyorlar, rahmet diliyorlar…

    Bu süreçte sosyal medya ve ölüm üzerine birçok şeyle karşılaştım.

    Gerçeklikle sanallığın bu kadar iç içe geçtiği bir zamanda bence artık sanal olarak adlandırdığımız birçok şey gerçeğin bir parçası olmuş durumda. İşin içinden çıkmak zor…

    Dün geceki program da TV’de izlediğim en değerli programlardan biri oldu benim için…

  4. Mehmet Emin Okutan 06/01/2013 at 19:54 #

    Konuyla ilgili akademik bir geçmişim veya kaygım olmadan düşüncelerimi paylaşıyorum:

    Eğer sizin ile aynı zaman dilimindeyse ve etkileşim kaynağın tek temsilcisi ise gerçektir.
    Örneğin TUPAC`ın verdiği konser ve Cem Yılmazın sinema salonunda stand up şovu “gerçek” değildir çünkü olay başka bir zaman diliminde gerçekleşmiştir ve bir çok kopyayla türetilmiştir. Kısacası simülasyondur. Gerçeğin yansıması ve tekrarıdır.

    Gece gördüğümüz yıldızlar “gerçek” değildir. Belirli bir gecikmeyle dünyaya ulaşan ışıktır. Yani gökyüzündeki görüntü bize geçmişten ulaşmıştır ve şu an mevcut hali temsil etmemektedir.

    Sosyal Medya açısında düşünürsek… Fotoğraf gerçek değildir temsiliyettir. Video gerçek değildir bir temsildir. Anlık chat gerçektir çünkü kişi o anda yazıyı oluşturmaktadır. Sosyal paylaşım gerçektir çünkü kişi belirli tercihler ile “yayın” yapmaktadır bir etkileşimi kurmaktadır.

    Online kişilik online dünyanın sınırları içerisinde “gerçektir” Bu kişilik gerçek hayattaki kişiliği ile uyuşmak zorunda değil. Bu durumda online dünyadaki kişilik kişinin canlandırdığı bir türev kişiliktir ve en az gerçek dünyadaki kadar “gerçektir” Sherry Turkle “Ekranda Hayatlar” adında bu konuyla ilgili güzel bir kitabı var. Kişilik bağlam ile ilişkilidir. Sizin televizyon kişiliğiniz ile özel hayattaki kişiliğiniz ve internet kişiliğiniz birbirinden farklı olabilir. Hepsi aynı kaynağa sahip olduğu sürece ve aynı zaman diliminde varolduğu sürece gerçektir.

    Beyin gücüne sahip bir bilgisayara zihin verisini taşımak bir insanın bilincinin uzantısı olucağına mevcut bildiklerim içerisinde inanmıyorum. Antonio Damasio “Descartes`ın Hatası” kitabında vücüt zihnin önemli bir parçası olduğunu belirtiyor. Vücudu ortadan kaldırdıktan sonra sadece veri ile bilincin uzantısını oluşturamazsınız. Vücut aslında bir nevi içerik sağlayıcısıdır. Ray Kurzweil tasviri yeni bir varlık kurgusu. Aslında bildiğimiz anlamda bir insan değil. İnsan “türevi”

    Gelecek vizyonunda biyolojik sistemlerin mekanikleşmesinden ziyade organik ve inorganik yapıtaşlarının anlaşılması ve manipüle edilmesinin daha büyük teknolojik devrim olucağını düşünüyorum. (yapay kalp değil gerçek kalp üretilmesi gibi) Bu durumda sorduğunuz soru hala insan sayılıp sayılamayacağımız. Evet yine insan sayılacak ancak insan tanımı biraz daha genişlemiş olucak.

    Keyifli bir tartışma. Teşekkürler.

  5. Ahmet Turan KÖKSAL 06/01/2013 at 20:03 #

    Serdar Bey’ciğim…

    Öncelikle blogunuzdaki font dğeişikliği çok hoş olmuş.

    Bu konu çok zamandır kafamızı meşgul eder. Bu aradalar patlayan sosyal medya sayesinde unuttuk mu derken, ortaya çıkarmanız güzeldir.

    “Sanal mimarlık” diye bir kavram vardı mimarlıkta. Şaşırtıcı derecede bir aralar revaçtaydı. Var mı yok mu diye düşündük durduk. Hatta bir sabi, yüksek lisans ve hatta doktora tez konularını bunun üzerine yaptı. “Web mekanı”

    İşte o sabi, geldi blogun fontunu beğendi. Buraya düşüncelerini yazmak yerine bencilce sizinle püro eşliğinde tartışmayı yeğliyor.

  6. Batuhan Apaydin 06/01/2013 at 21:30 #

    Sanalin gercege olan etkilerden biri olarak dusunce ve davranista tereddut ve double-check hissiyatindan da bahsedebiliriz.

    Malum artik attigimiz tweetler ve facebook statuslari bizim gunluk pratiklerimizden biri haline geldi ve bunlar dogalari itibariyla surekli duzeltilerek ve en mukemmel haliyle yayina aliniyorlar. Aldiklari tepkilere gore ise editlenebiliyor ve silinebiliyorlar.

    Sanal denilen bu sosyal alandaki davranis pek tabii gunluk hayata da bir nevi aliskanlik olarak sicriyor. Yani ayni sanaldaki gibi agzimizdan cikmadan once bin kere dusundugumuz laflar (elestiri, tespit, degerlendirme, kizginlik, sevgi, kiskanclik vb) ve ortaya cikan tereddut ve surekli kendini daha iyi ifade etme ihtiyaci ve sonrasinda editlenemedigi icin bir sonraki deneyime daha buyuk tereddut ve korku ile tasinan sosyal deneyimler.

    Bu teorinin bir benzerini olasi bir 140 karakter ile konusma aliskanligi uzerinden de kurabiliriz.

    Belki bizim nesil icin degil ama sonraki nesil icin muhtemel senaryo.

  7. Nilgun Yilmaz 07/01/2013 at 13:29 #

    Yorumlar da en az yazarınki kadar güzel. Okurken heyecanlandığımı hissettim, tebrikler :)

  8. Tugba Öztermiyeci Bayburtluoglu 07/01/2013 at 14:55 #

    Amirim,

    Bence biz işimize geldiği gibi davranıyoruz. Sanallığı da öyle yaşayacağız. Telefonda öyle olmadı mı? Görüntülü telefon icat oldu ama kimse kullanmak istemedi. Kimse işe gitmemek için uydurulan hastayım yalanı için sesini değiştirmenin dışında bir de sahne hazırlamak istemedi çünkü.

    Bir de sanal ortam da esasında gerçek yaşam gibi. Benim duygularımı değiştiriyorsa, bende duygusal ve buna bağlı olarak da eylemsel bir değişiklik yaratıyorsa ister yüzyüze konuşmak olsun ister kağıda dökülmüş pullu mektup olsun isterse Facebook’tan yapılmış bir dürtme olsun ne fark eder ki? İnsan karmaşık bir sistem, etkileşime her anlamda açık. Sanal ya da değil kendi zevki, ihtiyacı, beğenisi için bir gün sanal der geçer bir gün çok acıttı der. Hayatta kalmamıza ne kalite katacaksa onu alır kullanırız. Aynen şimdiye kadar yaptığımız gibi. İşimize ne gelirse:)

  9. kahraman 08/01/2013 at 00:45 #

    Amirim size bir sürpriz çıtlatayım o zaman, çok ayrıntısını veremeyeceğim ama Barış Manço’ yu hologramdan izleyebileceksiniz yakın zamanda, çalışmaları sürüyor.

  10. zeynel 08/01/2013 at 01:43 #

    Yazı mükemmel olmuş, elinize sağlık,

    Her şey aklın “erebildiklerini” tanımlaması ile ilgili sanıyorum, Belki felsefi anlamda madde ve onun neliğine aklın verebildiği cevap aslında onun gerçekliğini belirler, Tasarım, aklın maddeyi nitelemesi onun gerçek olan ve olmayan hallerde tanımlamasıdır. Bu bakımdan sosyal medya dediğimiz mecra aklın tasarımları/tanımlarının; yani tanımlanmış maddesel ve ruhsal durumların ancak yansıması olur ki, gerçekle alakası olmaz. Sert bir sav mı?

  11. samanpan 08/01/2013 at 14:50 #

    Hocam Tv programı ile alakalı bi öneri sunmak istedim. Seyirci olmalı bence. Mahallenin teyzelerinin gelip alkış yapmasından bahsetmiyorum. Kısıtlı kişi olabilir abartılı değil, bilişim dünyasının mutfağından kişiler konuk alınabilir. Ara ara yorumlarla katılabilirler ve daha güzel interaktif bir eğlence olur bu şekilde program. Daha eğlenceli olursa bu önemli program hem daha çok izlenir hem daha uzun soluklu olur. İşin doğasını da bozmamak lazım seyirci uğruna tabi. Kolay gele.

  12. wime77 09/01/2013 at 20:52 #

    Gerçek Atatürk ‘ün Türkiye Cumhuriyetini kurarken amaçladıkları ve yaşadıklarıdır.

    Gerçek bilimdir.

    Gerçek doğmaktır.

    Gerçek İnançtır.

    Hastalıklar, savaşlar, ölümler, dinler, tanrılar, sevgi, nefret bunlar gerçek değil. Bunlar gerçek olduğuna inanmamız istenilen yapay durumlardır.

    Saçma gelebilir ama gerçek bu :)))

  13. wime77 09/01/2013 at 22:43 #

    Sanal , yani gerçekte olmayan dünya diyerek gerçek dedikleri dünyadaki değerlerden ( insani, ahlaki ya da dini) sıyrılarak diledikleri gibi yaşama isteklerini tatmin ettikleri ve bazılarını gerçek dünya ya taşıma amacıyla test ettikleri bir laboratuar ortamı olarak kullanılmakta..

    Aslında sanal olan birşey yok. Ordamı yaratan makinelerden, harcadıkları elektriğe kadar herşey gerçek. Kullanılan programlar dahi gerçek. Elle tutulur vaziyette atom ağırlıkları var.( internette bu konuda kafayı yemiş fizikçilerin yazıları var okumayın aman sakın. )

    İnsanlar buraya sanal diyerek bir aklanma çabasına giriyorlar. Sanal dünyada çok küfür ediyorum. Sanal dünyada ben bir başkası oluyorum. Sanal dünyadaki sevgilimle buluşmak istediğim son şey ( ki bu yalanı söylemiş onlarca insanla tanıştım) gibi.

    İlginç olan şu. Sanal dünya da konuşulan insanların aileler, eşler veya yöneticiler tarafından tehdit olarak algılanması. Neden tehdit olarak algılanıyorlar ?

    İnsanlar olmak istedikleri kişileri orda oynayıp bir bakıma rahatlıyorlar ama bir süre sonra o kişiye bağımlı kalıyorlar ya da o kişi oluyorlar ya da hiç biri sadece kendileri olmaya devam ediyorlar ki bu sayının az olduğun düşünüyorum.

    Neden nick isimle yazıyoruz ? Bu bir çeşit kalkan. Fikrinizi beğenmeyen birine ya da birilerine karşı etkili bir kalkan olabilir ama bu kalkanın sağlamlığı nick isminizle internet üzerindek sergilediğinz davranışlarınıza bağlı. Bunlar hoş şeyler olmazsa sizi deşifre etmek için çalışan birileri mutlaka olacaktır ve gerçek bir dünya da gerçek bir suç ile yargılanıp gerçek bir hapishanede yaşamak zorunda da kalabilirsiniz.

    Yoksa gerçek denilen şey beynin elektriksel sinyalleri algılamasından başka birşey değilse rüyalarda gerçektir.

  14. Işıl Yılmaz Sümer 10/01/2013 at 18:32 #

    Bu yazıyı okuyup beğenenler şu diziyi de beğendi: Black Mirror Season 1 Episode 2 Fifteen Million Merits http://www.imdb.com/title/tt2089049/

  15. arman 10/01/2013 at 21:08 #

    sanal kelimesi tam karsilamiyor durumu. tum budijital ilerleme gorsellikle ve ses ile ilgili, diger duyular isin icinde yok. yansimanin yonetilebilirligi ile ilgili durumlar gelisiyor, yoksa ayna bile tek basina cok gercekci bir sanallik verir.
    Beynin yedeginin alinabilmesinde hangi datalargecerli olacak merak ediyorum ama sonuc olarak kutsal kitaplarda gecen ‘her sey kayit altinda’coktan ispat edilmis oldu.
    beni heyecanlandirmiyor hologramik konserler, gercegin sqdece yansimasi ve iletimi ustelik sanatciya bagli olmadan ticari kazanc kapilari olmaya devam edecekler, dvdler ya da sinemanin bir ustu.
    son olarak masturbasyon ve partnerle iliski sonucu ayni zevk noktalarina cikilabiliyor ama bu ikisini ayni yapar mi? sevismek ile ayni sonuclari veren bir program ciksa, hic sevismemis birine ne verebilir?
    en kaliteli computer beynimiz unutmayalim.

  16. Muharrem Taç 11/01/2013 at 17:02 #

    Gerçekten çok başarılı bir program oldu, keyifle izledik.

    İnsan bilincin buluta (bulut bilişime) aktarılması aynı zamanda çok büyük bir birikim israfını da engelleyecektir. Bir insanın bütün bilgi birikimleri bir anda ölüm ile yok oluyor ve bunlardan artakalanlar yazılı, sözlü şeklide kalabiliyor. Oysa bilinç bulutta yaşamaya devam ederse diğer bilinç düzeyleriyle de etkileşime girerek daha da gelişebilir.

    Bir de küçük öneri: programınız gerçekten bir sohbet şovu ise orkestra olsun, konuklar şarkı söylesin, seyirciler hoplasın zıplasın. Ama emin olun bunlardan çok fazla gören ve artık istemeyen bir kesim var ve o kesim sizin tüm programlarınızın Levet Pekcan’lı progamınızın kalitesinde ve blogunuzun derinliğinde olmasını istiyor.

  17. Ufuk Yasin Yurtbil 11/01/2013 at 17:22 #

    Üzerine uzun uzun düşünülecek bir konu daha. Yorumlar da nefis. Yorumları yazanların kişisel sayfalarında gezmeye de başladım. Anlaşıldı bu gece buralardayız. Radyo yayını var mı bu gece amirim?

  18. Sercan Şanal 26/01/2013 at 17:13 #

    Gerçekten güzel bir sistem, önemli olan o kişinin orada gerçekten olup olmaması değil, o kişinin orada olduğunu hissetmek.

Trackbacks/Pingbacks

  1. Haftanın Özeti: 7 - M. Serdar Kuzuloğlu - 14/12/2014

    […] klibinde hologram olarak yer alacak. Hologram deyince Sosyal Medya programından bir bölümümüz aklıma geldi (Beatles’ın 2010 yılına kadar hiçbir dijital platformda yer almadığını biliyor […]

  2. Yeni insan ırkının ayak sesleri - M. Serdar Kuzuloğlu - 24/05/2015

    […] yazılarımdan birinde Fütürist Ray Kurzweil’in teknolojinin gelişimine dair öngörülerinden söz etmiştim. Kuantum bilişim (detaylar) gibi bir teknolojik sıçrama gerçekleşmese bile bugünkü ilerleme […]

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim