Salerno merkezli bir tatilden seyahat notları

Bulundukları coğrafyada Milattan Önce 700 yıllarına dayanan mazilerine rağmen İtalyanlar’ın (Türkçeye ‘Yeniden Yükseliş’ şeklinde çevirebileceğimiz) ‘Risorgimento‘ adını verdikleri süreç ile tek çatı altında birleşmeleri ancak 1861 yılına denk geliyor. İtalya Krallığı’nın başkent olarak Roma’yı seçmesi ise 1871. O dönem de bugünkü demografik ve coğrafi bölgelere benzer fakat birbirinden bağımsız şehir (bölge) devletleri şeklinde parçalı bir yapıya sahipmiş. Ülke şu an bildiğimiz halini ve ismini 1948 yılında alıyor. Yani İtalya derken aslında Türkiye Cumhuriyeti’nden dahi genç bir devletten söz ediyoruz.

Yüzölçümü olarak Türkiye’nin yarısından az bir alana yayılmakla birlikte İtalya’nın 60 milyonu aşan nüfusu var. Yine de (ne hikmetse?) bizden çok daha fazla yeşil alana, yaşanabilir ortamlara ve şehirlere sahip. Bazılarınız için gereksiz bir hatırlatma olacaksa da değinmeden etmeyelim; müzikten heykele, resimden sinemaya sanatın neredeyse her türünden modaya, mimariden tasarıma, otomotivden ağır sanayiye aklınıza gelen her konuda dünyanın en iyi marka ve ürünlerini ortaya çıkartmış bir kültürden söz ediyoruz. Yemeğiyle, içeceğiyle, insanıyla, şehirleriyle kendine has, sıcak bir coğrafya. Kadim bir tarihe ve kültüre sahip.

Bütün bunların ışığında bakınca mantıken bugün Almanya ne ise İtalya da o olmalıymış. Ama olamamış (İtalya’nın kendisi Almanya olmak istemiş mi ondan da emin değilim gerçi). Sebepleri tartışılır. Dürüst olmam gerekirse bence olmaması çok da hayırlı olmuş.

İtalya tam da bu haliyle, tam da böyle olduğu için güzel.

Benim için en belirleyici özelliği, ilk ziyaret ettiğim 1989 yılından bu yana hayranlık duyduğum ülkelerden biri olması. O yüzden midir bilmiyorum ama çocuklarımın İtalyan ekolünde bir okulda okumasında da bu meylimin payı mutlaka vardır.

2012 yılındaki Roma ziyaretimizle ilgili bazı notları iki ayrı yazı halinde (1, 2) paylaşmış ve İtalyan yaşam ve kültürüne dair pek çok notu aktarmıştım. Tekrar değinmeyeceğim. 2017 yazında 1 ay kaldığımız Gubbio ve 2018’de yine 1 ay kaldığımız Todi notlarımı ise ne yazık ki buraya aktarma fırsatım olmadı (oysa ikisi de birbirinden güzeldi, yazarken dahi burnum sızladı).

2017’den bu yanaki seyahatlerimizin turizm dışında başka bir sebebi var. Çocukları İtalyancaları gelişsin, pratik yapabilsinler diye dil odaklı yaz okullarına (özel kurslara) yazdırıyoruz. Bizim için de tatil fırsatı oluyor. Bu yılki rotayı eşimin kabaran deniz hasreti yüzünden ilk defa deniz kıyısına çevirdik. Böylece ilk defa Güney İtalya’yı tatma fırsatı yakaladık.

Küçük bir ara not: Gazetecilik mesleği gereği 40’a yakın ülkeyi ‘ziyaret ettim’. Ancak sorsanız çoğunun yerini, yolunu bilmem; birkaç görülesi mekanını dahi sayamam. Çünkü oraları sadece birkaç günlüğüne, çoğunlukla daha önceden ayarlanmış programlarla ve sadece turistik bir iki mekanıyla tadabildim. Bir yerde uzun bir süre (ve bir aile yanında ya da evde) kalmak bambaşka bir tecrübe. Bakkalını, kasabını, kestirme yolunu, benzincisini, pazarını, komşusunu, çöp düzenini, vs öğrenmek, bir şehirle bambaşka türden ilişkiler kurmanıza imkan veriyor.

Çocukların okulundan tavsiye edilen Salerno (aynen yazıldığı gibi okunuyor) şehri, İtalya’nın bizim Tiren Denizi dediğimiz bölgeye bakıyor. Napoli şehrinin Güneyinde, Sardunya Adası hizasında yer alıyor (aşağıdaki haritada kırmızı iğneyle işaretli yer).

Bir turizm broşüründe okuduğum bilgiye göre Salerno’nun kuruluşu Milattan Önce 197 yılına dayanıyor. Şehir, bugün aynı bölgeyi merkez alarak genişlemiş. Şu an 130 bin nüfusa sahip. Küçük, sevimli bir sahil kasabası diyebiliriz. Çok fazla turist olduğu da söylenemez. Çünkü turistlerin (ve otellerin) asıl ilgi odağı, biraz daha kuzeyde kalan ve karayoluyla 40 dakikada ulaşılabilen (yine Salerno’ya bağlı) plajlarıyla ünlü (ve UNESCO’nun Dünya Mirası olarak tescillediği) Amalfi adlı bölge.

Çocukların okulu (Accademia Leonardo) Salerno’da yer aldığı için evimizi de burada tuttuk. İlk şok ve pişmanlığı da bu sayede tattık. Okul tarafından tavsiye edilen ve bizim de fotoğraflarından olur verdiğimiz evin yeri de kendisi de kelimenin tam anlamıyla FELAKETTİ. Detaylarını hatırlamak dahi istemiyorum.

Neyse ki ikinci haftadan itibaren şu an bu yazıyı yazdığım ev boşaldı. Böylece yaşanılabilir bir ortama kavuştuk. Tatlı, tipik bir İtalyan anneanneye ait mevcut evimiz 2 yatak odası, 1,5 banyo ve açık mutfaklı geniş salonuyla her ihtiyacımızı fazlasıyla karşılıyor. Mahallemiz şehrin neredeyse tam merkezinde. Okul dahil her yer yürüme mesafesinde. Mucizevi bir detay olarak birkaç dar yoldan ulaşılan küçük bir meydana bakıyor ve civardaki bütün gürültü-patırtıdan, ama en önemlisi restoranların yemek kokusundan azade.

Ve Güney İtalya, kesinlikle Kuzey İtalya’dan çok farklı. İnsanı, müziği, yemeği, şarabı, sokakları, şehirleri (hatta ben ayırt edemesem de söylendiği kadarıyla ‘aksanyla’); kısacası her detayında bambaşka bir diyar. Kuzey İtalyalıların Güneylileri tembellikle, kaba-saba olmakla ve köylülükle suçlamasına çok şahit oldum (bizim Doğu – Batı muhabbetlerini aratmıyor). Ziyaret edince ne kast ettiklerini bir miktar anladım.

Yazının bu noktasından itibaren önem sırası gözetmeksizin gözlemlerimi sıralayacağım:

Önce karnımızı doyuralım

  • İtalya denince akla elbette ilk gelen dört şey: makarna, pizza, peynir şarap. Daha önce değinmiştim, yine de bahsedeyim. İtalyancada makarna ‘pasta’ olarak geçiyor. Menüde gözden kaçması mümkün değil zaten. Bizdeki gibi ana yemek olarak da yenildiği oluyor. Fakat genellikle başlanıgıç ile ana yemek arasındaki bir geçiş tabağı olarak masada kendine yer buluyor (Pizza da İtalyancada bizim okuduğumuz gibi değil; ‘piTza‘ şeklinde telaffuz ediliyor. ‘Pide’den devşirildiğini iddia edenlere nazire edercesine!).
  • Salerno bir sahil kasabası olduğundan menülerdeki her yemek türünde deniz mahsulleri ağırlıklı yer kaplıyor. Hepsi bir yana, ben buradaki kadar lezzetli midye dünyanın hiçbir yerinde yemedim sanıyorum.
  • Şehirde dünya mutfağından birçok seçenek mevcut. Biz bunların arasından Yunan restoranı Mythos‘u ve (çocuklar suşi aşerdiğinden!) Japon mutfağından Himiko ve Kikko‘yu denedik. Mythos tek kelimeyle enfesti. Himiko da iyiydi ama Kikko vasattı. Hint, Pakistan, Arjantin, İrlanda gibi birçok ülkeye has mekanlar da var. Türk restoranı görmedim. (Türkiyeli bir turistin yurtdışında Türk restoranında yemek yemesini seyyah mantığını kavrayamamış olmasına bağlıyorum. Seyahat bir keşif işidir).
  • Balıklar genellikle bizim denizlerden, bildiğimiz türlerden: sardalya, hamsi, çipura, kılıç, vs. Genellikle kızartıyorlar ama ızgara seçeneği de (türüne göre elbet) her zaman var.
  • Benim gibi deniz böceklerine ve türevi canlılara meraklıysanız burası bir cennet. Balık pazarlarından restoranlara kadar bolca çeşit, uygun bedellere karşınıza çıkıyor.
  • Pizzalar genellikle kalın hamurlu ve kalın kenarlı. Kişisel tercihim ince dilim, ince kenardan yana. Pek de sevmem zaten. Bu ziyaretimizde 2 defa yememişimdir. Ancak Salerno İtalya ölçeğinde dahi iddialı bir pizza bölgesi. Sonsuz seçenek var. Sebzeli olanlarda kabak ve patlıcan, deniz ürünlerindeyse midye mutlaka yer alıyor.
  • Fiyatlara gelirsek: Başlangıçlar 3-8 Euro, (yiyecekseniz) Primo Piatti olarak geçen ilk tabaklar 5-8 Euro, ana yemekler 6-13 Euro arası. Bunların altında ve üstünde de birçok şeye denk gelmek olası ancak genel aralık bu şekilde. Ben her gün öğlen ya da akşam yemeğinde keyfime göre ya bir kadeh ya çeyrek litre ya da yarım litre oturduğum mekanın kendi (markasız) kırmızı şarabından içiyorum. Hiç kötüsüne denk gelmedim. Kadehler 1-2 Euro, yarım litrelerin en pahalısı 5 Euro.
Salerno yöresi meşhur İtalyan (manda) peyniri mozzarella’nın merkezi. Dolayısıyla her köşede enfes şekil ve lezzetlerde karşınıza çıkıyor.
  • İtalya’da benim için en güzel ayrıntı espresso keşifleri. Her gün mutlaka farklı bir yerde bir çift espresso kahve içiyorum. Fiyatları 90 cent – 1 Euro arasında. Çift içtiğimden günde yaklaşık 2 Euro kahveye gidiyor. En salaş bahisçi büfesinde içtiğim dahi akıllara durgunluk verecek ölçüde güzeldi. Kendimi tutmasam günde 6-7 tane içebilirim (sıradan bir İtalyan için gayet normal bir doz gerçi).
  • Tatlılar konusunda dondurmasından kremalı (hamurlu) olanlara kadar derya-deniz bir seçenek bolluğu var. Fakat ben tatlı sevmediğim için ne bir dondurma yedim ne de tatlı. Bizimkilerin ısrarlarına dayanamayıp tadına baktığım iki tanesi gayet güzeldi. 2 defa da hastası olduğum cannoli yedim. Ailenin kalanı bazen günde 5 çeşit tatlı yiyor. Görüntüleri sahiden enfes. Tatlı seven birisi için burası tam bir cennet (Dondurma için Nettuno, diğer her tür tatlı için -dünyanın en kaba personeline rağmen- Bar Rosa Srl. Bu ikinci mekan öğlen atıştırmalık güzel birkaç çeşit yiyecek de servis ediyor. Kahvesi de gayet iyi).
  • Küçük de bir detay: Bu bölgede ‘hamburger’ isterseniz genellikle hamburgerin sadece eti geliyor. Yani bildiğimiz sandviç şeklinde hamburger, sadece hamburger restoranlarında var. Sipariş ederseniz, şaşırmayın.
  • Bizdeki kağıt helva arası dondurmanın burada ekmek arası bir seçeneği var. Kruvasan tarzı bir hamurun arasına koyup kafam kadar dondurma yiyorlar. Bunu neden yapıyorlar anlamadım.
  • Bu bölge İtalya’nın limon merkezi. Dolayısıyla limonatadan limoncello’ya kadar aklınıza gelen her şekli mevcut. Bol ve ucuz. Kokuları bile tahrik edici.
  • Aralıklı oruç düzenimi hala koruyorum. Sanıyorum bunca keyfe rağmen kilo almadan dönebileceğim.

Genel yaşam

  • Güney İtalya, Kuzey bölgesine kıyasla -özellikle dış görünüm olarak ve özellikle şehir merkezinde- daha bakımsız, harap ve düzensiz. Evlerin çoğunun dış cephesi viraneyi andırıyor. Bazen kafanızı kaldırıp etrafa baktığınızda kendinizi İstanbul / Dolapdere’nin ya da Hacıhüsrev’in ara sokaklarında sanabiliyorsunuz. Bir süre sonra zihninizde normalleşiyor. Unutmayalım ki etraftaki birçok yapı yüz yıldan fazla bir geçmişe sahip. Örneğin bizim şu an kaldığımız apartman 120 yaşından fazla. İç merdiven taşlarının ortaları basılmaktan eğrilmiş. Ancak evlerin içleri çoğunlukla restore edilmiş, pırıl pırıl ve özenli. Garip bir benzetme gibi gelebilir ama bu bana biraz Mısır’ın Başkenti Kahire’nin evlerindeki durumu andırdı (örneğin Türkiye’de dışı harap ancak içi mükemmel yapı çok nadir bulunan bir şeydir).
Napoli’den bir ara sokak. Arabayla girdiğime pişman oldum ama böyle enteresan bir kare hediye etti bana. Güney İtalya’nın genel silueti bu şekilde.
  • Binaların mimarisi İtalyan mimarlara saygı duruşunda bulunmayı gerektirecek kadar güzel. Küçük ayrıntılardaki yaratıcılıklara saygı duymamak mümkün değil.
  • Evler neredeyse tamamen bitişik nizam ve sokaklar ancak minik İtalyan arabalarının geçebileceği kadar olduğundan gün ışığı çoğu eve uğramıyor, Bu yüzden her sokağın her minicik balkonunda çamaşır asılı. Sokaklar çamaşırlardan oluşan bayraklarla bezenmiş gibi. Bu yüzden yürürken kafanıza sürekli şıp-şıp su damlıyor. Bir süre sonra buna da alışıyorsunuz ve bazen boğucu hale gelen öğle sıcağında garip bir keyif de veriyor.
  • Adını anmışken; sıcaktan dolayı pek çok Akdeniz ülkesinde olduğu gibi İtalya’da da neredeyse bütün dükkan ve ofisler hatta bazı restoranlar öğlen 12:30 gibi kapanıyor. Şu an tam göbeğinde olduğumuz yaz aylarındaki aşırı sıcak sebebiyle çoğunlukla 16:00’ya kadar kapalı kalıyorlar. Ardından tekrar açılıp genellikle akşam 20:00 – 21:00’e kadar çalışıyorlar. Dolayısıyla 22:30’da akşam yemekleri gayet normal bir durum (Sabah 07:30’da hayat yeniden başlıyor). Bu uzun öğle tatili size tatlı geldiyse akşam 21:00’e kadar çalışmayı düşünün, fikriniz hemen değişecektir. İtalyanlar asla az çalışan bir millet değil. Yavaşlar, evet. Ancak tembel değiller.
  • İtalyan erkekleri de kadınları da bakımlı, alımlı, şık; şıkır şıkır. Kendinizi sürekli salaş hissettiriyorlar. Sabah yürüyüşlerimde yanımdan geçen koşucular bile buram buram parfüm kokuyor. Kendine özen meyvesini her zaman verir.
  • Salerno’da daha önce hiçbir İtalya tatilimizde denk gelmediğimiz bir sıkıntı otomobil oldu. Kısa ve uzun mesafelerdeki toplu taşıma seçeneklerinden usanarak (çok seyrek saatlerde, bazen çok pahalı ve genellikle konforsuz) ikinci hafta B-rent adlı bir İtalyan firmadan Fiat 500X kiraladık. Buraya kadar her şey güzel. Mesele arabayı park etmekte. Yerel halkın araçlarında yaşadıkları bölgeyi belirleyen bir etiket var ve bu sayede evlerinin önüne / civarına park edebiliyorlar. Bizim durumdakiler içinse iki seçenek var: ücretli otoparklar ve ücretsiz yol kenarları. Sorun da bu. Zira bizim de içinde bulunduğumuz şehir merkezinde istisnasız her yerde park yerleri ücretli. Üstelik saati 2 Euro’dan başlayan bedellerle.
  • Toplam park bedeli bizim aracın kiralama tutarını geçeceği için aldığımız tavsiyelerle şehirdeki en yakın ücretsiz yeri bulduk: evimizin 1,5 kilometre ötesi! Şehrin dış çeperi de denebilir. Onda da yer bulursan ne ala. Salerno Limanı’nın yanında, pek de tekin görünmeyen bir dış mahalle. Gündüz güneşinde yürürken dilim dışarı çıkıyor. Neyse ki arada çeşmelerde elimi, yüzümü, ayaklarımı yıkayıp serinleyerek durumu hafifletiyorum. Akşam gezme dönüşü yorgun argın o yolu yürümek ayrı bir çile. Ama günlük bir hareket fırsatı diye düşünerek katlanıyorum. 3 kilometre düzenli yürüyüş tatil için hiç fena sayılmaz (Günlük ortalama 12-13 bin adım atıyorum).
  • Salerno’nun muhteşem bir sahil yolu var. Manzarasıyla, ağaçlarıyla, banklarıyla; nefis bir yer. Bazı sabahlar yürüyüş için; neredeyse her akşam da puro tüttürüp kitap okumak için oradaydım. En çok bu sahil bandını özleyeceğim sanırım.
Belli ki bu orta kısımdaki raylar bir dönem tramvay tarzı bir araca hizmet ediyormuş ancak paslarından anladığım kadarıyla epey bir zamandır böyle bir şey yok.

Deniz meselesi

  • Salerno bir sahil kasabası. Merkezinde ücretli / ücretsiz bir dolu plajı var. Ancak bir liman şehri olması, 2 marina içermesi ve bir de (civar koylara turist taşıyan) feribot limanı olması suyunu bir nebze bulanıklaştırıyor. Evimizin dibi olmasına rağmen şehrin merkez plajında sadece 1 kere denize girdik. Yüzmek için daha çok Amalfi’deki muhtelif plajları kullandık.
Salerno’dan kalkan feribottan Amalfi koyuna (limanına) bakış.
  • Yukarıda da değindiğim gibi Amalfi plajlarıyla ünlü. Ancak Türkiye’de bu şekilde anılan yerler gibi değil. Yani öyle plajda loca kiralama, kovayla içki sipariş etme, denizde masaj yaptırma, otoparka otel kadar ücret ödeme, vale hizmeti, kapıda güvenlik görevlisine şaklabanlık yapma, çantada yiyecek / içecek aranması, garson parçalama, denizde nargile tüttürme gibi soytarılıklar, saçmalıklar yok. Her plajdaki tek ayrıcalığınız kiralayabileceğiniz standart şezlong ve güneş şemsiyesi. Bu kadar. Onlar da genellikle 3-5 Euro arasında değişiyor. Bir de kişi başı alınan giriş ücret var. Biz 2 çocuk ve 2 yetişkin olarak (çocuklar denizden hiç çıkmadığı için) genellikle 2 şezlong ve 1 şemsiye kiralıyoruz. Hepsi toplamda 20-25 Euro arası tutuyor. Bunun dışında (yediğiniz – içtikleriniz dışında) bir masrafınız olmuyor. Sadece Erchie adlı kasabanın bir plajında duş paralıydı! 50 sent atınca çalışan bir otomata bağlamışlar. Hayatımda böyle bir şey görmemiştim. Aşağıda siz de görün.
  • Her koyun halka açık bir bölümü var. Fakat bazıları o kadar göstermelik ki yanyana ayakta durmak bile mümkün değil. Bazılarının boyutu gayet makul ancak onlarda da kabin, tuvalet ve duş yok. Bazılarındaysa hepsi var. Keşfetmek gerek (aracınızla gidecekseniz Amalfi de park yeri konusunda sizi epey üzecek, hazır olun. Çocuklu değilseniz İtalya’nın her yerinde olduğu gibi güneyinde de en güzeli motosiklet).
  • Tam lafı geçmişken; Amalfi’ye Salerno’dan küçük feribotlar kalkıyor. Mesafeye göre kişi başı 8-10 Euro’ya 30-40 dakikada sizi taşıyor. Bu son derece konforlu ancak eksik bir rota. Zira en güzel koylar için sizi bıraktığı limandan kişi başı 2-3 Euro vererek bir kısa tekne rotası daha yapmanız gerekiyor. Bu tekneler 17:30 gibi son seferi yaparak sizi tekrar ana limana getiriyor (Burada neredeyse tüm plajlar en geç 18:30’da kapanıyor!!!).
  • Eğer bir alternatif istiyorsanız kişi başı 2,40 Euro’ya otobüs seferleri de var. Ancak kesinlikle aç karnına binin. Çünkü 1 saat boyunca, sarp dağların yamacından dolanan keçi patikasından hallice bir yolda, muhtemelen hayatınızdaki en virajlı rotayı, en konforsuz (kliması bile doğru dürüst çalışmayan) otobüslerde hallaç pamuğu gibi silkelenerek (üstelik az olmayan bir ihtimalle ayakta) geçireceksiniz. Beni araç tutmaz fakat fena bir mide bulantısıyla yolu geçirdim. (Peru’da Machu Picchu’ya çıkış antrenmanı olarak da düşünebilirsiniz. Bunun bir tık üstünü de Karadeniz’de yaylaya çıkarken yaşamıştık.) Kendi arabamızla giderken dahi zorlu bir rotaydı (fakat motosiklet için de aksine rüya gibi bir parkur. Bir o yana, bir bu yana yatarak gitmek paha biçilmez). Yolun manzarası nefes kesici. Dağın yamaçlarına arı kovanı, kuş yuvası gibi kondurulan evleri, otelleri seyretmek müthiş. Aşağıda rotanın bir kesitini gösteriyorum. Haritadan bakıp yaklaşırsanız her bir kıvrımı daha iyi göreceksiniz.
Bu rotanın 37 dakika olması mümkün değil, ben söylemiş olayım. 1 saat koyun temizinden siz.
  • Amalfi rotasındaki bazı plajların yol ile arasındaki seviye oldukça fazla. Yerine göre bazen yüzlerce basamak aşağı inmek zorunda kalabilirsiniz. İnmek neyse de güneşin altında geri çıkmak inanın kolay iş olmayacak. O yüzden tercihinizi baştan iyi yapın.
  • Bölgedeki neredeyse tüm koylar güzel. Hepsi mavi bayraklı. Çoğunda cankurtaran plajlar açık olduğu süre boyunca görevde. Ancak çoğu koyda su aniden derinleşiyor. Bu da çok sayıda insanın çok küçük bir alana sıkışmasına yol açıyor. Bazen kendinizi Kumburgaz’da sanmanız olası.
  • Kuzeyde Amalfi’ye çıkmak dışındaki bir diğer seçenekse daha da Güney’e inmek. Biz şansımızı Salerno’ya 68 km uzaklıktaki Santa Maria di Castellabate‘de denedik. O dönem arabamız olmadığından önce uzun bir tren yolculuğu, ardından istasyondan kalkan köhne bir otobüsle son duraktaki plaja gittik (o da neredeyse tren seyahati kadar sürdü). Yol o kadar yormuştu ve sıcak o kadar sersemletmişti ki denizin doğru dürüst keyfini bile çıkaramadık. Biraz da acemiliğimize geldi. Fakat plajı ve denizi gerçekten güzeldi ve bütün o yola değdi. Neyse ki dönüşte tren tenhaydı da rahat ettik. Arabayla 1 saate ulaşılabilen bir nokta. Aklınızda olsun.

Deniz dışı rotalar

Bu yazıyı yazarken tatilimizin henüz ortasındayız. Dolayısıyla aklımızdaki her yeri gezip görme fırsatımız olmadı. Çocukların okulu öğlen bittiği için günün ancak kalan yarısını bu tip seyahatlere ayırabiliyoruz. Bu yüzden şimdilik sadece 2 tavsiye verebileceğim.

  • Il Granato: Burası Salerno’nun -arabayla- 45dk güneyinde bir manda çiftliği. Fakat sakın hafife almayın; içinde emsalsiz zenginlikte bir pastanesi ve hemen yanında peynir dükkanı var. Yemyeşil ve dev bir arazide püfür püfür esen bir çardakta oturup manda sütünün taptaze mucizelerini yiyor, içiyorsunuz. Bir çiftliğin bu kadar güzel ve keyif verici olabileceğini tahmin etmezdim (kilosu 13 Euro’ya böylesi mozzarella başka nerede bulunur?).
  • Napoli: İtalya’nın 3. en büyük şehri. Salerno’ya arabayla 40 dakika var / yok. Fakat gidin diyeyim mi bilemedim. Ben pek keyif almadım. Esprisini de anlamadım. Sadece yarım gün geçirdik ama Pakistan yollarını andıran trafiği, yapış yapış rutubetli havası ve adım atmayı zorlaştıran kalabalığıyla beni çok yordu. Arabaya park yeri bulmak bile başlı başına işkenceydi. Kötü mü? Elbette hayır. Ama bir daha gider miyim? Sanmıyorum.
  • Bu bölge aynı zamanda seramik merkezi. Civar kasabalarda sadece seramik tasarımcıları ve dükkanlarından oluşan sokaklara denk geleceksiniz. Hepsi de güzel. Bizim mahallemizde bile bir temsilcisi var.

Olası faydalı ipuçları

  • Uzun kalacaksanız (tercihen havaalanında iner inmez) kendinize bir İtalyan mobil telefon hattı alın. Kontörlü olanlar tercihiniz olsun. Hatta mümkünse sadece veri paketi içerenleri alın (artık neredeyse herkese Whatsapp ya da Telegram gibi seçeneklerden ulaşarak konuşmak mümkün). Ben Vodafone’un Dolce Vita adlı bir paketini aldım. 15GB internet, 20 Euro.
  • İtalya geceleri ıssız sokaklarında dahi güvenli bir yer. İçiniz rahat etsin. Ancak özellikle Napoli gibi yoğun turist çeken bölgelerde yankesicilere dikkat edin. Gözünüzden sürmeyi çekerler. (Geçen sene ben Roma Havaalanı araç kiralama ofisinde işlemleri tamamlarken otoparkta bekleyen eşim ve çocuklarımın önünden bavulu kapan hırsızı ancak peşinden koşarak bavulu bırakmaya ikna edebildik. Ucuz bile kurtulmuşuz meğer. Hırsızlar her zaman sizden daha uyanık ve dikkatlidir).
  • İlk evimizin arkasında bir ot dükkanı gördüm. İtalya’da da ot serbest bırakıldı mı bilmiyorum. Fakat katedral önü merdivenleri dahil her yerde burnuma ot kokusu geldi. Epey çeşit gördüysem de denemedim.
  • Bu yazıyı hangi tarihte, hangi vesileyle okuyacaksınız bilmiyorum ama muhtemelen değişmeyecek bir durum: Euro / TL paritesi sizi üzecek. Her etiketi kafanızda mutlaka TL’ye çevirip düşünün. Sonra üzülürsünüz.
  • İtalya’da yabancı dil bileni bulmak zor (restoran ve dükkanlarda dahi). Bu konuda Fransızlar gibi kaba ve faşist değiller ama sahiden bilmiyorlar. Dolayısıyla yol / yön sorma, yardım isteme, sipariş verme gibi temel şeyleri öğrenmeye çalışın (ben neredeyse günümü idare edebiliyorum artık). En azından merhaba, lütfen, hoşçakal, teşekkür ederim gibi klasik ve her dilde basit karşılığı olan kelimeleri öğrenmek buzları kırmada epey işe yarıyor. Bu kelime kalıplarını bir kağıda yazıp cüzdana atın derim.
  • Mutlaka Google Translate uygulamasını telefonunuza yükleyin (ve internete bağlanamayacağınız durumlar için İtalyanca dil paketini uygulama içinden telefonunuza ücretsiz olarak indirin). Sizin de karşınızdakinin de hayatını kolaylaştıracaktır. Uygulama epey bir süredir kamerasında gördüğü her şeyi otomatik çevirebiliyor. Örneğin restoranda kameranızı menüye tuttuğunuzda her şey Türkçe oluyor. Konuştuğunuzu otomatik İtalyancaya çeviriyor ve karşınızdakine seslendiriyor. Onun konuştuğunu ise Türkçeye… Mucize bu değilse nedir? Babil Balığı mı?
  • Google Haritalar uygulamasında bölgenin haritasını indirmekte fayda var. İnternetsiz noktalarda (bu sıkça başınıza gelecek) yarı yolda kalmamanın ötesinde mobil veri paketinizin kotasını da harcamamış olursunuz.
  • Şarj kablolarınızı iyice kontrol edin! Kulaklığım microUSB portundan şarj oluyor ve yanıma almayı unutmuşum. Burada en uyduruğunu 5 Euro’dan bulunca üzdü. Oysa evde onlarla dolu koca bir kutum var!

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Bu yazıyı bir süre daha yeni gözlemlerimle güncelleyeceğim.