İyileşirken izlediklerim

Bir ayını dolduran motor kazamın ardından girdiğim ev hapsindeki kısıtlı hayatta okumaya, izlemeye, dinlemeye ve öğrenmeye fırsat bulduğum şeyleri paylaşmaya devam ediyorum.

Dinlediklerimi ve okuduklarımı paylaşmıştım, şimdi sıra izlediklerimde…

Zeitgeist: Moving Forward

2007 yılında hayatımıza giren Zeitgeist belgeselleri kulağınıza çalınmış olmalı. ABD’li yönetmen Peter Joseph imzalı dizi İsa peygamber ve hristiyanlığa alternatif bakış açısıyla başlayan ‘The Greatest Story Ever Told’, 11 Eylül saldırılarına benzer açıyla bakan ‘All the World’s a Stage’ ve dünyayı her hareketiyle etkileyen ABD ekonomisinin yanlış temeller ve inançlar üstüne kurulu olduğunu savunan ‘Don’t Mind the Men Behind the Curtain’ ile alışılmadık bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ardından Addendum geldi. Mevcut anlamda paraya dayalı sistemin çökmeye mahkum olduğunu savunurken direnişte yapılabilecekleri ve alternatif yaşam teorilerini paylaşıyordu.

Serinin son bölümü uzun zaman önce çektiğim, ancak izleyebildiğim ‘Moving Forward’.

Yeri gelmişken; Zeitgeist belgeselleri kar amacı gütmeyen belgeseller. Aslında Moving Forward’ın başlarında da bahsi geçen ABD’li Fütürist Jaque Fresco‘nun sürdürülebilir, çevreci, kaynak tabanlı ekonomik sistemini temsil eden Venüs Projesi‘ni kitlelere tanıtma amacı taşıyor (Fresco her ne kadar aksini iddia etse de ben Venüs Projesi’nin Marksist sosyalizmden hayli beslendiğini düşünüyorum). Dolayısıyla bu serileri internetteki sitesinden sipariş edebileceğiniz gibi (Türkçe altyazı da var), internette birçok kaynaktan yasal ve ücretsiz olarak indirip izleyebilirsiniz de.

60 ülkede, 30 dilde gösterime giren 161 dakikalık Zeitgeist: Moving Forward, şimdiye kadarki iki bölümde etrafında dolanılan Venüs Projesi’ne detaylı bir giriş yapıyor. İnsan doğasının temellerinden başlayıp neden bugünkü açmaza geldiğimize ve Venüs Projesiyle nasıl kurtulacağımıza bakıyor.

Paylaşım tabanlı ekonomi ve sürdürülebilir şehirler fikri kulağa gerçekten hoş geliyor ama küresel bir erkin kaynakları ihtiyaç doğrultusunda coğrafyalar arası dağıtımı ve yeni mimari yaklaşımlar fikri (kusura bakmayın ama) benim için fazlasıyla ütopik. Küçük ölçeklerde belki denenebilir ama küresel tabana oturmadan başarma şansı yok. Küresel kabul ise imkansız.

Bence Zeitgeist serisi Venüs Projesi dışında içerdiği somut bilgilerle bile yeterince kıymetli. Onlar için bile izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Hatta buyrun Youtube’daki resmi kanalından online olarak izleyin merak ettiyseniz:

The Corporation

Sinema filmleri içinde en doyurucu ve etkili siteye sahip başlıklardan biri olarak adlandırabileceğim The Corporation, şirketlerin, kurumların, anonim kimlikleri sayesinde toplumun canına nasıl okuduğunu ve okumaya devam ettiğini örneklerle dile getiren 2003 yapımı bir belgesel.

Şahsen ilgili, hevesli olduğum bir konu başlığı olmasından dolayı iltimas geçiyor değilim. Bu yapım gerçekten iyi ve izlenesi. Röportajlarda Peter Drucker’dan Michael Moore’a, Noam Chomsky’den Ray Anderson’a kadar geniş bir yelpaze bulunuyor.

Endüstri devriminin yarattığı refah ve bolluğun palazlandırdığı sınıfın daha fazla güce ve dokunulmazlığa ulaşabilmek için kurduğu sistemin zaman içindeki dönüşümü ve bugünkü açmazlarını bütün çıplaklığıyla görmek ve ‘farkında olmak’ için 8 senelik bu belgesel hala yeterince besleyici.

Dilerseniz İnternet Arşivi’nden çekebilir ya da Youtube’dan izleyebilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=bvPXR_6cn0s

Source Code

2011 yapımı Duncan Jones imzalı bu film benim gibi bilim-kurgu tutkunları için iyi bir seçim olabilir. Ama korkmayın, Duncan Jones’un bir diğer filmi Moon kadar kafa karıştırıcı değil (ki ben onu da çok sevmiştim); gayet ABD gişe filmi standartlarında dolaşıyor.

Filmin konusu kim olduğunu bilmediği birinin bedeninde uyanan bir Amerikan askerinin bir yandan içinde bulunduğu durumu, bir yandan da içine düştüğü açmazı çözmeye çalışması.

Konunun keyfini izlemeyenler için kaçırmadan biraz daha detay vereyim. ABD, yaşanan şeyleri bir kaynak kodu yeniden derleyip çalıştırmanın yolunu bulmuştur. Bu yöntemin denendiği alanlardan biri de bir terör saldırısıdır. Kahramanımız saldırının içine ‘ışınlanmakta’ ve olayı çözene kadar simülasyonu tekrar çalıştırmaktadır. Arada ‘system error’ verir.

11X-Men: First Class

Etinden, sütünden faydalanmaya devam ettiğimiz çizgi roman kahramanlarında yeni madenlerden biri de X-Men. 2011 yapımı bu bölüm isminden de anlaşılacağı gibi olayların başlangıcını ele alıyor.

Bu sefer dünyayı ele geçirmek isteyen ‘Kötü Adam’ Sebastian Shaw adını taşır (WORLD DOMINATION!!!). Güce doymamaktadır ve her şeyi istemektedir. Ama buna karşı duracaklar da vardır elbet.

1962 yılında geçen film, ABD hükümetinin onayıyla Gizli Servis’in ülkede gerçek kimliklerini gizleyerek yaşayan mutantları bularak özel bir karşı mücadele ekibi yaratmasını konu alıyor. Dışlanma korkusuyla hayli ürkek, asosyal ve tecrübesiz olan ekip aldığı eğitim ve içinde bulunduğu şartların zorlamasıyla Shaw’un çetesinin karşısına çıkar. (tahmin edin sonunda ne olur?)

X-Men, başı sonu belli çizgi roman uyarlamalarından biri (ilham kaynağı X-Men serisinin 1963 basımı Uncanny X-Men ve 2006 basımı First Class sayıları). Ama konuyla ilgili olanlar için seyirlik bir aksiyon filmi. Mutant felsefesine şöyle bir dokunmuş olması da artılarından biri.

Super 8

TRT’nin tek kanal olduğu dönemdeki Dallas, Kara Şimşek (Knight Rider), Ziyaretçiler (şimdilerde V adıyla yeniden yorumlanan Visitors), Battlestar Galactica, Uzay Yolu (Star Trek) gibileri saymazsak TRT’nin pek çok kanaldan biri olduğu dönemden bugüne kadar izlediğim TEK dizi Lost oldu (Gerçek Kesit dışında ne yerli ne yabancı başka bir şey izlemedim).

Lost’u (mala bağlayan son bölümüne kadar) o kadar sevdim ve sahiplendim ki (Türkiye’de Lost mitolojisi konusunda en iddialı kişilerden biri olduğumu söyleyebilirim) J.J. Abrams, Carlton Cuse ve Damon Lindeloff’a da ayrı bir yer açtım kalbimde. Hatta Abrams’ın gizemli kutusunu anlattığı TED konuşması beni bir parça daha heyecanlandırdı.

Gel gelelim aynen Lost’un kendisi gibi J.J. Abrams her filminde kredisini biraz daha yedi bitirdi gözümde (aynen Shayamalan gibi).

Super 8, ABD sinemasının fazlasıyla sömürdüğü konulardan biri: kasabaya gelen uzaylı yaratık(lar).

Bir tren kazasının ardından kendi halindeki küçük, klişelerle bezeli Amerikan kasabasında garip olaylar olur. Polis olaya el koyar, sonra Gizli Servis ve ordu. Sonra bunlar kapışır ama kahramanlarımız da boş durmamaktadır.

Steven Spielberg’in yapımcı unvanıyla yer aldığı, bunca sağlam ismin bir araya geldiği bir yapım neden böyle klişelere kurban edilir anlaması güç. Ama gişede iş yaptığı kesin. İlgi çekme konusunda Abrams’ın yeteneklerini sorgulamaya gerek yok zaten.

Hani beğenmeseniz de literatüre hakim olmak için izlemeniz gereken filmler vardır ya, işte bu da onlardan biri.

Unknown

Jaume Collet-Serra imzalı Unknown, bazı açılardan Source Code’u andırıyor. Ama burada bir simülasyondan değil, kurgulanmış bir gerçekten söz ediyoruz.

Filmlerin esprisini kaçırmadan özetlemek konusunda kendimi pek mahir hissetmiyorum ve bu yazarken biraz tedirginlik yaratıyor. Ama şöyle özetleyebiliriz belki: bilimsel bir kongreye katılmak üzere eşiyle beraber Almanya’ya giden Dr. Martin Harris, tam otele yerleşecekken havaalanında unuttuğu çantası yüzünden taksiye atlayıp alana geri dönmeye karar verir. Bu sırada bindiği takside geçirdiği trafik kazası yüzünden komaya girer.

Uyandığında her şey değişmiştir. Karısı kendisini tanımamaktadır. Kendi yerini başka biri almıştır. Kimliğini ispat edebileceği hiçbir şey kalmamıştır. Harris, film boyunca çıldırmanın eşiğinde bu olayı çözmeye çalışır.

Sürprizlerle dolu, güzel işlenmiş, kısmen bilindik ama farklı açılımlara sahip bir film. Gerilimli aksiyon sevenler için çok iyi bir seçim.

Quarantine 2: Terminal

Adından anladığınız üzere bir devam filmi. Serinin başı 2008 yılına dayanıyor. O filmde bir muhabir binada kapalı kalıyordu, bu filmde yolcular, mürettebat ve yer ekibi havaalanında mahsur kalıyor.

Konuyu özetleyince eminim siz de orta halli bir film çıkarabilirsiniz: benzerine rastlanmayan, yüksek bulaşma riski taşıyan bir virüs, bir bir uçak yolcularına bulaşmaya başlar. Zorunlu iniş yapılır ve alanda maceralar başlar.

Bu tip filmlerin geleneksel klişelerinden nasibini bolca alan bir yapımdan söz ediyoruz: kan, vahşet, gerilim, takip, vahşi ölümler, yetkililerin karantina adına kurbanları gözden çıkarması, vs…

Ben bu filmi bir beklentiyle izlemedim. Zaman geçirmeyi amaçlıyordum. O konuda gerçekten üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor. Sadece 4 milyon dolar bütçesi olduğunu düşünürsek hiç de fena sayılmaz üstelik.

Limitless

Benim aklıma daha çok The Illusionist ile yer eden Neil Burger’ın yönettiği 2011 yapımı Limitless, modern yaşamda birçoğumuzun hayalini işliyor. Frenklerin meşhur “be careful what you wish for” (ne dilediğine dikkat et) kalıbının da doğrulaması bir yandan.

Bir türlü başlayamadığı / bitiremediği kitabı, parçalanmış bir hayatı ve kaybolan umutlarıyla Eddie Morra şehrin içinde yitip giden milyonlarca insandan biridir. Bir gün tesadüf eseri yolda eski eşinin kardeşi Vernon karşılaşır. Onun durumu da Morra’dan farklı değildir. Ama bu buluşma Morra’ya enteresan bir kapı açar.

Vernon ona gizemli bir (uyuşturucu değil, uyarıcı) hap verir. Bu hap beyni olmadık bir hız ve kapasitede çalıştırır ve kullanan kişiyi ayrı bir frekansta yaşamaya başlar.

Morra bu sayede bir günde bir türlü bitiremediği kitabı bitirir. Ardından kapasitesini başka şeylerde kullanmaya başlar. Bu sırada Vernon garip bir cinayete kurban gider.

Hap olmadan yaşamı kabullenemeyen Morra, Vernon’un zulasını bulur ve bambaşka bir hayata yelken açar. Ama hiç beklemediği ortaklar, beklentiler ve sınırlar içinde bulacaktır kendini.

Güzel bir konu, güzel bir işleyiş. Tavsiye ederim.

The Adjustment Bureau

Bilim-kurgu (BK diyelim) köken olarak Avrupa merkezlidir. Sanayi devrimi sonrası hızla değişen yaşam alanı ve toplum; sınıf çatışması ve her şeyi inanılmaz bir beceriyle yürüten alet ve makinalara karşı çaresiz kalan insanların geleceği kestirme telaşından beslenir.

BK’nun ABD’ye ulaşması ve oradan ürünler vermesi çok sonraya; 1920’li yıllara denk gelir. Amerikan BK edebiyatının en ünlü isimlerinden biri kuşkusuz Philip K. Dick. Benim de en sevdiğim yazarlardandır (birçok kitabı Türkçe’ye de çevrilmiştir). Sinemaya uyarlanan yapıtları da mutlaka hafızanızda tazedir: Minority Report, Total Recall, Blade Runner ve dahası.

Dick’in çok sevdiğim öykülerinden birinden; Adjustment Team‘den yola çıkıyor (şurada orijinal baskısının taramalarını bulabilirsiniz).

ABD Başkanı olma yolunda ilerleyen genç politikacı David Norris, seçim çalışmaları sırasında bir balerinle tanışır. Birbirlerinden etkilenirler. Ancak bu ilişki Norris’in politik kariyerini zedeleyebilecek, onu siyasi hedeflerinden alıkoyabilecek bir doğaya sahiptir.

‘Bir takım güçler’ gidişatı değiştirmek için devreye girer ve olaylar gelişir…

İster BK, ister Philip K. Dick, isterseniz de iyi zaman geçirme adına mutlaka izleyin derim.

Griff the Invisible

Bu filmi bir İngiliz komedisi olarak adlanırmak istiyorum. İngiliz komedilerini sever miyim? Hayır. Ama yine de bir şans vermek istedim Griff’e.

2010 yapımı Leon Ford imzalı bu film, görünmezlik gücüne sahip bir süper kahramanın pek de kahramanlıklarla bezeli olmayan günlük yaşantısını işliyor. Süper kahraman edebiyatında Örümcek Adam ile başlayan akımın bir uzantısı diyebiliriz (Örümcek Adam kostümünü çıkardığında Peter Parker adlı vasat bir oğlandır. Hiçbir şeyi beceremez, bir baltaya sap olamaz. Daha güzeli, aslında süper kahraman olarak bile eksiktir. Asla bir Superman değildir).

Griff de bir grup uyuz personelin dolurduğu sıkıcı bir ofiste, beyaz yakalı kölelerden biridir. Aşk hayatı yoktur, ilişkilerde kötüdür ama umudu vardır.

Fakat süper olsun olmasın, her erkeğin hayatında pek çok şeyi değiştirebilecek bir şey girer hayatına: bir kadın!

Çıtır-çerez bir film. Çok bir şey beklemeyin. Avustralya yapımı bir romantik komedi niyetiyle seyredin.

Assassination Games

Ev hapsi insana olmayacak işler de yaptırıyor. Bu filmi kendi kendime bir meydan okuma olarak çektim. Başka hiçbir durumda bir Jean-Claude Van Damme filmi seyretmezdim sanırım.

Ernie Barbarash’ın yönettiği 2011 yapımı filmde aksiyon filmlerinin geleneksel konularından birinde daha karşımıza çıkıyor. İki süper-profesyonel tetikçi, aynı hedefe kitleniyor. İkisinin de motivasyonu farklı ama hedefleri aynı. Bir köprüde karşılaşan iki inatçı keçide Van Damme botoks ve bilimum modern tıp desteğiyle gerilen yüzü, yarım santime ulaşan rimelli gözleri ve itinayla alınmış kaşlarıyla mucizeler yaratmaya çalışıyor.

Aksiyon filmlerinin olmazsa olmaz ayrıntısı, her şeyi berbat eden güzel kadın kontenjanını Marija Karan dolduruyor. Güzel mi, değil mi bilemedim. Ama her esmer kadın diğer kadınlardan biraz daha güzeldir (öyle).

Yeni bir Rocky ve Rambo’ya tahammülüm var ama Van Damme’a yok.

Siz yine de tutkunuysanız bakın; güzel bir aksiyon filmi. Televizyonda anca…

The Fighter

Mark Wahlberg’i severim. Ayıptır söylemesi ‘Marky Mark and the Funky Bunch’ dönemi albümü bile vardır hala arşivimde (Wildside iyiydi bence). Christian Bale de sevdiğim oyunculardandır. İkisi birleşince izlememek olmaz elbet.

2010 yapımı film Dicky lakaplı boksör Richard Eklund ile Irish lakaplı kardeşi Mick Ward‘un seksenli yıllarda geçen gerçek yaşam hikayesini konu alıyor. Boks kariyerinde belirli bir noktaya geldikten sonra düşüşe geçmiş, uyuşturucu müptelası olmuş Dicky, küçük kasabasının büyük adamı olarak hayatını sürdürmektedir. Kardeşi Micky de boksla ilgilidir ve düzenli antrenmanlara devam etmektedir.

Bir dizi evlilikten miras kalan ev dolusu kızkardeşi çekip çeviren baskın anne, ikisinin de menajeridir. Ancak kariyerinde hiçbir ilerleme sağlayamamaktadır.

Bir gün HBO kanalı Dicky hakkında bir belgesel yapacağını söyler ve çekimlere başlar. Dicky gördüğü ilgiyle yeni umutlara kapılmış, ringe dönme hayalleri kurmaktadır. Ama HBO’nun niyeti bir boks efsanesini değil, uyuşturucunun pençesinde yok olan bir devrik kralı çekmektir.

Dicky’nin hayatı inerken Micky’ninki çıkar. Kardeşler, anne ve menajerler arası rekabet olayı beklenmedik noktalara getirir.

Christian Bale’in bu filmle Altın Küre ve Oscar ödülleri aldığını da hatırlatayım.

Life in a Day

Youtube geçen sene bir çağrı yaparak herkesin tam 24 Temmuz tarihinde yaşadıkları ortamda çekilen ve kendi hayatlarını, değerlerini, mesajlarını, fikirlerini anlatan bir video çekip yüklemesini istedi. Ben de katılmak istiyordum. Hatta internet sansürü konusunda bir şeyler vardı kafamda. Araya bir şeyler girdi, unuttum ve yapamadım.

Ama 192 ülkeden 80 bin üye, 4 bin 500 saatlik video yükledi bu kampanya çerçevesinde.

Yönetmenler Kevin Macdonald, Natalia Andreadis, Soma Helmi, Joseph Michael ve Joaquin Montalvan ise bunları bir akış içinde kurgulayarak toparladı. İşte 95 dakikalık bu belgesel, dünyada sıradan bir günün farklı ülke ve kültürlerde nasıl geçtiğini anlatan etkileyici bir yapım. Üstelik tarzı konusunda kendi alanında da bir ilk.

Teknolojinin insanlığa hizmetine ve teknolojinin ürünlerine insani dokunuşların sonuçlarına yönelik iyi bir örnek. Tavsiye ederim.

Paradise Lost: The Child Murders at Robin Hood Hills

1996 yılından kalma bu belgesel ABD’de yaşanan gerçek (ve vahşi) bir cinayetin gerçek hikayesini konu alıyor. Doğu Memphis’te 3 küçük çocuk ormanda bir dere kenarında korkunç şekilde öldürülmüş olarak bulunur. Ölmeden önce tecavüz ve işkenceye maruz kalmışlardır. Birinin penisi kesilmiştir.

Belgesel yapılan polis soruşturmasının ardından tutuklanarak mahkemeye çıkarılan failler  Jessie Misskelley, Damien Echols ve Jason Baldwin’i konu alıyor. Kurbanların ve maktullerin aileleri, arkadaşlarıyla görüşmeleri, mahkeme kayıtları, avukat görüşleri ve sonuç…

150 dakika gibi iddialı bir zamana yayılan belgesel 10 aylık çekim ve 79 günlük kurgu çalışmasının sonucunda ortaya çıkmış. Metallica ilk defa şarkılarının bir filmde kullanılmasına izin vermiş.

Sanık sandalyesine çıkan  Misskelley, Echols ve Baldwin suçlamaları kesinlikle kabul etmese de deliller hep onları işaret ediyor. ABD ve dünya tarihinin en korkunç suç vakalarından biri olan Robin Hood Tepesi cinayeti, gördüğü ilginin ardından aynı yönetmenin iki devam belgeseline de sebep olmuş.

Hala sırrı tam olarak çözülememiş bir olay olduğunu da unutmayalım.

http://www.youtube.com/watch?v=KXobZPf97FA&feature=player_detailpage#t=23s

Superheroes

HBO imzalı bu belgesel kesinlikle hayatımda izlediğim en garip, en komik, en hüzünlü ve şaşırtıcı belgeseldi.

Çizgi roman ve filmlerde onlarca farklı şeklini gördüğümüz süper kahramanları bilirsiniz. Superman ile başlayan seride bugün dev bir ansiklopediyi dolduracak kadar kahraman var. Ama hemen hepsinin anavatanı ABD’de GERÇEK süper kahramanlar olduğunu biliyor muydunuz??!! VARMIŞ!

Mike Barnett imzalı yapımda ABD’de kendini bir süper kahraman olarak gören, buna yönelik kostümler, silahlar ve mücadele yöntemleri belirleyen; çoğunlukla hüzün verici, yalnız, kimsesiz alt kültür insanları. Gündüz normal bir yaşamları var. Akşamsa kostümlerini giyip silahlarını kuşanınca bambaşka bir kimliğe bürünüyor.

Polis bu süper kahramanlara pek sıcak bakmıyor. Çünkü aslen görevleri olmayan bir alana burunlarını sokuyor; bununla da kalmayıp hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Çoğunluğu göbekli, orta yaşın üstünde; kimisi bira bağımlısı. Ama hepsi yaşadığı ülkeyi daha iyi bir yer haline getirmek için kendi çapınca savaş veriyor. Bu açıdan saygı duyuyorsunuz.

Ve ilginç bir şekilde hepsinin çıkış noktası bir suç işlenirken hiçbir şey yapmadan seyreden insanlara karşı duyduğu gizli öfke ve kurbanlara acıma hissi. Aynen ‘gerçek’ süper kahramanlarda olduğu gibi.

Bu belgeseli mutlaka seyredin (yazmıyorum ama herhalde bunları nerelerde bulabileceğinizi biliyorsunuzdur, değil mi?).

Senna

Hiçbir spor dalına zerre kadar ilgi duymuyorum. Formula 1 de buna dahil. Ama Ayrton Senna, Alain Prost ve Frank Williams isimlerini biliyorum. Bu isimlerin neden büyük olduğunun bir göstergesi de bu olsa gerek. Onlarla hiç ilgisi olmayanların bile zihninde yer etmiş olmaları yani.

Senna belgeselinin yapıldığını duymuştum. Türkiye’de oynamayacağından emindim. Ama bigumigu sitesinde yayımlanan bir haberle tetiklenen Facebook kampanyası sayesinde birkaç salonda gösterime girmişti. Hatta Sosyal Medya programımda, TV’de de yer vermiştim bu gelişmeye.

Ancak izlemeye fırsat olmamıştı. İzledim.

Ayrton Senna, Brezilya’nın mütevazı şartlarından çıkmış bir yarış tutkunu. Belgeselin (ve aşağıdaki fragmanın) açılışındaki sözleri de bunu anlatıyor zaten. O günden F1 pistinde yaşamını kaybeden son pilot olma unvanını kazanana kadar geçen kısa sürede yaşadıkları, hırsları, hayal kırıklıkları, elde kalan pek de kaliteli olmayan görüntüler eşliğinde 106 dakikalık bu belgesele dönüşmüş.

F1 ile ilginiz olsun, olmasın; izleyin.

Choose

Korku, gerilim tarzını seviyorum. Ama pek çok diğer ana türlerde olduğu gibi farklı bir konu, işleniş bulmakta zorlanıyorum.

Choose, ABD’nin manyak seri katil konusunda bir türev. Marcus Graves imzalı yapımda üniversite öğrencisi bir kızın rastgele gibi görünen cinayetlerin farkında olmadan tam da ortasına düşmesi konu ediliyor.

Filmin bana orijinal gelen kısmı, isminde yer alan ‘seçim yapma’ ayrıntısı. Filmde katil kurbanına seçenekler sunuyor. Örneğin bir müzisyene “bir daha piyano çalamaman için parmaklarını mı keseyim, yoksa bir daha duyamaman için kulaklarını mı sağır edeyim?” diyor. Seçimi kendileri yapıyor ve bir kısmında kendileri uyguluyor.

Saw serisinin yarattığı kan ve et banyosu kadar vahşet yok ama heyecanlı birkaç dakika için tercih edilebilecek bir ‘seçenek’.

Aklınızda bulunsun.

Mirrors 1 ve 2

Yine korku-gerilim serisinden devam edelim. Ben öncelikle 2010 yapımı Mirrors 2’ye denk geldim. Sonra bunun bir başı da olmalı diyerek önce birincisi izledim. İlk bölümde Kiefer Sutherland ile güçlenen kadro ikinci seride biraz zayıf kalmış. Muhtemelen yapımcılar birincinin gazıyla ikincinin tek başına ne kadar ilerleyebileceğini merak etmiş.

Filmin konusu aynen Elm Sokağı Kabusu gibi sonsuza kadar devam edebilmesini, yüzlerce tekrarının çekilebilmesini sağlıyor. Aynalara hapsolanlar, paralel yaşamlar, lanetler ve mağdurlar…

Ama Freddy’nin kabuslarından bir farkı var. Hepiniz rüya görmeyebilirsiniz. Ama hepinizin evinde ayna vardır. Ya da sokakta aynaya dönüşen camlar, su birikintileri, kaşık yüzeyleri, vs.

Hani bazen televizyonda kanal değiştirirken çaresizliğin içinde, ehveni şer misali bir şey karşınıza çıkar. Normalde izlemeyecekken takılır kalırsınız ya; işte bu film de öyle bir şey.

Fragmanı fikir verebilir belki.

http://www.youtube.com/watch?v=zTV0AdrS_rA

The Greatest Movie Ever Sold

Morgan Spurlock, ABD’nin muhalif; ya da başka bir açıdan ‘sorgulayıcı’ karakterlerinden biri. Ben onu 2004 yapımı Super Size Me belgeseliyle tanıdım (Amerikan fast-food sektörünü incelediği yapımda 1 ay boyunca sadece McDonalds ürünleri yiyip içiyor ve her sorulduğunda büyük seçim istiyordu. İzlemediyseniz MUTLAKA izleyin!).

Spurlock’un yeni belgeselini ilk duyduğumda hemen internette araştırmaya koyuldum. Ama okuduklarımdan konusunu anlamakta zorluk çektim. Daha doğrusu bu konunun bir belgesel için ne ifade ettiğini anlayamadım.

Belgesel özetle reklam destekli, ürün yerleştirmeli yapımlarda markaların rolü, etkisi ve ulaşabileceği noktaları işliyor. Spurlock bizzat bir projesini teker teker marka ve ajanslara götürüyor, ürün yerleştirme, reklam ve sponsorluk karşılığında destek istiyor. Bu süreçte bayağı sağlam kişilerle medyanın bu yeni düzenini konuşuyor.

Benim için asla bir Super Size Me değildi. Ama seyrettiğime de pişman değilim. Birçok not çıkardım.

Aşağıda izleyeceğiniz fragmanın ve yukarıda gördüğünüz afişin öyküsünü de belgesel içinde izlemenizi çok isterim.

Taxi to the Dark Side

Eğer bu sayfada okuduğunuz uzun listede tek bir seçim yap derseniz bu belgeseli seçerim.

2007 yapımı Alex Gibney’nin yazıp yönettiği bu belgesel, 2002 yılında Afganistan’da yok yere ABD askerleri tarafından tutuklanıp ülkedeki ‘meşhur’ Bagram Hava Üssü’nde ABD’nin ‘meşhur’ yöntemleriyle sorgulanıp 3 gün içinde çektiği acılara dayanamayarak ölen masum Dilaver’in öyküsüyle başlıyor.

Olayın kayıtlara intihar olarak geçmesi, soruşturmanın örtbas edilmesi ve askerlerin olaydan sıyrılma ihtimali, The New York Times muhabirlerinin olaya el koymasıyla bambaşka bir hal alıyor. Askeri mahkemeye çıkan askerler ülkeyi sarsması gereken durumları ortaya çıkarıyor (sarsılmıyor).

Belgeselde Dilaver ve binlerce benzerinin çektiklerinden sorumlu tutulup mahkum edilen askerlerle röportajlar, Irak, Afganistan ve Guantanamo Üssü’nden gerçek kayıtlar, dehşet verici belgeler ve itiraflar yer alıyor.

Beni sevindirense şu: bu zulmü yapan da, onu açığa çıkarıp cezalandırmak için uğraşan da, bu tip belgeseller yapıp da dünyaya duyuran da aynı ABD. Ülkeler değil, insanlar hakkında fikir sahibi olmamız gerektiğini hatırlatan önemli bir örnek.

Bu belgeseli izleyin ve halının altına neleri süpürdüğümüzü görün. Aşağıda iki parça halinde seyredebilirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=FqmWP66Kv7k

The Invisible Man

Hayatın garip bir tesadüfü olmalı. İlkokul 1. sınıftayken zayıflıktan (cidden!) dolayı sol kaval kemiğim kırılmıştı. 3 ay kalçamdan bileğime kadar uzanan benden ağır bir alçıyla kıpırdamadan yatmıştım. Kitap okumayı sevdiğimi bildiklerinden her gelen bana kitaplar getiriyordu.

H.G. Wells ile o günlerde tanıştım. Dayım, Görünmeyen Adam (yani bu film) romanını getirmişti. Yutar gibi okudum. Wells o dönemden bu yana en hayran olduğum karakterdir. Kişisel yaşamında (oldukça seks konusunda) oldukça çalkantılı bir süreç yaşayan Wells, bilim-kurgu edebiyatına her biri birbirinden önemli ve çığır açıcı eserler kazandırmıştır.

1897’de yazdığı Görünmez Adam romanını bir ev hapsinde okumamdan belki 30 sene sonra benzer bir ev hapsinde 1933’te çekilen filmini seyrettim. Filmin başı aynen Well’s in romanındaki tasvir gibiydi. Ama sonra fark ettim ki Yönetmen James Whale ve ekrana uyarlayan R.C. Sherriff, film versiyonunda çok farklı bir devam uygun görmüş.

Bizim çaresizlikle sinir arasında gidip gelen Griffin gitmiş, yerine manyak, psikopat bir katil gelmiş.

Bu filmi izleyin. Ama romanını okuduysanız. Yoksa pek keyif vermeyebilir.

Apollo 18

Uzayda geçen korku temalı bilim-kurgu desem çoğunuzun aklına Alien ve türevleri gelecektir. Apollo 18, konunun nispeten bakir alanlarından birine eğiliyor.

1975 yılında ABD, Sovyetlerle birlikte ortak bir uzay programına girişir. Apollo-Soyuz Projesi adı verilen bu çalışmada Sovyetlerin Soyuz mekiğiyle ABD’nin Apollo 18 mekiği uzayda kenetlenerek ortak araştırma ve bilimsel deneyler yapacaktı. Bu aynı zamanda 1981’deki ilk uzay mekiği uçuşuna dek ABD’nin son insanlı uçuşuydu. Bundan sonra Apollo görevleri son buldu. ABD ve Rusya’nın da ilk ortak uzay girişimiydi.

Yeryüzünde birbirini yiyen iki süper güç, gökyüzünde kenetlenmiş, el sıkışmış, bayrak değiştirmiş, yemek paylaşmış, tohum takası yapmış (bunlar daha sonra ülkelerinde toprağa ekildi) ve 44 saat boyu ortak deneyler yapmıştı. Toplamda Ruslar uzayda 5, ABD’liler 9 gün kaldılar.

Apollo 18 filmi bu olaya alternatif bir kurguyla bakıyor. Ay’a yönelik bir görevde ne için gittiklerini bilmedikleri bir görevde umulmadık olaylarla karşılaşan astronot ve kozmonotların başına gelenler konu ediliyor.

Tekniği sayesinde belgesel ile kurgu arasındaki çizgiyi kimi zaman kaybettiğiniz bir ‘mockumentary’ diyebiliriz.

Uzay filmlerinin tutkunları bir baksın. Ben sevdim.

http://www.youtube.com/watch?v=0F6DU6gx7-w

Children of the corn: Genesis

Listemdeki son ‘yeni’ film bir korku filmi. Yönetmeni ise bu kategorinin bilindik isimlerinden Joel Soisson (Dracula, Mimic, Piranha, vs).

Kaliforniya’nın tenha bir bölgesinde, in cin top attığı bir yerde bozulan araçlarıyla kalan bir karı-koca yardım ararken tekinsiz bir ev ve içindeki garip bir çiftin ‘eline’ düşerler. (hayatınızda hiç böyle bir konuya denk gelmediniz, değil mi?)

Garip bir rahip, garip ilişkiler, garip olaylar…

Çok sürprizli bir film değil ama (bu da benim klişem mi oldu nedir?) ‘türün meraklısı’ beğenecektir sanıyorum. Üstelik isminden anlaşıldığı kadarıyla bu henüz daha bir başlangıç. Daha bu Exodus, Levodicus diye gidecektir eminim. Ama konu nasıl zenginleşecek emin değilim.

Stephen King’in bir hikayesinden derlendiğini ve bu konudaki ilk deneme olmadığını da bilelim.

Bir de başlangıcıyla devamı arasında bu kadar tempo, ambians farkı olan başka bir film izlemiş miydim acaba?

http://www.youtube.com/watch?v=A4xzf1tHIN8

Tekrar izlediklerimden bazıları

Zaman doldurma adına bazı unutamadığım filmleri de yeniden izledim. Değinmek istediklerimin listesi aşağıda. Eminim izlemişsinizdir ama eğer aralarında es geçtikleriniz varsa… MUTLAKA!

  • Delicatessen
  • Alice in Wonderland (1951)
  • Alice in Wonderland (2010)
  • Forrest Gump
  • Inception
  • Hitchhikers Guide To The Galaxy
  • Vanilla Sky
  • Se7en
  • Duel (1971)
  • Scarface (1983)
  • The King’s Speech
  • Metropolis
  • The Man from Earth
  • Gattaca
  • American Gangster
İyi seyirler!

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

15 Responses to İyileşirken izlediklerim

  1. Ayasofya 09/09/2011 at 17:51 #

    The Lost Room. Lost ile ilgisi olmayan, senin de sevebileceğin “obje” temalı bir miniz dizi. Bir gece ağrı kesicilerin yapmadığını dahi yapar. Önceden de sana demiştim bakarım demiştim. Bak baba. Bak…

  2. Fatih Çeliker 09/09/2011 at 17:57 #

    Serdar hoca güzel vakit geçirmişsin anlaşılan.
    Tekrar geçmiş olsun…

  3. Mert Bulan 09/09/2011 at 18:15 #

    Özellikle belgeselleri izlenecekler listeme ekledim.

    Teşekkürler.

  4. yeşim 09/09/2011 at 18:51 #

    hasta olup ekran karşısına geçme isteği uyandı içimde ;) geçmiş olsun

  5. Murat 09/09/2011 at 19:11 #

    Merhaba,

    ”Senna” filmini nasıl izlediniz? Blu-Ray olarak satılıyor mu?

  6. Hakan YILMAZ 09/09/2011 at 20:00 #

    Tekrar geçmiş olsun hocam güzel bir liste ve izlenecek flimler source code favorim :)

  7. Radi Kaliki 10/09/2011 at 00:29 #

    Her şeyi tamam ama Alice in Wonderland (2010) ‘i tekrar nasıl izlediniz? Sabrınıza hayranım :)

  8. azad welat 11/11/2011 at 00:24 #

    googleplusta görüp yerimlerine kaydettiğim bu site sayesinde çok güzel filimler izledim, teşekkürler

  9. Ömer Kara 24/11/2011 at 15:38 #

    Midnight Cowboy da güzel filmdir… tavsiye ederim…

  10. Tekin Aydoğdu 05/01/2012 at 01:53 #

    sizin önerileriniz sayesinde Life in A Day i izledim ve hayatımda izlediğim en iyi belgeseldi.. duygudan duyguya aktarıyor insanı.. teşekkürler

Trackbacks/Pingbacks

  1. İyileşirken dinlediklerim | M. Serdar Kuzuloğlu - 10/09/2011

    […] malum. Motor kazası yüzünden 1 aydır vaktimin çoğunu evde geçiriyorum. Okuduklarım ve izlediklerimin bir kısmını paylaşmıştım. Şimdi dinlediklerime geçelim:Little Prince / Saint Exupery: […]

  2. Ev için basit bir medya sunucusu kurmak | M. Serdar Kuzuloğlu - 27/09/2011

    […] geçirdiğim zorunlu istirahat boyunca yıllardır içimi kemiren bu gidişatı değiştirmeyi başardım. Hala günde en az 1 belgesel, 1 film izliyorum. Bu sırada kurduğum (daha doğrusu elden […]

  3. İnterneti Beklerken İzlediklerim | Batuhan Apaydın | Sosyal Medya | Online Pazarlama | Dijital İtibar | Teknoloji - 20/12/2011

    […] da internet amirleri M. Serdar Kuzuloğlu’nun yazısından feyz alarak (onun listesinden de epey film seçmişimdir) bu sürede izlediğim filmlerden kısa […]

  4. İyileşirken okuduklarım | M. Serdar Kuzuloğlu - 11/08/2012

    […] Onlardan çıkardığım notları paylaşırım belki).İsterseniz bu sürede dinlediklerime ve izlediklerime de bakabilirsiniz.İmha Planı / Oray Eğin (Destek Yayınları, 368 sayfa)Tarzı birçok kişiye […]

  5. Ev için basit bir medya sunucusu kurmak - M. Serdar Kuzuloğlu - 15/07/2014

    […] geçirdiğim zorunlu istirahat boyunca yıllardır içimi kemiren bu gidişatı değiştirmeyi başardım. Hala günde en az 1 belgesel, 1 film izliyorum. Bu sırada kurduğum (daha doğrusu elden […]

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim