Tag Archives | film

Haftanın Özeti: 11

Ne demiş eskiler; “İstanbul’a kar düşmeden, memlekete kış gelmez“. Meşhur rutubetle birleşince kılıca benzeyen rüzgarıyla soğuk mu soğuk bir İstanbul haftasında, 5 – 11 Ocak 2015 tarihleri arasında sizinle paylaşmaya değer bulduğum gelişmeler şöyle sıralanıyor:

 Genel Yaşam

  • Bu haftaya damgasını vuran olay şüphesiz Fransa’nın başkenti Paris’teki Charlie Hebdo’ya yönelik terör saldırısıydı.  Guardian gazetesi bu olayı çok güzel bir arayüzle derledi. Bakmanızı tavsiye ederim. Bu olayda benim için en şaşırtıcı detay teröristlerin saldırıyı yaparken yanlış adrese gidip iki inşaatçıyla karşılaşması, onlardan doğru adresi alması (ve onları da öldürmesi) oldu. Bu çok garip değil mi? Böyle bir eylem keşif çalışması yapmadan nasıl gerçekleştirilmiş olabilir? Terör tarihinde bir ilk olarak değerlendirilebilir. Öte yandan olay o kadar korku yarattı ki haber siteleri konuyla ilgili görsellerinde dergiyi sansürlediler. Bu terör eyleminin hedefine fazlasıyla ulaştığı anlamına gelir.
  • Olayın ardından #JeSuisCharlie etiketiyle gerçekleşen Twitter paylaşımları aşağıdaki gibi gerçekleşti.

  • Bu mesaj daha beklenmedik yerlerde de karışmıza çıktı.
  • Çizerler ise çizginin intikamını yine çizgiyle aldılar.
  • Facebook’un Kurucusu Mark Zuckerberg ise bu olayın ardından “Birileri farklı sesleri susturmak istiyor, Facebook’ta böyle bir şeyin olmasına asla müsade etmeyeceğim” şeklinde görüşünü dile getirdi. Zuckerberg için Facebook’a para vermeden takipçilerinize ulaşmaya çalışmayın da gerisi kolay. Birileri de bir gün o tavrı ‘ses kısma’ olarak algılar mı dersiniz?
  • Fransa’nın gölgesinde kaldı ama Nijerya’da da İslamcı Terör Örgütü Boko Haram aynı gün 2 bin kişi öldürdü. 2 değil, 2 yüz değil; 2 BİN!
  • Back to the Future, We are the World, Pictionary, NES, Microsoft Windows… Ne mi bunlar? Bu yıl 30 yaşına basan 30 şeyden birkaçı.
  • Selfie çubuklarıyla o güzel cemalimizi çektik, paylaştık. Peki o güzelim kalçalarımızı nasıl çekeceğiz? Elbette ‘belfie’ çubuğuyla!

Continue Reading →

Bu yazıya 30 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 6

Aralık ayının ilk özetiyle karşınızdayım. 1-6 Aralık 2014 arasında denk geldiğim şeyler arasında ‘dur şunu dostlara aktarayım’ dediğim ayrıntılar şöyle sıralanıyor:

  • Olimpiyat, Dünya Kupası gibi şeyler az gelişmiş, itilip-kakılmış ülkelerin en büyük heveslerinden. O süre boyunca gündeme gelmek bile onlar için büyük önem taşıyor. Bu etkinin ömür boyu süreceğini sanıyorlar. Biz de fazlasıyla aşinayız bu hallere. Katar da Olimpiyatlar konusunda hevesli. Stadının temelini 1976’da atmış düşünün. Şimdi bu kapsamda stadyumunu tamamlıyor. 2022’deki Dünya Kupası hevesiyle. Her şey bir yana içerdikleri ve teknolojisi saygıyı hak ediyor (bir ara size Atina Olimpiyatları anılarımı yazayım da işin pek bilmediğiniz yüzünden haberdar olun).

  • Global Web Index araştırması e-kitap satın alan ülkelerde öyle bir sıralama ortaya çıkarmış ki hayret etmemek mümkün değil (görsele tıklayıp büyütebilirsiniz). PwC ise Türkiye’de e-kitabın 2017’de 8 milyar dolarlık pazar yaratacağını iddia ediyor. Umarım öyle olur. Okuma alışkanlığı edinen kitleler devasa bir ekosisteme can veriyor.

Dünya e-kitap pazarı

  • Global Web Index’in bir başka araştırmasına göre gençlerin %50’si Facebook’tan sıkılmış. Temel endişeleri sitenin güvenli ve yeterince mahrem olmadığı. Facebook’un enteresan bir dönemine şahitlik ediyoruz. Facebook’u var eden üyeleri olabilir ama ayakta tutan markalar. Kar baskısı yüzünden Facebook markaları her şey için para vermeye zorlarken ilgiyi diri tutmak için sürekli kendi içinde parçalanıyor ve yeni alımlarla yeni ilgi alanları yaratma deneyleri yapıyor. Ben ise 20 yıldır interneti gözlemleyen bir gazeteci olarak gaz kaçırmaya başlayan bir balonu gayet iyi seçebiliyorum.
  • Star Wars ilk çekildiği 70’li yıllarda ilginçti, şimdi bana anca komik geliyor (aynı şekilde Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ve zombi / vampir filmleri de. Mutlu etmeyen gerçekliğin kaçış yolları diyelim). Sevelim ya da sevmeyelim bir gerçek var ki Star Wars gösterime girdiği günden bu yana epey değişimi tetikledi. Yeni bölümü gösterime girmeye hazırlanırken neleri değiştirmiş bakalım.
  • Yeni Star Wars‘a karşı öyle bir beklenti oluşmuş durumda ki Allah kelamı çıksa bile kimseyi kesmeyecek. Bir fanatik olaya daha fragmandan başlamış.

Continue Reading →

Bu yazıya 14 yorum yapıldı.

Bedava film ve müzik mümkün (mü?)

Bugün herkesin koşarak uzaklaşmaya çalıştığı Flash video formatı codec bulmayla uğraşmadan, ek bir yazılım yüklemeye gerek kalmadan web sitesinde video izleyebilmeyi sağladı. Eğer Flash video olmasaydı Youtube diye bir şey de hayatımızda olmayacaktı.

Benzer bir ilişki MP3 ses formatıyla Napster arasında da yaşandı. O zamana kadar WAV formatında her biri 250-300 MB yer kaplayan dijital şarkı dosyaları bir anda 2-3MB seviyesine gerilemiş, hatta paylaşılabilir hale gelmişti. Tam o sırada (1999 yılında) o dönem daha 19 yaşında olan Shawn Fanning adlı bir Amerikalı üniversiteyi bırakıp Napster adlı bir uygulamayı hayata geçirdi. Son derece basit bir temele dayanan yazılımı internet tarihini değiştiren en büyük adım olarak tarihe geçti.

Napster

Ücretsiz dağıtılan Napster, bilgisayarınızdaki bir klasörü paylaşıma açıyor, içindeki MP3 dosyalarınızın listesini merkezi sunucusuna aktarıyor ve o dosyaları (şarkıları) çekmek isteyenleri size yönlendiriyordu. Birkaç hafta içinde internet en popüler uygulaması haline gelen Napster aynı hızla müzik şirketlerinin avukatlarının da mıknatıs gibi kendine çekti. En yoğun protesto Metallica (daha doğrusu davulcusu Lars Ulrich) ve Madonna’dan geldi.

Açılan dizi dizi davalar sonucu Napster 2001 yılında kapandı. Ve şarkı paylaşım bir anda durdu. Çünkü sistem merkezi bir sunucuya bağlı çalışıyordu.

Napster bir mahkeme kararıyla tarihe gömüldü ama bu kısa maceradan alınan ilhamla bugün internet trafiğinin hala büyük bir bölümünü oluşturan Bittorrent protokolü ortaya çıktı. Yaratıcısı Bram Cohen herhangi bir merkeze sahip olmadan dosyaları bireyler arasında paylaştırmayı mümkün kulan uygulamasını 2001’de tanıttığında ilk başta pek ilgi görmedi.

Bugün geldiği noktaysa ortada.

Continue Reading →

Bu yazıya 54 yorum yapıldı.

OS1 mi daha tatlı yoksa seks mi?

Başlığa vurulup okumaya başladıysanız dahi hayal kırıklığı yaşamayacaksınız. Sabırla satırlarda gezinmeye başlayalım (bu işler daha çok sabır işi malum).

1992 yılının büyük bir bölümünü yine büyük bir tesadüf eseri Japonya’da geçirdim. Dolayısıyla Japon kültürüne ve o insanlara ait her şeye ayrı bir ilgim var. Youtube’da ‘No Sex Please, We’re Japanese’ başlıklı bir BBC belgeseli görünce anında izlemeye başladım. (Belgeselin başlığını ‘Lütfen seks demeyin, biz Japonuz’ diye çevirsek kimse darılmaz sanırım).

Bir şey izlerken mutlaka not alma gibi sıkıntılı bir takıntım var. Bu belgeselde de duramadım. Sonra bu hafta denk geldiğim birkaç başka ayrıntıyla harmanlayıp buraya yazmaya karar verdim. Konumuz: insanların diğer insan ve makinelerle ilişkileri.

Siri, Siri söyle bana; var mı benden güzeli?

Romantik filmlerden nefret etsem de konusu yüzünden uzun zamandır merakla beklediğim Her filmini torrent sitelerine düştüğü an büyük bir iştahla (defalarca) izledim (bu hafta vizyona da girmiş meğer). Konuyla ilgili notlarıma epey ek çıkarttı.

Film, eli kalem tutmayanlar için afilli cümlelerle dolu kişiye özel mektuplar satın alınan web sitesinde çalışan bir yazarın hayatını işliyor. Mutlu giden ilişkisi bitince düştüğü boşlukta depresyona doğru ilerlerken OS1 adlı yapay zeka kullanan işletim sistemiyle tanışıyor. (IBM’in o efsane işletim sistemini hatırlamamı sağladığı için de ayrıca teşekkürler).

Theodore'un Samantha ile tanışma anı.

Theodore’un Samantha ile tanışma anı.

Kahramanımız (filmdeki ismiyle Theodore) eve döndüğünde bilgisayar ve telefonuna OS1’i yükler. Bir anda karşısına gerçek insan gibi konuşan, espriler yapan, düşünen, karakteri oluşan bir ‘varlık’ ortaya çıkar (kendisine Samantha ismini seçmiştir). Uyum sağlaması zor olmaz zira zaten bütün hayatını bilgisayar ve cep telefonu ekranından yürütmektedir. Arkadaşlarıyla oradan yazışıp konuşmakta, her konuda bilgiyi oradan almaktadır.

Continue Reading →

Bu yazıya 23 yorum yapıldı.

Gökyüzüne çıkmadan alemleri seyretmek

Baraka adlı görsel şöleni bir festival kapsamında sinema perdesinde izlemiştim. Sonra internetten zar-zor bulup çektiğim kopyası asla o tadı vermemişti. Ama Yönetmen Ron Fricke’nin kullandığı çekim teknikleri, odaklandığı kesitler ve mesajını aktarış tarzı bir tek kelime bile edilmeyen uzun metraj filmle ne kadar çok şey anlatılabileceğiinn ispatıydı.

barakafilmi

Sinemanın sanat olup olmadığına yönelik bir şüpheniz varsa Baraka’nın fragmanı bile zihninizi berraklaştırmak için yeterli.

Yapıma ismini veren Baraka, ismini Türkçeye ‘bereket’ olarak geçen Arapça kelimeden alıyor. 6 kıtaya dağılan 24 ülkeden yorumsuz kesitler aktaran bu yapımın çekimi 14 ay sürmüş.

Çekim için kullanılan Todd-AO filmi, geleneksel 35mm filmlerin tam 2 katı yüzeye sahip. 70 milimetrenin kazandırdığıysa ise iki kat daha fazla görsellik, zenginlik (Baraka’dan sonra hiçbir filmde kullanılmayan bu format toplamda da çok az filmde tercih edilmiş). Hatta Yönetmen Fricke, filmde sıkça kullanılan zaman atlamalı (time-lapse) çekimler için bizzat özel bir kamera icat etmiş. Her anlamda özel bir yapımdan bahsediyoruz anlayacağınız.

Baraka’dan Samsara’ya

Defalarca izlediğim bu filmin üstümdeki bitmeyen etkisi yüzünden çok geç haberdar olduğum Samsara da duyduğumda büyük heyecan yarattı. Baraka’nın yönetmeni Ron Fricke senelerce bekleyip yepyeni bir yapımla geri dönmüştü. Fragmanı her zamanki gibi davetkar ve sinematografi adına bir kilometre taşıydı.

Continue Reading →

Bu yazıya 7 yorum yapıldı.

İyileşirken izlediklerim

Bir ayını dolduran motor kazamın ardından girdiğim ev hapsindeki kısıtlı hayatta okumaya, izlemeye, dinlemeye ve öğrenmeye fırsat bulduğum şeyleri paylaşmaya devam ediyorum.

Dinlediklerimi ve okuduklarımı paylaşmıştım, şimdi sıra izlediklerimde…

Zeitgeist: Moving Forward

2007 yılında hayatımıza giren Zeitgeist belgeselleri kulağınıza çalınmış olmalı. ABD’li yönetmen Peter Joseph imzalı dizi İsa peygamber ve hristiyanlığa alternatif bakış açısıyla başlayan ‘The Greatest Story Ever Told’, 11 Eylül saldırılarına benzer açıyla bakan ‘All the World’s a Stage’ ve dünyayı her hareketiyle etkileyen ABD ekonomisinin yanlış temeller ve inançlar üstüne kurulu olduğunu savunan ‘Don’t Mind the Men Behind the Curtain’ ile alışılmadık bir yaklaşım ortaya koymuştu.

Ardından Addendum geldi. Mevcut anlamda paraya dayalı sistemin çökmeye mahkum olduğunu savunurken direnişte yapılabilecekleri ve alternatif yaşam teorilerini paylaşıyordu.

Serinin son bölümü uzun zaman önce çektiğim, ancak izleyebildiğim ‘Moving Forward’.

Yeri gelmişken; Zeitgeist belgeselleri kar amacı gütmeyen belgeseller. Aslında Moving Forward’ın başlarında da bahsi geçen ABD’li Fütürist Jaque Fresco‘nun sürdürülebilir, çevreci, kaynak tabanlı ekonomik sistemini temsil eden Venüs Projesi‘ni kitlelere tanıtma amacı taşıyor (Fresco her ne kadar aksini iddia etse de ben Venüs Projesi’nin Marksist sosyalizmden hayli beslendiğini düşünüyorum). Dolayısıyla bu serileri internetteki sitesinden sipariş edebileceğiniz gibi (Türkçe altyazı da var), internette birçok kaynaktan yasal ve ücretsiz olarak indirip izleyebilirsiniz de.

60 ülkede, 30 dilde gösterime giren 161 dakikalık Zeitgeist: Moving Forward, şimdiye kadarki iki bölümde etrafında dolanılan Venüs Projesi’ne detaylı bir giriş yapıyor. İnsan doğasının temellerinden başlayıp neden bugünkü açmaza geldiğimize ve Venüs Projesiyle nasıl kurtulacağımıza bakıyor.

Paylaşım tabanlı ekonomi ve sürdürülebilir şehirler fikri kulağa gerçekten hoş geliyor ama küresel bir erkin kaynakları ihtiyaç doğrultusunda coğrafyalar arası dağıtımı ve yeni mimari yaklaşımlar fikri (kusura bakmayın ama) benim için fazlasıyla ütopik. Küçük ölçeklerde belki denenebilir ama küresel tabana oturmadan başarma şansı yok. Küresel kabul ise imkansız.

Bence Zeitgeist serisi Venüs Projesi dışında içerdiği somut bilgilerle bile yeterince kıymetli. Onlar için bile izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Hatta buyrun Youtube’daki resmi kanalından online olarak izleyin merak ettiyseniz:

Continue Reading →

Bu yazıya 15 yorum yapıldı.

Gerçekten istenen erkekler…

SZABO: Evli misiniz?

(ALICE nikah yüzüğünü gösterir)

SZABO: Peki bu gece burada kocanızla mısınız?
ALICE: Evet, aynen.
SZABO: Ne üzücü.

(Alice ‘hayat bu’ bakışını atar)

SZABO: Ama elbette tahmin etmeliydim. Eğer bu gece kocanızla burada olmasaydınız bu kadar temkinli olmazdınız.

(Alice güler)

SZABO: Sizin kadar güzel bir kadının neden evlenmek istediğini sorabilir miyim?
ALICE: Sorabilirsiniz.
SZABO: Eskiden kadınlar neden evlenirdi biliyorsunuz, değil mi?
ALICE: Neden söylemiyorsunuz?
SZABO: Başka erkeklerle istediklerini yapabilmeleri için tek yol bekaretlerini kaybetmekti. Gerçekten istedikleri erkeklerle…
ALICE: Büyüleyici…

(Eyes Wide Shut filminden)

Bu yazıya 2 yorum yapıldı.

Süpermarketteki kasiyer

Notlar aldığım ender filmlerden biri, 2003 yapımı Anger Management. İçinden bir pasajı tekrar hatırlatmak istedim.

Filmdeki öfke yönetimi uzmanı Dr. Buddy Rydell (Jack Nicholson) tesadüfen hastası olan ve hiç de öfkeli biri gibi görünmeyen Dave Buznik’e (Adam Sandler) şöyle der:

Dave, dünyada iki tip öfkeli insan vardır; dışa vuran ve içine atan. Dışa vuran en sık karşılaşılan tiptir. İndirim kuponunu kabul etmediği için marketteki kasiyere bağırıp çağırır. İçine atana çok az rastlanır. O bütün gün boyunca sessizce oturan kasiyerdir. Bir gün dayanamaz ve silahı alıp marketteki herkesi vurur. İşte sen o kasiyersin!

(Dave, there are two kinds of angry people in this world: explosive and implosive. Explosive, which is the most common, is the type of individual you see screaming at a grocery store cashier for not taking his coupon. Implosive, the least common, is the cashier at the store who remains quiet at his job day after day until he then finally loses it and just shoots everyone in the store. You’re the cashier. / Türkçesini anlamlı hale getirmek için biraz değiştirdim)

Dürüst olmak gerekirse, ben o kasiyerim işte.

Bu yazıya 5 yorum yapıldı.

Kadınlar ne ister?

Hastaneleri, doktorları, tedavi süreçlerini sevmem. Sadece ilaçla kontrol edilebilecek iki kronik hastalığım olmasına rağmen ilaç kullanmam. Sebebi çocukluk hatıraları olsa gerek.

Bugünkü halime bakınca inanması zor gelebililr ama çocukluğumun bir bölümü zayıflığın en ileri sınırında geçti. O yıllardan aklımda en net kalan şey hastalıklardı. Dirençsiz vücudum sürekli hasta olurdu. Aklınıza gelen her türlüsüyle boğuştum. Bütün aşıları oldum, ilaçları yuttum, iğneleri tattım. O kadar zayıftım ki kemiğim kırılıyor ve aylarca iyileşmiyordu. Onu düzeltmenin hediyesi beni hayatımın kalan kısmında hep boynu bükük bırakacak kilolarım oldu.

Hastalıklardan nefret etmek için bir ‘kalıcı’ sebep daha…

Geçen hafta Pazartesi günü Sosyal Medya‘nın 17. bölümünün çekiminden sonra gribin geleneksel sinyalleri peşpeşe gelmeye başladı. Randevularımı iptal edip evde dinlenmeye çekildim. Hiçbir işe yaramadı. Ciddi bir sinüzit ve tansiyon atağıyla öyle bir hale geldim ki gözümü acil serviste açtım.

Bu dinlenme boyunca uzun zamandır elimin gitmediği 2 kitabı bitirdim (Steven Johnson / Where Good Ideas Come From ve Chris Guillebeau / The Art of Non-Conformity) ve 10’dan fazla film izledim.

Bunlardan biri de Jason Reitman’in Up in the Air‘di.

Filmde bir dönemki yaşamıma dair çok ayrıntı buldum. Ama bir sekans ayrıca dikkatimi çekti. Paylaşmak istedim (yani şu ana kadar okuduğunuz her şey bu kısacak alıntı içindi. Pişman değilsiniz umarım?).

Hayatı uçaklarda ve otellerde geçen (ve bundan fazlasıyla memnun olan) Ryan Bingham, bir otel barında kendisi gibi sürekli iş seyahatleri yapan Alex Goran ile tanışır. Tek gecelik niyetiyle başlayan ilişkileri zamanla kesiştikleri her şehirde buluştukları bir hal alır.

Ryan Bingham ve Alex Goran (George Clooney ve Vera Farmiga)

Bingham evliliğe, uzun süreli ilişkilere ve ev yaşamına inanmamaktadır. Goran’ın durumu net olmamakla birlikte kafasında bazı hayalleri vardır.

Bingham’ın yanına işi öğrenmesi için verilen genç Natalie Keener (Anna Kendrick) ise uğruna birçok fedakarlıkta bulunduğu erkek arkadaşının kendisini bir SMS ile terketmesiyle bunalıma girmiştir. Bu olayın bunalımında Keener, Bingham ve Goran’a nasıl bir eş hayal ettiklerini sorar.

Ryan geçiştirir. 34 yaşındaki Alex’in genç Natalie’ye cevabı ise kendine has detaylar içerir (*).

Dürüst olmak gerekirse 34 yaşına geldiğinde fiziksel beklentiler uçup gider. Gizlice senden daha uzun olması için dua edersin. Götün teki olmazsa iyi olur. Arkadaşlığından keyif alacak biri olsun, iyi bir aileden gelsin istersin. Oysa gençken bunları düşünmezsin bile.

Çocuk isteyen biri. Çocukları seven biri, isteyen biri. Çocuklarıyla oynayacak kadar sağlıklı biri olsa…

Lütfen benden daha çok para kazansın! Şimdi değilse bile ama inan bana bir gün bunu sen de anlayacaksın. Aksi felaketin davetçisidir.

Kafasında biraz saçı olsun diye umarsın. Ama bugünlerde olmazsa olmaz bir şey de değil.

Güzel bir gülüş… Evet; güzel bir gülüş. Güzel bir gülüş her şeyi çözebilir

Benzer şeyleri sohbet ettiğim birçok kişiden dinlediğim için ilginç geldi. Orta yaş yeni hayatın keşfedildiği ve ne kadar az zaman kaldığının farkedildiği tamahkar ve kesinlikle ilginç bir dönem.

(*) Bu bölümü kendim çevirdim. Tam karşılığı olmayabilir ama derdini anlatıyor.

Bu yazıya 3 yorum yapıldı.

Son bir öpücük

‘Romantik’ sıfatı kendimi tanımlarken aklıma gelen listede asla yer almıyor. Tamamen mantık üstüne kurulu olmasam bile öyle her daim yerden iki parmak havada gezen; her yağmuru, her güneşi yeni bir şiirle, aşkla taçlandıranlardan da olmadım hiçbir zaman.

Bir de kötü huyum var, dişçi koltuğunda kanal tedavisi yaptırmayı romantik film seyretmeye yeğlerim (beter bir profil çizdiğimin farkındayım ama öyle).

Özpetek ailesini bir vesileyle tanıyoruz. Siz daha çok Ferzan isimli üyesinden biliyor olmalısınız. Aynı zamanda bir yapım şirketleri de var. Sağolsunlar her getirdikleri filmin galasına da davet ediyorlar.

2001 yılında yine bu şekilde L’Ultimo Bacio (Son Öpücük) filminin galasındaydım. (Türünden dolayı) arkadaş hatırı olmasa asla görmeyeceğim filmlerden biri anlayacağınız. Oysa meğer arkadaşlar insanların önyargılarını, tabularını kırmak, onları sıradan çizgilerinden çıkarmak içinmiş.

Çok uzun anlatabileceğim ruh halini çok kısa bir şekilde özetlemeye çalışayım: Hayatımda beni bu kadar etkilemiş en fazla 3-4 film sayabilirim (bir tanesini bu blogun sağına soluna bakanlar kolayca farkeder sanırım).

Gabriele Muccino’nun hem yazıp hem yönettiği bu filmin internette ne yazık ki kötü kaliteli bir fragmanından ötesini bulamadım. Ama filmden kesitler içeren şarkısının klibi güzel:

Senaryoyu özetlemeyi hiç istemesem de bu kadar övdüğüm bir şeyin en azından temel yapısını paylaşmak isterim.

Carlo, Paolo, Adriano ve Alberto İtalya’da yaşayan çok yakın 4 arkadaştır. Bir reklam ajansında çalışan Carlo’nun birlikte yaşadığı Giulia hamile kalmıştır. Giulia güzelliğinin yanısıra güçlü bir karakterdir. Bundan mıdır tam açığa çıkmaz ama Carlo, doğacak çocuktan dolayı evlenme ısrarındaki Giulia yüzünden tedirgindir. Hem evlenmek için çok genç olduğunu düşünmekte hem de evli ve çocuklu arkadaşı Adriano’nunki gibi yarı kabus bir hayata sahip olmaktan korkmaktadır.

Evlilik ve babalık kavramını ürkütücü bir örneğe çeviren Adriano aslında sıradan, mazbut bir adamdır. Doğumdan sonra karısı Livia kendini tamamen çocuklara adamıştır. Bunun doğal sonucu olarak kocasını tamamen unutmuş; hatta onu sürekli evini ve çocuklarını boşladığı için suçlamaya, üstünde baskı kurmaya, bunaltmaya başlamıştır.

Filmin en ‘sıradan’ adamı Paolo ise kendini sürekli hor gören ölüm eşiğindeki babası ve umutsuz, karşılıksız çocukluk aşkına duyduğu sevgiden mustarip bir bekardır.

Muhteşem dörtlünün son üyesi Alberto ise hayatını ot içmeye ve kadın teni tatmaya adamıştır. Evi tam bir hedonist tekkesidir. Bu haliyle hem diğer üçlünün imrendiği, hem de hayata dair umutlarını diri tutan bireydir.

Francesca rolünü filmde Martina Stella oynuyor.

Filmin merkezi baba ve koca olmaya şaşkın ve çaresiz bir ruh haliyle ilerleyen reklamcı Carlo’nun karşısına tesadüfen çıkan Francesca olur.

Genç, güzel, hayat ve aşk dolu Francesca, Carlo’ya delicesine aşık olur. Carlo da kalben aynı ama konum olarak apayrı bir durumda olduğundan çocuğunu doğuracak Giulia ve kalbini yerinden hoplatan Francesca arasında bocalamaya başlar. Yine de kendini Francesca ile görüşmekten alıkoyamaz (aksini düşünen var mıydı?).

Fakat içinde bulundukları şartlar yüzünden bırakın aşk yaşamayı, görüşecek yer bulmaları bile dert haline gelir.

Daha da beteri Giulia olayların farkına varır…

Bu karışık durumun üstüne kurulu filmde bir diğer bir meseleyse bu dört arkadaşın hayalidir.

Senelerdir aralarında Paolo’nun (yanlış hatırlamıyorsam) dayısının karavanıyla İtalya’dan yola çıkıp Türkiye’ye gelmek, sahilde gezip eğlenmek, maceralara dalmak gibi bir plan vardır. Her fırsatta bunun üstüne konuşup dururlar. Bu sembolik hedef aslında hepsi için mevcut dertlerinden kopup gitmeyi, yeni bir başlangıç yapmayı temsil eder.

Filmin devamını anlatıp berbat etmek istemem ama başta da dediğim gibi beni bu kadar etkileyen çok az film vardır. Her şeyi birkaç dakikada bağlayan, en taş kalpliyi bile ağlatan, aynı zamanda güldüren efsane finali de en az filmin genel örgüsü kadar iyidir.

L’Ultimo Bacio…

Eğer seyretmediyseniz alın ya da çekin izleyin derim. Ben DVD’sini kaç kişiye hediye ettiğimi unuttum. (Eğer bulabiliyorsanız film müzikleri de sizi bambaşka diyarlara götürecek kadar iyidir)

Bu yazıya 4 yorum yapıldı.