Kategoriler
Genel

CoronaVirus sınavındaki ‘Büyük İnsanlık’

Nimetlerini küreselleştiren dünya, külfetlerini yerelleştirme peşinde. Bu uğurdaki umutsuz çabadan ibretlik kesitler.

Fatih Sultan Mehmed’in oğlu II. Bayezid, hafızama tekliflerini reddettiği iki ünlü İtalyan ile kazılı. İlki Amerika kıtasının kaşifi Cristoforo Colombo (bizde bilinen ismiyle Kristof Kolomb). Diğeriyse çağının en büyük dehası Leonardo da Vinci.

II. Bayezid bir vakit oğluyla taht kavgasına girer. Ancak yeniçeriler kendisine karşı oğlu I. Selim’in (Yavuz Sultan Selim) yanında yer alınca devrilir ve ardından yine oğlunun emriyle zehirlenerek öldürülür.

I. Selim’in hükümdarlığı süresince girdiği pek çok seferden biri de -tarihi mecburiyetlerden ötürü- Mısır’a yönelikti. Bu uğurda 28 Nisan 1516 tarihinde öncü birlikleri yola çıkardı. Kendisi de İstanbul’dan ordusuyla 5 Haziran 1516‘da yola çıkarak 24 Ağustos 1516 tarihinde (bugün Suriye toprakları içinde yer alan) Dabık‘ta, Memluk Ordusu ile karşı karşıya geldi. (Mercidabık Muharebesi olarak bilinen bu olaydaki Merc-i Dabık, Dabık Meydanı anlamına gelir.)

Yani tarihin gördüğü en ölümcül salgınlarından Kara Veba‘nın Avrupa’yı kırıp geçirdiği dönemden iki asır sonra dahi dönemin en üstün ordusunun İstanbul’dan kabaca 1.200 kilometre uzaklıktaki Dabık’a ulaşması 80 gün sürüyordu. Bugün aracınızla 12 saatte, uçakla 2 saatten kısa sürede ulaşabileceğiniz bir mesafeden söz ediyoruz.

Bugün birbiriyle komşu olmayan hiçbir ülke kalmamıştır. Artık hiçbir şey bir ülkenin iç meselesi değildir.

Otomobil ve uçağın icat edildiği 1900’lü yıllarda dahi Londra’dan İstanbul’a ulaşmak 5 gün sürüyordu. 2000’li yıllara geldiğimizde dünyanın en uzak iki noktası arasındaki mesafe 13 saatten ibaret.

Hepi topu birkaç ay içinde kıtaları, okyanusları aşarak dünyanın neredeyse her köşesini tutan CoronaVirus’ü anlamaya çalışırken bunları akılda tutmakta fayda var.

Her vesilede kulağımıza çalınan küreselleşmeyi anlamak için Latin Amerika’da fenomene dönüşen Türk dizilerini, Türkiye’nin duvarlarını süsleyen Güney Koreli pop şarkıcılarının posterlerini, ABD’de yayına girdiği anda tüm dünyanın gündemine oturan filmleri, bir İngiliz Instagram fenomeninin tanıttığı anda yok satan kıyafeti düşünmek gerek. Bugünün dünyası tam da ünlü İletişim Bilimci Marshall McLuhan’ın 1960’larda dile getirdiği şekilde bir ‘Küresel Köy’.

2017 yılında Almanya’da düzenlenen G20 Zirvesi’ne karşı Hamburg’da düzenlenen protesto gösterilerinden bir kare.

Fransa’nın gevreğini atıştırdığımız kahvaltının ardından, İspanya’nın kıyafetini üstümüze geçirip, İsveç’in koltuğunda oturup, ABD’nin telefonlarını elimize alıp, Çin’in Aliexpress’inden üç otuza yedek şarj kablosu sipariş ederken bütün bu iç içeliğin derdinden tasasından muaf kalmayı beklemek çok iyimser bir beklenti. Fakat görünen o ki, yaşanan tam da oymuş.

Aslen ihtiyacımız olmayan türlü çeşit şeye, sürekli daha bol ve daha düşük bedelle sahip olmak için birbirimizi adeta parçalarcasına saldırdığımız bu çağın süslü raf ve ambalajlarının bizden sakladığı pek çok şey var. Ama bunlar umrumuzda değil. Ta ki umrumuzda olması mecburiyete dönüşünceye dek.

Sadece uçakların dünyanın bir noktasından diğerine günde 102 binden fazla sefer düzenlediği, her yıl 1,5 milyar kişinin sadece turizm sebebiyle yer değiştirdiği, üretilen hemen HER ŞEYİN birden fazla ülkeden toplanan hammadde, cihaz ve personel tarafından üretildiği bugünün dünyasında birbiriyle komşu olmayan hiçbir ülke kalmamıştır. Artık hiçbir şey bir ülkenin iç meselesi değildir.

Ne var ki Güneş gibi parlayan bu gerçeğe rağmen dünya bütün bu gerçeklere sırtını dönmüş gibi. İnsanoğlunun doymak bilmez iştahıyla palazlanan kapitalizmin bütün eleştirilere kulak tıkayarak kurduğu bu düzen, bugün savunulacak tarafı kalmamış bir akraba gibi hanemizde ikamet etmeye devam ediyor.

Yıllarca her türden itiraza göğüs geren sosyalizm, mahçup ve ürkek kabullenişlerle (ve kimi zaman farklı isim ve bahisler altında) kaçınılmaz olarak gündeme geliyor.

2020’ye damgasını vuran küresel salgın COVID-19, insanlığın elbirliğiyle yarattığı canavarla yüzleşme adına sert bir vesile oldu. Çoğu kişinin yabancı bir şarkı gibi dinlediği küresel ısınma yüzünden eriyen kutuplar bize uzaktı. Ama aynı sebeple çığırdan çıkan milyarlarca çekirgenin Ortadoğu ve Afrika’dan yola çıkarak önüne kattığı her ülkenin geleceğini yok etmesi değildi. Hedonist bir coşkuyla bozduklarımızın hep ötelerde bir yerlerde dert yarattığını sandık. Bir zamanlar öyleydi. Ama artık değil.

Uluslararası hukuka göre dilediği her ülkeye gitme (iltica başvurusu yapma) hakkı olan mültecilerin Avrupa’nın Türkiye’ye verdiği haraç karşılığında yıllarca ülkemizin sınırlarına hapsedilmesine ses etmedik. Ama bambaşka bir sebeple Türk sınır kapıları açılınca komşularımızın sınırlarını kapatması nedense epey ses getirdi. Oysa Türkiye’ye kısılıp kalmaları da o kadar büyük bir haksızlık ve dramdı.

Senelerdir zombi, kıyamet, virüs temalı yüzlerce film ve dizilerle beslenen zihinler, yaşadığı ilk salgında hayatta kalabilmesinin tek şartı haline gelen süpermarket ve alışveriş merkezlerini yağmalıyor. Tuvalet kağıdı için!

Toplum kavramının yok olduğu, herkesin kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldığı birey çağı, insanlığı hastalıklarla sınıyor. Şükredelim ki CoronaVirus insandan insana bulaşıyor. Yoksa mazallah köpeklerden bulaşsaydı, (kuş gribi döneminde milyonlarca tavuğu zehirleyerek öldüren görevliler gibi) sokaklarda köpek öldürmek için devriye gezen mahalle sakinleri görecektik.

Bir Rus ruleti oynar gibiyiz. Umudumuz buna sebep olan çarpık düzeni onarmak değil; hayatta kalmak. Her seferinde ölüme biraz daha yaklaştığımızı görmezden gelerek. Bütün bunların içinde şahsen hiçbir sorumluluğumuz olmadığını düşünerek.

CoronaVirus’ün sebep olduğu COVID-19 hastalığı insanlığın sınavına dönüşmüş durumda. Yaşadığı doğadan kopmuş, hayatta kalma şansını kredi kartının limiti ve süpermarket raflarının stoğuna endekslemiş, bağını asla sormadan her türden üzümü yemiş, hiçbir gereği olmayan envai çeşit şeyi üretme, ihtiyaç gibi gösterme ve tükettirme üstüne kurulu dev bir sistemi halının altına süpürdüğü pislikler üstünde inşa etmiş; özetle boyundan büyük işlere kalkışmış ve bugün fena halde çarşafa dolanmış insanlığın imtihanı bu.

Üstelik hiçbirimizin eli temiz değil.

COVID-19 tarihin ilk salgını değil. Hatırlatmış olayım, son da olmayacak. Böyle daha nicelerini göreceğiz. Daha da büyük ölçekte üstelik. Bizi bu duruma düşüren etkenlerle yüzleşmediğimiz sürece daha da öldürücü şekillerde gelecek.

Bir Rus ruleti oynar gibiyiz. Dertlerimizin sebebi olan çarpık düzeni onarmanın değil; hayatta kalmanın peşindeyiz. Her seferinde ölüme biraz daha yaklaştığımızı görmezden gelerek. Bütün bunların içinde şahsen hiçbir sorumluluğumuz olmadığını düşünerek. Birkaç hafta toplu yerlerde bulunmayalım ve ellerimizi sıkça yıkayalım yeter ki. Hele bu bir geçsin…

Bunlar geçince gündeme gelecek birkaç meselenin ipucunu vereyim mesela: Küresel ısınma yüzünden iklimler değişiyor. İyi de bize ne?

Örneğin üç vakte kadar İtalyan, İspanyol, Fransız ve Kaliforniya şarabının kıymeti kalmayacak. Çünkü şaraba uygun üzüm sadece daha Kuzey’deki ülkelerde yetişebilecek. Meşhur Alman, Rus, Kanada, İngiliz şaraplarımız olacak anlayacağınız.

Aynı sebeple Ezine’nin peyniriyle Gemlik’in zeytini de kalmayacak. Sofranıza bir yerlerden peynir illa ki gelecek. Peki İspanya’da bağını çapalayan çiftçinin, Çanakkale’de süt sağan hayvancının hali ne olacak dersiniz?

Bize ne, değil mi? Bir hal yolu bulurlar elbet.

Tüketgene indirgediği bir insan formuna parazit olmuş trilyonlarca dolarlık küresel ekonomi. Öyle bir balon ki, evlerimizden birkaç gün çıkamayacak olsak dahi çöküveriyor. Hem aslıyla hem hasmıyla. Üstelik ne çöküş. İncecik bir iple tepemizde sallanan büyük bir yalanın altında yaşıyormuşuz meğer.

Paranın dahi anlam taşımadığı bir zamanı tecrübe ettik topluca. Tuvalet kağıdının, dezenfektanın gerçek değere dönüştüğü günleri gördük. Virüslerin zengin / fakir, İtalyan / Japon, dindar / ateist ayrımı yapmadığını öğrendik. Selde, depremde, savaşta, kıtlıkta imkanı olanın kaçacak bir yeri hep vardı. Belki de ilk defa zengin de fakir ile gerçekten aynı gemide olduğunu hatırladı.

Varlık sahipleri, ellerindeki imkan ve varlığın, mevcut hayatlarını sonsuza kadar sürdürmelerinde garanti sunmadığını fark etti. Covid-19 herkese azdan az, çoktan çok gideceğini; servetin en fazla yokluktan birkaç vakit daha fazla ayrıcalık sunacağını gösterdi.

Servet bize sunduğu özgürlük kadar anlam taşır. Evinin (ya da satın aldığın adanın) içine hapsolduktan, evinde yaşayanlardan dahi korkar hale geldikten sonra fakir ile zengin arasındaki fark hiç olmadığı kadar soluklaşıyor.

Sırt çevrilen gerçekler

Hepsi de şu kedi-köpek yiyen Çinliler yüzünden, değil mi? Oysa biz ucuz işgücü maliyeti yüzünden dünyanın imalat atölyesine dönüşen Çin’in milyarlık nüfusun karnını 35 gün dinlendirilmiş dana pirzolayla doyurduğunu sanıyorduk. Onların imal ettiği telefonlarımızdan bağlandığımız sosyal medya hesaplarımızda onlara saydırırken bunlar aklınıza gelmiyordur eminim. Ama aynen işletim sistemine bulaşan virüsler gibi dünyanın kolektif aklına organik bir virüsle giriverdi işte.

“Virüs dediğin bir aşıya bakar; büyütme.” diyeceklere aşısı olmayan bir dertten bahsedeyim.

  • En temel insan haklarından içilebilir su, bir ayrıcalığa dönüşmüş durumunda. 2 milyardan fazla insanın suyla ilişkisi kalmamış halde.
  • Sadece 20 yıl sonra 18 yaş altında 600 milyon insanın yaşam alanı susuzlukla yüzleşecek.
  • Sadece 10 yıl sonra 700 milyon insan susuzluk sebebiyle yaşadığı yeri terk edip başka bir yer arayışına girecek.
  • Dünya genelinde 4 milyar insan, yılın en az 1 ayında su sıkıntısı çekiyor (değil mi?).

Aç kalabilirsiniz, ağır hasta olabilirsiniz, tepenize bombalar yağıyor, sokaklarda oluk oluk kan akıyor olabilir. Ama susuz kalamaz, yaşayamazsınız.

700 milyon insanın topraklarını terk edip hareket etmeye başlayacağı bir dünyaya hazır mıyız? Sınırlarda gaz bombalarıyla mı püskürteceğiz onları? Toplama kampları mı kuracağız? Tepelerine nükleer bomba atarak imha mı edeceğiz?

Üstünde silahlı drone’ların devriye gezdiği yüksek ve kalın sınır duvarlarımızın kuytusunda, bizi dışarıdaki o gözü dönmüşlerden korumayı vaat eden merhametsiz, baskıcı liderlerin böceklerine mi dönüşeceğiz yoksa?

Ya da gözümüze hiç görünmeyen, uzaklarda bir yerlerde hayvandan beter şartlarda yaşayan Morlock‘ların emeği karşılığı ürettiği nimetlerle hayatta kalan mutlu, mesut ve itaatkar Eloi‘ler mi olacağız?

İnsanlık bir kere daha hiç çalışmadığı sorularla bezeli bir sınavda. Yine kopya çekme, yine katakulli yapma peşinde. Biraz da kanaat notuna güveniyor belli ki. Ama çekirge dediğin bir sıçrıyor, iki sıçrıyor…

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.
Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

Büyük İnsanlık / Nazım Hikmet Ran, 1958

“CoronaVirus sınavındaki ‘Büyük İnsanlık’” için 48 yanıt

Şu dönemde yazılan en güzel yazı olabilir. İmzası bile apayrı Nazım şiiriyle…

Medeni, zengin, lüks ve disiplinli Avrupa nın gözden çıkardığı insanları hep beraber gördük. Italya, İngiltere sonra diğerleri. Milyar Euro luk ihracat yapanlar COVID-19 a teslim olmayı seçiyor.

İnşallah payımıza düşeni almışızdır amirim. Ben kendi adıma aldığımı düşünüyorum. Ama insanız sonuçda bugün yaşıyoruz yarın unutacağız. Güzel günler görmek umuduyla…

İnsan dediğimiz:
Hani önünde Musa Nil nehrini yarıp geçerek firavunu yenmiş de; Musa Allah ile görüşmek için dağa çıkıp indiğinde kendine put yapmış olan.

Sonuna kadar ilgi ile ve soluksuz okudum, kaleminize sağlık…Güzel günlere hep birlikte inşallah, umut hep var

Serdar Bey ,
müthiş bir yazı. Elinize sağlık . Umarım çok fazla insana ulaşır ve bir sorgulamaya neden olur .
Saygılarımla.

Ne diyeyim ki bundan sonra büyük insanlıktan uzak bir yaşam kurmayı planlıyor insan.

baştan bir kaç satır, ve aralarda bir kaç cümle, bildik muhabbetler, insan fıtratında olan hırslar, neticede yok oluşa adım adım yaklaşmış bir kütle. Elbette bu yok oluşu ellerimizle hazırlayacak, sonra senin yüzünden oldu diyecek, suçu üzerimizden atacağız. Ölümden korkan varlık içinde yaşayan insanların hezeyanları. Oysa kimse hatırlamıyor, 150 yıl evvelki atasının verdiği yaşam mücadelesini ve nasıl ölüp yok olduğunu. Kendini fazla önemsemenin neticeleri. Yok olmayı görmenin hayal kırıklığı. Evet yok olacağız, şayet gidilecek yeni bir boyut varsa, orada yaptıklarımızdan dolayı hesaba çekileceğiz, şayet öyle bir şey de yoksa zaten bir sorun da yok demektir. Geride kalanlar, zaten doğdukları ortama göre yaşayacaklar, ortam bulabilirlerse. Bir kertenkele, bir fare, bir otom zerreciği olarak.

Serdar Bey ,
harika bir yazı olmuş. Elinize sağlık . İzninizle bir kaç platformda paylaşacağım.Umarım çok fazla insana ulaşır ve gezegende herkes benim gibi konumunu sorgular. Zira şu günlerde hepimiz konumumuzu sorgulamalı ve hatalarımızla yüzleşmeliyiz.

Saygı ve sevgilerimle.

27 yaşıma bastım. Hayatta daha neler görürüm bilmiyorum.. İnsanoğlunun aslında aciz olduğunu her gün hissediyorum. Reklama gire gire gerçekleri ört bas etmek bir yere kadar xanax ile düzelmiyorsun sadece ayak altında dolaşmaman için deepfreeze a alıyorlar seni…dönecek köyüm olsa gerçekten dönerdim.

Serdar Bey, öncelikle kaleminize, zihninize sağlık.

Yazıya Sultan Bayezid ile başlayınca, acaba sonunda ona tekrar bağlayacak mısınız, diye bekledim.

(Bu arada ismi Beyazid değil de Bayezid diye biliyorum. Eba-Yezid (Yezid’in Babası) anlamına geliyor ve erken dönem sufilerinden Bayezid-i Bistami’den geliyor. Bayezid-i Bistami’nin İran’lı olması ve I. Selim’in İran ile olan ilişkisi ayrı bir çağrışım konusu. Ben başka bir husustan bahsetmek istiyorum..

I. Selim’in kendisinin de bir bakteri (hatta bazılarına göre o dönem Osmanlı topraklarında olan salgın hastalık) sebebiyle ölmesi hikayeyi (benim açımdan) ayrıca ilginç kılıyor.

Yani sanki metafizik perspektiften bir “etme bulma dünyası” hikayesi var II. Bayezid – I. Selim hikayesinde.

Sizin yazınız da genelde tük/etme-bulma gibi bir pencereden okunabilir gibi geldi bana.

Hasılı, sizin, hikayeye II. Bayezid ile başlama sebebinizi merak ettim. Sadece I. Selim’in hikayesinin girişi gibi durmuyor. Müstakil bir anlamı var gibi.

Tekrar teşekkürler yazı için.

İskender Bey,

Osmanlı ile ilgili anektodun gerekçesi yazının içinde yer alıyor zaten. Aynen aktarıyorum:

“Yani tarihin gördüğü en ölümcül salgınlarından Kara Veba‘nın Avrupa’yı kırıp geçirdiği dönemden iki asır sonra dahi dönemin en üstün ordusunun İstanbul’dan kabaca 1.200 kilometre uzaklıktaki Dabık’a ulaşması 80 gün sürüyordu. Bugün aracınızla 12 saatte, uçakla 2 saatten kısa sürede ulaşabileceğiniz bir mesafeden söz ediyoruz. / Hepi topu birkaç ay içinde kıtaları, okyanusları aşarak dünyanın neredeyse her köşesini tutan CoronaVirus’ü anlamaya çalışırken bunları akılda tutmakta fayda var.”

Amirim sonuna kadar okudum, sadece başlığa kananlardan değilim 🙂 kaleminize sağlık nefis bir yazı. İçeriği çok acı olsa da…

Yazınızı okuyan ve daha önemlisi üzerinde düşünen biri olarak zengin ve fakirler bu şartlarda dahi hala eşit ya da benzer koşullara sahip değiller. Çünkü virüsün öldürme oranı düşük ve belirli bir yaş üstündekileri etkiliyor. Diyebilirsiniz ki zenginlerin çoğu yaşlı ayrıca yandaş bir hastalığa da sahip olabilir ve bu durum onları endişelendirebilir. Haklısınız ama solunum cihazları-bu hastalıkta önemli- devletlerin elinde sınırlı olabilirken parası olan ”görünmez el aracılığıyla” bunu rahatlıkla alabilir ve tedavi olabilir. Zenginler belki 50-60 yıl sonra küresel ısınmayla birlikte virüslerin daha ölümcül biçimde mutasyona uğrayarak ve insanlık için çevre koşullarının artık sağlıklı yaşam sürme limitlerini geçerek ya da buzulların erimesiyle yeni virüslerin ortaya çıkmasıyla, zengin kesimin şartları ve tıp teknolojisi ne kadar iyi olursa olsun, çaresiz kalacakları için fakirlerle insan olma ve ölüm bakımından bir eşitliğe sahip olabilirler. Bu corona süreci atlatıldıktan sonra örneğin 500 Ceo ,Sanders gibi sosyal politikalar izlemeyi düşünen birini asla desteklemeyeceklerini açıklamışlardı, zenginler ne gibi bir düşünce yönelimine girecekler? Muhtemelen düşüncelerinde hiçbir değişiklik olmayacak çünkü az çok psikolojiyle ilgileniyorsanız, insanların özellikle kendilerini güçlü gören insanların sahip oldukları sosyal düzen ve güçten hiçbir şekilde taviz vermeyeceklerini bilirsiniz.( bazılarının şirketlerinin yönetiminden istifa etmesi bir şeyi değiştirmez önemli olan yönetimsel-siyasal alanda hangi gruba yakın olduklarıyla ilgilidir) Onları daha sosyal politikalara zorlayacak olan şey işsiz,güvencesiz ve kölelik şartlarında çalışıp hayatı gerektiği gibi yaşayamayanların sayıca dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturması ve bu bilinçlerinin farkına vararak hak ettiklerini topluca talep etmeleri olur. Keşke insanlar evrenle,biyolojiyle ve fizikle ilgili daha çok bilgiye sahip olup, yaptıkları bencilce davranışların aslında ne kadar saçma olduğunun farkına varabilseler… Tarihe bakınca ütopyadan ibaret bir düşünce gibi görünüyor.

Merhaba, en basta ne anladigimi aciklamak icin ne okudugumu anlatmak istiyorum ki dogru mu anlamisim size kalsin. II. Beyazit ile baslamissiniz sozunuze oradan da o donemlerde mesafelerin ne kadar zor katedildigine deginmissiniz ki su anda kuresellesen dunyayi iyi kavrayabilelim diye. Daha sonra kuresel isinma sorununun olduguna deginmissiniz susuzluk problemine ve 2 milyar nufusu olan cinlilerin beslenmek icin cok da seceneginin bulunmadigina ve bunda hepimizin payinin oldugunu hepimizin ellerinin kirli oldugunu soylemissiniz. Simde ben 25 yasindayim efendim, ilk hatirladigim ‘felaket’ ozon tabakasinin delindigiydi kucuktum o zamanlar daha sonra surekli su kitligindan bahsedildi bangir bangir plastiklerin dogada 1000 yilda yok oldugu icin doga ananin bizden öc alacagi soyledi. Buzullarin gunden gune eridigi deniz seviyelerinin yukseldigi ve kuresel isinmani arttigi bangir bangir tepemizde soylendi. Ben 25 yasindayim. Bu dunyaya ne kadar zarar vermis olabilirim. Bu okudugum yaziniza elinize saglik deyip gecemeyecektim. Ben bu yaziyi okudum ve çozum ben miyim diye dusundum. Dusundum fakat aklima sadece kucuk capta alabilecegim onlemler geldi o da elimden geldigi kadar. Ornegin cam atiklari diger atiklardan ayristirmaya calismak makinenin on yikama programini kullanmayarak ya da acik gordugum isigi kapatmaya calisarak dunyami korumaya calistim. Ama artik Y kusaginin uzerine cok gelinmedi mi? Devletler sanayilesmis baby boomlar ve X kusagi bilincsizce tuketmeye alismislar gercekten alismislar ve aliskanlik degismiyor. Siz ve sizin gibi dusunen insanlar sadece bizim gibi alt siniftaki insanlari dusunmeye itiyorlar ancak bu sekilde makaleler ve yazilarla. Ee sonra ne oluyor. Sonra hicbir sey degismiyor üstteki burjuva sinifi yine agaclari kesip yine binalar dikecekler rantlarini saglayacaklar yine israf edecekler ve yine bizim tepemizde bangir bangir dunyamizi kurtaralim diye bagiracaklar. Zenginler ve fakirler hep farkliydi ve bu fark hep kalacak. Mezara girinceye kadar.

Zeliha Hanım, söylediklerinizi gayet iyi anladığımı düşünüyorum. Dikkat çekmek istediğim nokta şu: COVID-19, hepimize bir şunu gösterdi: Dünyanın bahsettiğimiz sorunlarını kaçınılmaz olarak üreten çarpık düzeninin ihtiyaç duyduğu kaynakların sonuna doğru yaklaşıyoruz. Dahası, her geçen gün daha kırılgan hale geliyor. Ve bunların değişmesi kaçınılmaz. Bundan sonra hiç kimse adına, hiçbir şeyin CoronaVirus öncesi gibi olmayacağını düşünüyorum.

Bence insanlığın toprağına atılmış en pis tohumlardan birisi “daha” ‘dır. Daha büyük, daha yeni, daha çok, daha güzel, daha fazla satış, daha fazla pazar payı, daha daha daha…

Corona üzerinden SOSYALİZM PAZARLAMASI na devam… Sadece bir KÜBA ÖVGÜSÜ eksik kalmış… Sizin kibar adıyla SOSYALİZM dediğiniz gerçeği KOMUNİZM olan saçmalık dünyada kaç milyon insan katletti günün birinde ona da değinirsiniz umarım. Bizde çok eski bir hastalıktır; AYDIN OLMAK İÇİN SOSYALİST VE SOL TAKILMAK… Ne diyelim, bilimsel, bilişsel yazılar beklerken nasibimiz bu imiş…

Tarık Bey, eğer kapitalist ülkelerin katlettiği insan sayısını sosyalist / komünistlerinkini karşılaştırsanız inanın mahçup olurdunuz. Bunun cevabını basit bir istatistik sitesinden edinebilirsiniz.

Ben sosyalist değilim. Fakat bu yazıda da okumuş olduğunuz türden küresel dertlerin de bizzat kapitalizmin doymaz iştahı ve hoyratlığı yüzünden olduğunu görebiliyorum.

Sosyalizme dair gözlemlerime dayalı fikirlerimi, birkaç hafta önce gerçekleştirdiğim Küba ziyaretimin ardından yazdığım yazıda bulabilirsiniz. (Şurada da muhafazakarlık ile ilgili olan var, eminim ilginizi çeker.)

Serdar bey yazilarinizi buyuk bir zevkle okuyorum. Arastiril bize bu bilgileri sundugunuz icin tesekkur ederim. Bircok yabanci baglantim var, yazinizin bazi kisimlarini Ingilizceye cevirip paylasabilir myim? Tabiki sizide etiketleyecegim.

Serdar Bey, yine mükemmel bir yazı olmuş bu. Çok teşekkürler. Bu vesile ile bir arkadaşımın dayanışmanın önemini, küçük insani paylaşımları ve zor koşullarda çalışanların takdir edilmesinin önemini vurgulayan LinkedIn ‘deki mesajını ve ona eklediğim ceza ve tutukevlerinde gayrı-insani koşullarda yaşamak zorunda bırakılan insanlarla ilgili yazdıklarımı dikkatlerinize sunmak isterim:

https://www.linkedin.com/posts/dr-sevket-akinlar-3b41aba_marketlerde-%C3%A7ali%C5%9Fanlari-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCn%C3%BCn-bug%C3%BCn-almanya-activity-6646372162175279104-UoVa

Başından sonuna, fotoğrafları ile videoları ile, sonundaki şiiri ile, bir o kadar da kendini sorgulatması ile…eline sağlık üstat

Harika bir yazı daha cok kitlelere ulaşsin bu beyinle bu zihniyetler… aaa evet bu açidan bakmamıştiķ demeler çoğalsîn umarim tdbrikler

Gönlüze Bereket… Üzerinde düşündüren bir yazı.. Daha çok yazın lütfen… Selâm ile…

Selamlar,

O kadar bilgi toplumu olmusuz ki yeni seyler arastirmaktan cehaleti anlamaya onem vermiyoruz.

Ne cehalet ki, yaptiklarinin seni daha da cehalete surukleyecegini biliyorsun.

Yazi icin tesekkurler, saglicakla.

Merhaba Serdar Bey,
Yazınızı okuyunca ilk aklıma gelen, salgın gibi tüm yerküreyi ilgilendiren sorunun temelde ‘bireysel’ davranışlarımızdaki sorumluluğumuzun ne kadar önemli olduğudur. COVİD-19 özelinden Çin’deki marketten yayılımı başlatan kişi ‘elini yıkayıp, ne yerse yesin hiç önemli değil sadece çok iyi pişirse’ tüm bunlar başımıza gelir miydi? Her ne kadar bunu bilemesek de sonuçta çözüm için ilk yapmamız gereken de ellerimizi iyi yıkamak ve gıdalarımızı iyi yıkamak. Tüm domino taşlarını yıkan ilk domino taşı gibi.
Yazı için çok teşekkür ediyorum, elinize sağlık. Yazınız dahil çok okuyup, çok soru üretmemiz lazım.
Günaydın:)

Serdar Bey, küresel ısınmaya katkısı büyük olan uçağa binme sıklığınızda son birkaç yılda azalma oldu mu ya da gelecekte azaltma planlıyor musunuz?

Harika, ellerinize, aklınıza sağlık. Bu yazıyı okurken henüz 2.5 aylık oğlum karşımda uyuyor… Bana “O uyuduğunda sen de uyu dinlen.” diyorlar ama bu son haftalarda çok mümkün olmuyor. Bir yandan kendimi sorguluyorum bir yandan onun gelecegi için ne yapabileceğimi. Şimdiye kadar bir karıncaya zarar vermedim, fidanlar diktim. Küçücük balkonuma sardunyalar diktim. Fakat birkaç kişiyle olacak şey mi…
Küçücükken kaybettiğim babama rağmen hayatın bana güzellikleri de vereceğine hep inandım. Ama bu günler… İşte bu günlerde inancım azalıyor. Sonra oğlum gülüyor, yeni yeni cıvıldamaya başladı. Sağ yanağında da gamzesi var. Bunları görünce yeniden inanmak istiyorum.

Bu yazının her kelimesi için tekrar teşekkürler.

Coronavirüs sınavındaki büyük insanlık, hatalarından ders çıkaracak mı? Yoksa hiçbir şey olmamış gibi, doğayı tahrip etmeye devam mı edecekler? İnsanlar, bu korona belası bittikten sonra, 40 yıldır anlatılan liberal masallara sarılmayacak mı? Köklü bir değişim beklemiyorum.
Üstat, dünyanın içinde bulunduğu deliliği açıklamaya çalışan bir makaleyi sizinle paylaşmak istiyorum: https://www.ensonbaski.com/alice-tetch-virusu-yayiliyor/ kolaylıklar…

Çok düşündürücü ve kapsamlı bir yazı, keyifle okudum. Dünyanın bugüne kadar gördüğü en büyük kaotik bir distopya sanki… Dizilerde ya da filmlerde izlediğimiz şeyler artık gerçek hayatlarda olmaya başlıyor. Normalleşme sürecine inşallah döneriz.

Büyük insanlığın hedonist tutkularının kaynağını şartlanmalar ve kendisine verilen istikametlerde aramaması umuduyla.

Merhaba,
Sizi tüm platformlarınızdan ilgiyle takip ediyorum. Uslübunuz, merakınız, araştırma sevdanız bana ilham kaynağı oluyor. 26 yaşındayım. Tüketmenin verdiği hazları paylaşan o zavallı insanlardan biri de benim. Evet zavallı diyorum çünkü insanın hayatının tüketmekten ibaret olması, ve daha kötüsü bunun farkında olmasına rağmen vazgeçememesi….Etrafıma baktığım zaman da farklı bir durum göremiyorum. Hayatlar salt tüketmeye indirgenmiş. Sadece alanlar farklı. Birileri daha çok edebiyat, sanat, bilim tüketirken birileri daha çok oyun, kıyafet, ev, araba vs…. . İnsanların NEYİ tükettiği gerçekten dünyanın geleceğini değiştirebilir mi? Dünyayı gerçekten bilgelik kurtarabilir mi? Herkes satın almayı bırakıp kendini okumaya araştırmaya sorgulamaya verse şimdiki zamanı daha adil, barışçıl, huzurlu, tok, sevgi dolu kılabilir miyiz? Dünyada yeterince filozof olmadığı için mi felaketler çoğalıyor. Bilinçli toplum mu bizi bu durumdan çekip çıkarabilecek? Peki hiçliğe inanan bir insanın neyi tükettiğini sorgulama hakkımız var mı? Ona ne kadar bencilsin diyebilme? Erdem yoksunu olduğu için suçlayabilir miyiz onu?

Görüşlerinizi paylaşın: