Baba yarısı

Sene 1995. Sulu sepken bir İstanbul sabahında amcamla Bağcılar’a doğru ilerliyoruz. İkimizin de pek aşina olmadığı bir otoyolun kenarında bütün heybetiyle yükselen, bulunduğu çevreye bir uzay mekiği kadar yabancı, garip şekilli camdan bir binaya ulaşmaya çalışıyoruz. Bina gözümüzün önünde ama yolunu bulmak kolay değil. Sürekli yanlış yollara girip duruyoruz.

Hayatımı değiştirecek binaya, hayatımı değiştiren adamla yaklaşıyoruz.

dmc

Serseri mayın yıllarım. Ben olmak istediğim şeyi gayet iyi bilsem de kaderin beni nereye savuracağı meçhul. Çevremin de benden yana ümidi hafiften kesmeye başladığı zamanlar. Çok garip bir yöne sürüklenmek üzereyken amcam olaya el koyuyor. Mülkiye’den sınıf arkadaşı yeni bir gazete kuruyormuş, beni ona götürecek.

Sene 1995. Amcamın arabasıyla, sulu sepken bir İstanbul sabahında Bağcılar’daki Doğan Medya Center binasına gidiyoruz. Gazetecilik çocukluk hayalim. Ne olmak istediğim sorulduğunda ağzımdan başka bir meslek ismi çıkmamış.

Demek amcamın da bir gazeteci arkadaşı varmış, öyle mi?

Sonunda o garip binaya giriyoruz. Dev bir karşılama masası. Sonraki 18 sene boyunca her sabah karşılaşacağımız hanım kimliklerimizi istiyor. İyi de neden?

Bir turnikeden geçip ilerliyoruz. Karşımıza çıkan tarifsiz büyüklükteki ses geçirmez camın ardında matbaa kısmı görünüyor. Apartman hacminde iki azgın makina gözün seçemediği bir hızla dönen rotatiflerinde bir şeyler basıyor. Kalbim küt küt. Gazete sayfalarındaki küçük fotoğraflarından aşina olduğum yüzleri arıyorum ama hiçbiri ortada yok. Peki tanımadığım bunca insan kimdir, ne iş yapar? Gazeteleri yazarlar çıkartmıyor muydu?

“Bak Mehmet, bu çocuğun kafası çalışır, çok okur, eli kalem tutar, İngilizcesi var, biraz da Almanca biliyor, bilgisayardan anlar, programlar yazıyor, elbet işine yarar”.

Mehmet Y. Yılmaz o meşhur ekşi ifadesiyle yüzüme bakıyor. Tanımam, etmem; amcamın arkadaşıymış. Yetişkin arkadaşlığının bizim çocukluk / gençlik arkadaşlığı gibi saf, cömert, karşılıksız olmadığını henüz bilmiyorum. Neyse ki onlarınki ‘benim bildiğim türdenmiş’. Temeli erken atılan şeyler daha insani oluyor sanki.

Mehmet Bey’in gözü beni pek tutmuyor belli ki ama “yarın gel, müsahhih olarak başla bakalım” deyiveriyor.

“Müsahhih ne demek?”.

Çatılan kaşlar, gergin ve yüksek perdeden bir cevap: “GİT EVİNDE ÖĞREN!”.

Sene 1995. Sulu sepken bir İstanbul sabahında amcam sayesinde çocukluk hayalime kavuşuyorum. Anlamını bilmediğim bir unvanım, tanımını bilmediğim bir görevim var. Gelişimizin aksine dönüşte yolları hiç karıştırmadan eve varıyoruz. Cep telefonu yok; varınca müjdeyi evdekilere veriyorum.

İlk zamanlar işkence gibi. Maaş yok; itilip-kakılma, horlanma, angaryalar, ayak işleri, fırçalar, umutsuzluk gırla. Herkes yerime kendi adamını getirmek için yıldırıyor. Ama benim kitabımda öyle bir ihtimal yok! Taş gibi sabırlı, keçi kadar inatçıyım. Bu benim en büyük hayalim ve başaracağım.

Bütün bu inat aslında biraz da bana inanan, güvenen, kefil olan amcam için. O da (akıllıca bir taktikle) nadiren hal-hatır soruyor. Gevşememe, sızlanmama mahal vermiyor.

Amcam ailemizin okumayı ve konuşmayı en seven üyesi. Çizgi-romandan Nazım’a her şeye kafası açık. Arada takaslar yapıyoruz. O dönemler iyice depreşen bir balık tutma hevesi var. Bagajında olta takımı hazır. Bulduğu her fırsatta kamışını Boğaz’ın sularına sallıyor. Denk gelilrsek bana yem takmayı öğretiyor. Babama (ağabeyine) heyecanla balık akınlarını ve ‘bereketli noktaları’ anlatıyor.

İki çocuğun yükünü sırtlayan babam yıllar önce işe gömülmüş. Amcam ise Maliye Başmüfettişi; nam-ı diğer ‘Üstat’. Onların yoğunluğu devletin işlediği saatlerle sınırlı. Hep enteresan hikayelerle dolu. Her denetim binbir anı. Devletin aslında her şeyden haberdar olduğunu; ondan bir şey saklanabileceğini ya da ona rağmen bir şey yapılabileceğini sanmanın aptallığını amcamın anılarından öğreniyorum.

Yaşamın dayattıklarına karşı ilkeleri korumayı, kolaycılığın refahına inat zoru seçmenin mazbut gururunu, prensip ve erdem sahibi olmayı ve daha pek çok şeyi onda gördüm. Küçük bir Anadolu kasabasında zorlukla büyütülüp okutulmuş olmanın, büyük şehrin giderek azgınlaşan ortamında ayakta kalmaya çalışmanın o malum yan etkilerini de: öfke, asabiyet, sinir…

Amcamın asabi olmak için fazlasıyla sebebi vardı. Üstelik bunun en illet türünü şiar edinmişti: içine atıyordu. Tam da o film repliğindeki gibi ‘hep içine atıyordu‘.

Ama yine de küçük zevklerden keyif alabilmeye dayalı mütevazı bir düzen kurdu amcam. Emeklilik yılları film ve kitap eritmek için mükemmel bir bahaneye dönüştü. Arada uğradığı küçük yazıhanesinde her şeye inat, hepimizden daha mutlu. Hiçbir tatil fırsatını kaçırmaz; her biri ayrı bir keşif. Annem ve babama dahi tatil keyfini hatırlattı bu azmiyle.

Hayatın acısına alışmaktan mıdır yoksa zamanla derinin kalınlaşmasından mı bilmem; yaşlılık insana imrendirici bir dinginlik veriyor.

Aynı hayat benim yaşımdakilere ise (onun da gayet iyi bildiği) bir illeti musallat ediyor: telaş.

Her sene biraz daha az görür oldum amcamı. Hayatta en sevdiğim; belki de beni en seven akrabam. Her boşluğumda aklıma düştü ama her seferinde de bir şeyler çıktı. Mahçup telefonlar, samimi özürler, olgun, vakur, babacan kabuller…

Kaçmıyordu ama kansere ‘yakalandı’. Kendi de dahil hepimiz çok geç öğrendik bu acı gerçeği.

İlk ziyaretim evindeydi. Eğlenerek sohbet etmiştik. Elbette ki hasta ziyaretine has o buruk, biraz da zoraki bir tarzdaydı. Murathan Mungan’ın ‘yara gibi gülümseme’ dediği türden. Asıl konuşmak istediklerini geçiştirdiğin, herkesin rolünü bildiği, senaryosuz, doğaçlama bir tiyatro. Aklındakiyle ağzındakinin birbirinden alabildiğine koptuğu anlar. “İkimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım“.

Geçen günkü ikinci ziyaretim “kritik bir akşama giriyoruz” diyen doktorların telkiniyle soluğu aldığımız hastanedeydi. Akciğerinin biri tümörünün iştahını kesmemiş olacak ki fırsat bulduğu her yere sıçramıştı. Hastane odasındaki perdesinin arkasında kemoterapi karası teni, gözünün kaçmış feri, kemiklerine yaslanmış derisiyle yan dönmüş yatıyor amcam. Solurken o kadar zorlanıyor ki nefes almasına sevinmeli miyiz yoksa üzülmeli mi; kestiremiyorum. Tek tesellimiz (ağrı kesiciler sayesinde) acı çekmiyor oluşu.

Perdenin ardından onu seyrederken gözümde kareler canlanıyor. Muzip gülüşünü, kendi halindeki huysuzluklarını, bana verdiği öğütleri, denize oltasını sallayışını, Mülkiye anılarını, görevliyken ziyaretine gittiğimizde o dönemler üst katının arka sırasında sigara içilen çift katlı otobüslerinde memleketten getirdiğimiz Maltepe sigarasını keyifle tüttürürken Londra’yı anlatmasını, bir türlü adam edemediğimiz bilgisayarını, uzaktan Veliefendi Hipodromu’nu gören terasındaki sohbetlerimizi, küçüklük fotoğraflarımda beni sevgiyle tutuşunu hatırlıyorum.

O esnada birileri koca bir kazanda harladığı kor ateşi damla damla içime akıtıyor. Kıpırdayamıyorum. Bilinci açık mı diye düşünürken yengeme anlayamadığım bir şeyler söylüyor. “Ben daha ne kadar bu hastanede kalacağım?” diyormuş.

Bir gün bile umutsuzluğa kapılmadı amcam. Elbet bunu da bir şekilde atlatacak.

Başucuna gidiyorum. Dokunsam canı acıyacak gibi geliyor; dokunamıyorum. Eğilip ona söylemek istediğim birkaç kelimeyi fısıldıyorum. Gözünü aralayıp bana bakıyor. Beni sahiden gördü mü yoksa bir refleks miydi? Daha önemlisi söylediklerimi duydu mu? Bunun merakı içimi daha uzun süre kemirecek belli ki.

Birkaç saat önce haberi geldi, hastane odasında son nefesini vermiş amcam. Huzura ermek bu olsa gerek.

Başucunda kulağına fısıldadıklarımı duymuş mudur? Kabul edilebilir bir ölüm olabilir mi? Amcama onu ne kadar sevdiğimi, ona ne kadar saygı duyduğumu, hayatımda ne kadar önemli olduğunu hissettirebilmiş miyimdir? Tamamlamak adına yarım kalanları bize ölümden başka hatırlatabilecek bir şey yok mudur?

Bu soruların cevabını bana kim verecek?

Bunları da buraya içime atmayayım diye yazdım. Ama sizler de bilmiş olun ki bugün bu ellerim aylaklık, itlik, uğursuzluğa alet olmak yerine hayırlı, faydalı şeylere vesile olabildiyse bunda çokça amcamın payı vardır.

Fikret Kuzuloğlu

1995’in sulu sepken bir İstanbul sabahında, amcamla beraber pek de iyi bilmediğimiz bir yolda ilerliyoruz. Sonrasında yaşayacağımız yıllar boyunca ona anlatmak istediğim çok şey birikecek. Çoğundan bahsetmeye fırsat bulamayacağım. O gün geçtiğimiz yollar gibi bu gerçeği de bilemeyeceğiz.

Henüz bilmediğim bir başka şey ise ölümden sonra ne olduğu. Ama dilerim böyle geç kalmış cümleler bir şekilde muhatabına ulaşıyordur.

Huzur içinde yat güzel amcacığım. Seni çok seviyorum ve hiç unutmayacağım. Yaptığım her şeyde aklıma geleceksin ve içimden sana hep teşekkür edeceğim.

Sen de hakkını helal et.