Hoşçakal Fidel!

Her Ademoğlu gibi seni de uğurladık; geride kalanlar olarak kendi sıramızı bekliyoruz.

Hakkında pek çok şey okudum ama tanıma, tanışma fırsatımız olmadı. İstanbul’u ziyaret ettiğin dönem seni takip eden basın heyetine katılamadığım için üzülmüştüm.

castro-on-stage

Zorlu şartlarına denk geldiğin vatanın ve insanına sevdan adına bir eksikliğin olduğunu sanmıyorum. Ama bu konuda ölçüyü kaçıran ve kendi doğrularına aşık her Ademoğlu gibi sen de ülkene olan aşkını onu boğacak, nefes alamayacak kadar çok sarılarak ifade ettin. Öyle sıkı sarıldın ki bırakamadın. Kimse onu senin kadar sevemez, kollayamaz sandın. Oysa doğada anne-babasına en uzun süre bağ(ım)lı kalan canlı türü olan insan dahi bir süre sonra kendi ayakları üstünde, kendi yoluna devam ediyor.

Continue reading →

Baba yarısı

Sene 1995. Sulu sepken bir İstanbul sabahında amcamla Bağcılar’a doğru ilerliyoruz. İkimizin de pek aşina olmadığı bir otoyolun kenarında bütün heybetiyle yükselen, bulunduğu çevreye bir uzay mekiği kadar yabancı, garip şekilli camdan bir binaya ulaşmaya çalışıyoruz. Bina gözümüzün önünde ama yolunu bulmak kolay değil. Sürekli yanlış yollara girip duruyoruz.

Hayatımı değiştirecek binaya, hayatımı değiştiren adamla yaklaşıyoruz.

dmc

Serseri mayın yıllarım. Ben olmak istediğim şeyi gayet iyi bilsem de kaderin beni nereye savuracağı meçhul. Çevremin de benden yana ümidi hafiften kesmeye başladığı zamanlar. Çok garip bir yöne sürüklenmek üzereyken amcam olaya el koyuyor. Mülkiye’den sınıf arkadaşı yeni bir gazete kuruyormuş, beni ona götürecek.

Sene 1995. Amcamın arabasıyla, sulu sepken bir İstanbul sabahında Bağcılar’daki Doğan Medya Center binasına gidiyoruz. Gazetecilik çocukluk hayalim. Ne olmak istediğim sorulduğunda ağzımdan başka bir meslek ismi çıkmamış.

Demek amcamın da bir gazeteci arkadaşı varmış, öyle mi?

Continue reading →

Çocuklar öldürülmesin

Kızım Neynep Haziran’da 6 yaşına girecek. İkizi Ali ile konuşmayı öğrendikleri günden bu yana zihinlerinde oluşan tükenmez merakı, her gün sordukları yüzlerce soruyla gidermeye çalışıyorlar. Her birine anlamlı cevaplar vermeye çalışıyoruz. Her cevapla bir insanın zihnini kodladığımızın bilinciyle.

Ve bu bazen çok zor bir işe dönüşebiliyor.

Zeynep’in ölüm kavramına anlam veremediğim, takıntı ölçüsünde bir ilgisi var. Tam olarak ne olduğunu anlayabildi mi bilemiyorum. Ama kısacık hayatında ölümüne üzüldüğü iki kişi var: doğumundan önce kaybettiğimiz Barış Manço ve 4 yıl önce kaybettiği dedesi.

Barış Manço şarkıları duyunca gözleri yaşarıyor. Bir kenara kıvrılıp kalıyor. Teyzesiyle izlediği adını hatırlayamadığım bir yarışmada gözünü kırpmadan izlediği (oğlu) Doğukan’a aşık. Dedesiyle anıları hala taze olduğu için tepkileri daha farklı elbet.

Beyazlayan saç ve sakallarımdan ya da yaşlılıktan konu açıldığında bana hep “sen de ölecek misin?” diyor. “Evet, ben de öleceğim” diyorum. Hayata yönelik en kesin beklentim bu. O meşhur Yunan deyişinde olduğu gibi ‘babalar evlatlarını gömmemeli‘. Sıralı ölüm denen bir şey var. Ona katlanmak daha kolay oluyor. Sıra bozuldu mu zihnin isyanı da büyüyor.

berkin02

Dün Berkin Elvan hayata gözlerini yumdu. Seneler sonra internet gayyasında birileri bu yazıya denk gelir de kimmiş diye merak eder diye söylüyorum: Berkin, 1999 doğumlu İstanbullu bir çocuktu. Yanlış bir zamanda, yanlış bir yerde, yanlış işlerin, yanlış çözüm yolları sırasında, yok yere canından oldu.

Continue reading →

Her ölüm geride kalanlar için bir sınavdır

İnsan olmaya has bazı değerler var. Şefkat gibi mesela. Yani acımayı da içeren bir sevme, kollama gibi. Merhamet gibi. Oysa bir aslan avına merhamet etmez asla. İnsan dışındaki hayvanların doğası neyse odur. Şaşmaz, değişmez. Bütün kurgu hayatta kalma üstüne kuruludur çünkü. Öldürmezse ölür. Yumuşarsa, ezilir.

İnsan böyle değildir. Vicdan, iffet, merhamet, utanma, mahçup olma, aşık olma gibi kendine has uzayıp giden eşsiz, kendine has hislere, hallere sahiptir.

Hayvanlarla ortak hislerinden biri de yas tutmaktır. Doğada her anne kaybettiği yavrusu; monogamikse eşi için yas tutar. Oyun bitmiş, yaşamın en kesin ve hiçbir zamana yakıştırılmayan gerçeği olan ölüm gerçekleşmiştir. Ama yine de kabullenmek zordur.

Bana ölüme saygı duymak, ölenlerin ardından iyi şeyler söylemek, onu hayırla anmak, geride kalanlarına yardımcı olmak, destek olmak öğretildi. En beter, en rezil, en gaddar insan olsa dahi ölen ölmüştür artık ve yapılacakların, söyleneceklerin değiştirebileceği bir şey yoktur.

Continue reading →

Yaşam, beklenti ve tercihlerimiz

En keyifle yaptığım ve içeriğini en sık güncellediğim konuşmalarımdan biri ‘Karar Verme Denen Mesele‘ adını taşıyor. Konusu (tahmin edileceği gibi) tercihlerimiz.

Tercih dediğimiz şey bakış açımıza göre bazen karmaşık bazen de son derece basittir. Değişkenleri iyi okursanız kestirilebilir; hatta yönlendirilebilir. Tercihlerimiz farklı alanlarda dahi paralellik gösterir. Ev tercih ederken kullandığınız kriterlerle kıyafet alırkenkiler arasında temelde çok fark yoktur.

Tercihlerimize yönelik açıklamaları bazen zihnimize ‘alışkanlık’ olarak kodlarız. Çoğunun otomatikleşmiş, şartlanılmış davranışlar olduğunu fark etmeyiz bile (bu konulara yeni meraklıysanız yeni bitirdiğim ve not almak için tekrar okumaya başladığım The Power of Habbit kitabını şiddetle tavsiye ederim).

Dün öğlen bir arkadaşımla lezzetli bir sohbet yemeğindeydim. Hastalığın arefesinde olmama rağmen dayanamayıp Boğaz’a indim, bir banka oturdum, denizi seyretmeye ve düşünmeye başladım. Önümdeki muhteşem silüete periyodik olarak iki grup bulaşıyordu: seyyar satıcılar ve koşucular.

Continue reading →