Çankaya Köşkü notları

Çankaya Sofrası ya da ilgilileri tarafından daha bilinen adıyla Sofra, Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanlığı döneminde, taze Türkiye Cumhuriyeti’nin fikir liderleri ve yöneticileriyle çeşitli konuları tartıştığı, bilgi alıp-verdiği gayrıresmi bir ortam. Mustafa Kemal geceleri sabahlara kadar bu toplantılarda konuklarıyla beraber devrimlerden düzenlemelere, eğitimden dış siyasete pek çok konuda fazla mesai yaptığı rivayet olunur.

Bu sofra sohbetlerine ait olduğu söylenen bir ses kaydına Youtube’da rastlamıştım. İki binli yılların kafasıyla dinleyince garip gelebilir ama o dönemin şartlarını göz önüne almakta fayda var. Velhasıl; yalandır, doğrudur bilemem; bilginiz olsun yine de (videonun altında konuşmanın deşifresi var. Parantez içindeki çeviriler bana ait. Malum; kelimeler yitip gidiyor zamanla).

Efendiler, arkadaşlar; biz bu milleti ilk şeklinden daha yüksek mertebelere (seviyelere) çıkarmakla mükellef (yükümlü, sorumlu) adamlarız. Bu yükseliş yalnız ve yalnız meydan muharebelerinde kazandığımız şereflerle olamaz. Bu, buna kâfi (yeterli) değildir! Asıl yükseliş iktisat sahasında (ekonomi alanında) yükseliş olacaktır. Büyük memnuniyetle görüyorum ki iktisadın başında bulunan arkadaşım Celal Bey mühim surette bu istikâmeti (doğrultuyu) görüyor, muvaffak (başarılı) oluyor (Sonradan Cumhurbaşkanı olacak dönemin Ekonomi Bakanı Celal Bayar‘dan bahsediyor). Bu istikâmetteki muvaffakiyeti Türk Milleti anladığı zamandır ki, en büyük zafer tecelli edecektir (gerçekleşecektir). Ben, bu zaferin muhakkak olduğuna kâni (inanan, ikna olmuş) bir adam olarak mesut (mutlu) ve mesrurum (sevinçliyim).

İşte bu sohbetlerin yapıldığı Pembe Köşk, Çankaya’daki 438 dönümlük Cumhurbaşkanlığı Yerleşkesi‘ndeki en eski yapılardan biri. 1930 yılında Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister tarafından tasarlanmış kibar bir eser (Holzmeister aynı zamanda TBMM’nin de mimarıdır).

Bu vesileyle daha önceki bir ziyaretimde özel olarak gezdirildiğim bu yerleşkeden bir küçük galeriyi paylaşmak isterim. Pembe Köşk’ü de sonlarda göreceksiniz.

Çankaya Köşkü ziyaretçi kartı

Picture 1 of 16

Bu olmadan hareket etmek kolay değil.

Pembe Köşk’ün inşasına 1930’da başlanmış ve o dönem için rekor sayılacak 1,5 sene gibi kısa bir sürede tamamlanmış. 1932’den itibaren Mustafa Kemal’in Ankara’daki evi ve çalışma ofisi olmuş. Devamındaki Cumhurbaşkanları da yapıyı aynı amaçla kullanmaya devam etmişler.

Pembe Köşk 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile birlikte sadece konut olarak kullanılmaya başlanmış. 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren döneminden beri Cumhurbaşkanları çalışma ve kabullerini Ana Bina olarak anılan yeni yapıda gerçekleştiriyor (bu binayı da bizzat Evren yaptırmış).

Pembe Köşk artık konut olarak da kullanılmıyor. (Başım belaya girecek olsa da yazacağım) kimse söylemez, bahsi geçmez; belki hiç duymamışsınızdır bile. Ben de ilgili dönemdeki kaynaklarımdan biliyorum. Pembe Köşk’ün bugün kullanılAmama sebebi -Anıtlar Kurulu tarafından korunan bir bina olmasına rağmen- 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer döneminde konut içine izinsiz yaptırılan havuzdur. Rutubetiyle duvar ve kolonları çürüttüğü ve ağırlığıyla binanın statiğini bozduğu için Pembe Köşk’ün varlığı tehlikeye girmiştir. Ayrıca yaptığım araştırmalarda Abdullah Gül döneminde Anıtlar Kurulu’nun eski hale döndürülmesi için inşaat onayını vermediğini duydum. Bizim memleket böyledir. En beklemediğin şeyler en ummadığın kişi / kurumlardan gelir. Neyse artık).

Çankaya Sofrası Reloaded

Ben bir vesileyle Pembe Köşk’ü görme fırsatına eriştim. Orada yürümek, balkonundan Ankara’ya bakmak tarifsizdi. Benzer duyguları Sultanahmet’te ya da Topkapı Sarayı’nda yürürken de hissederim. O an bastığın yere zamanında kimlerin bastığını, baktığın yere kimlerin baktığını, neler düşündüğünü düşünmek heyecan vericidir. (Yeri gelmişken de ifade etmiş olayım; benim Mustafa Kemal ile bir derdim, sıkıntım yoktur. Şimdilerde dile getirmek ayıp oldu ama ben kendisini severim, sayarım. Hatası yok mudur? Vardır. Tarih hatasız bir insan evladına şahitlik etmemiştir henüz. Hata olarak gördüğüm yanlarını eleştiririm. Ama genel anlamda o yılların dünyası –özellikle de Türkiye’si– içinde kendisini bir şans, fırsat olarak görmüşümdür).

Konuyu iyice dağıttık; Sofra’ya dönelim biz.

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de 2008 yılında bu Sofra adetini yeniden başlattı. Mustafa Kemal dönemindeki gibi akşamdan sabaha değildi. Takip ettiğim kadarıyla hiçbiri o dönemki kadar geniş katılımlı da olmadı. 29 Ocak 2013 tarihli Çankaya Sofrası davetlileri sosyal medyayı etkin kullanan kişileridi. Davet edilen altı kişiden biri de bendim.

Yemek daha önceden görme fırsatım olmadığı Ana Bina’da Küçük Salon olarak adlandırılan bölümde olacaktı.

ankara-havaİstanbul-Ankara uçaklarının neden bu kadar pahalı olduğunu düşünerek sabah uçaklarından birine bileti aldım. Erken kalkacağım için  erken yattım. Tek faydası yatakta daha fazla dönmek oldu. Cep telefonumun hava durumu uygulaması Ankara’nın tepesine kar taneleri kondurmuş; sıfır derece diyor en iyi durumda. Ankara’da hiç terlemediğimi, hep üşüdüğümü hatırladım. Gerçi soğuk bahsinde İstanbul’un da Ankara’dan kalır yanı yoktu. Sabahın ilk ışıklarında ayazın tokadıyla ayılarak kendimi taksiye attım.

Davetli listesinde NTVMSNBC Yayın Yönetmeni Ahmet Yeşiltepe, Habertürk yazarı Rahşan Gülşan, Kadir Has Üniversitesi Öğretim Görevlisi İsmail Hakkı Polat, Blog Yazarı Zorluhan Zorlu, Twitter kullanıcısı Hakim Türkmen (Beyinsiz Adam) ve ben vardım.

Tedirginlikte ilk safha: kılık-kıyafet

Davetiyedeki ‘koyu renk elbise’ şartı yüzünden gardrobumdan ayarladığım kıyafetin içimde yarattığı ürperme hissini bir türlü atamadım. Bir şey zorunluluğa dönüşünce bütün keyif verici özelliklerinden arınıyor. Kravat boyu kemerin altında mı üstünde mi olmalıydı? Beyaz yaka trendleri bu konuda ne diyordu acaba? Twitter’dan sorsaydım keşke. Sakal traşı olmayı da unutmuşum. Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça.

like a bossTaksici de yol boyunca azmış gibi derdime dertler ekledi. Raylı sisteme geçildikten sonra metrobüslerin Kayseri, Konya, Sivas gibi düz şehirlere satılabileceğini söylüyordu. Acaba bu Cumhurbaşkanı ile mevzu edilecek bir şey miydi?

Ankara meşhur soğuğuyla karşıladı beni. İsmail Hakkı ve Rahşan ile Sheraton Otel’in lobisinde buluşup Köşk’e doğru yola koyulduk.

Çankaya Köşkü’ne davetli giden birini hayal edince korumalar eşliğinde ışıklarını çakarak protokol kapısından hızlıca süzülen bir konvoy akla geliyor. Biz henüz o kadar tantana yaratacak tipler değildik. Beşinci kapı olarak anılan bir yan girişten usulca sızdık içeri. Her tarafımızda resmi ve sivil memurlar, korumalar. Bizi değil elbet; ‘Beyefendi’ olarak anılan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ve binayı koruyorlar. Refleks olarak cep telefonlarımıza sarılıp sağı solu çekmeye başlayınca kalayı bastılar. “Lütfen siler misiniz! ÇEKİM YASAK!”. (Elbette silmem. Benim işim çekmek, kaydetmek).

Tazeliğini koruyan sitemler

Ana Bina’nın 1. katında yer alan ‘Heyet Bekleme Salonu’ adlı odaya alındık. Burası davetlilerin beklediği Çankaya bahçelerine bakan, güzel tablolar ve kasvetli mobilyalarla döşeli, yaklaşık 50 metrekarelik bir oda. Kapımızda dizi dizi korumalar. Denemek için tuvalete gideyim dedim, kabine kadar birisi eşlik etti. Çıkışta kapıda beklediğini gördüm. Oysa güzel bir hınzırlık vardı aklımda; olmadı.

Odada beklerken içeri Cumhurbaşkanlığı’nın yeni Başyaveri Bekir Furkan Özdaban girdi. Üniformasının göğüs kısmı Cem Yılmaz’ın tabiriyle Samanyolu gibiydi. Selamın ardından ziyaretin sebebi belli oldu. Gül’ün beni de davet ettiği ABD gezisi sırasında dönemin Başyaveri’ne yönelik yazdıklarımdan biraz alınmış :) O dönem göreve hazırlandığı için dikkatini çekmiş. Dayanamayıp gülmeye başladım. Şaşkın bakışlarımız arasında cebinden yazdıklarıma yönelik bilgilendirme notları çıkardı. Teşekkür edip aldım, ayaküstü göz gezdirmeye başladım. “Yazmanız için vermiyorum, ne olur yanlış anlamayın” dedi ama bahsetmek de boynumun borcu oldu. Gülüştük, birbirimize teşekkür ettik ve ayrıldı (o konuya fırsat bulduğumda ayrıca değineceğim).

Heyet Kabul Salonu.

Heyet Kabul Salonu.

Rahşan masadaki Cumhurbaşkanlığı forslu bardaklardan birkaç tane yürütmeye teşebbüs ettiyse de “devlet malıdır, zimmetlidir, demirbaştır” diyerek engellemeyi başardık (İsmail Hakkı da adaşı İsmail Hakkı’nın bir yağlıboya tablosuna meyletti).

Vuslata beş kala

Heyet Bekleme Salonu’ndaki gerilimli bekleyişimiz sürüyordu. Gerçi bizdeki gerilimin aksine Çankaya Köşkü tam bir huzur vahası. Gece yağan kar dev bahçeyi bir muhteşem bir kış tablosuna çevirmişti. Hissettiğimiz o huzuru yaşamaya Cumhurbaşkanları’nın da fırsatı oluyor muydu acaba? Hiç sanmam. Sayın Gül sohbetin başında sosyal medyadaki varlığının daha çok Köşkü ve Cumhurbaşkanı’nın yaşamını halka açmak olduğundan söz etti. Bence bu anlamda başarılı da oldu (2005 tarihli bir yazım aklıma geldi).

Sonunda kapıda bir görevli belirdi: “Buyrun efendim”. Bir koridordan geçerek salona ulaştık. Büyük bir masa. Her yerinde bir kaşık, çatal, bıçak, tabak, çanak, bardak. Etrafımızda korumalar, garsonlar. Masada nerede oturacağımız belli.

masa-karti-640x477

Henüz ‘Beyefendi’ yok. Oturduk. Hepimiz Yemekteyiz programı yarışmacıları gibi masaya, etrafa bakınıyoruz. Her şey fazlasıyla iyi görünüyor. Gerilim zirvede. Derken bir hareketlenme, ayaklanma; ve Abdullah Gül gülerek salona geliyor. Hepimizin elini sıkarak yerini alıyor.

Devlet demek protokol demek. Protokol ise bürokrasi. Çankaya Köşkü’nde hemen her konu bir ordu insana emanet. Sadece yemekte bize servis yapan garsonların eline birer pala versek Fiji ya da Gana’da yönetimi ele geçirebilirdik kesinlikle.

Çankaya Sofrası'nın yapıldığı Küçük Salon.

Çankaya Sofrası’nın yapıldığı Küçük Salon.

Cumhurbaşkanı yerini aldıktan sonra yemeği organize eden Cumhurbaşkanlığı Kurumsal İletişim Başkanı Kemal İlter ve Danışman Yusuf S. Müftüoğlu dışında herkes salonu terk etti.  8 kişi başbaşa sohbete koyulduk.

Çankaya Sofrası menüsü.

Çankaya Sofrası menüsü.

Menümüzü Hayrünnisa Gül Hanım seçmiş (bu gelenekmiş). Zeytinyağlı pancar soslu lahana sarma, tereyağlı ıstakoz sotesi, yufkada Akdeniz salatası, dana kaburga ve ballı kadayıf tatlısı. Hiçbirine acımadım (Gül’ün tatlı yerine kavun ve portakal yediğini eklemiş olayım).

Ama elbette oraya yemek değil sohbet için gitmiştik. İlk sözü Abdullah Gül aldı ve her dönemin belirleyicisi olan hakim bir teknoloji olduğundan; bugün bunun internete karşılık geldiğinden bahsetti. Bireyi, aileyi, toplumları değiştiren; hatta kimi bölgelerde halk ayaklanmalarında dahi rol oynayan bu yapının istismar edilmeden kullanımı ve kaş yapayım derken göz çıkartmadan düzenlenme ve denetiminin yapılmasından söz etti.

Bu vesileyle internet konusunun zaman zaman MGK toplantılarında dahi gündeme geldiğini öğrendik. O toplantılarda anlatılan interneti dinlemeyi ÇOK isterdim. Ne anlatıyorlar acaba? Benim kullandığım internet ile onların dinlediği aynı mıdır?

Meşhur meselenin nihayeti

Yukarıda da değindiğim gibi Abdullah Gül’ün Twitter, Facebook, Google, Apple gibi teknoloji şirketleriyle görüştüğü ABD ziyaretinin davetlilerinden biriydim. Bu kapsamda Cumartesi günü TRT Haber’deki Sosyal Medya isimli televizyon programıma da konuk olmuştu. Program sırasında gündeme gelen sansür konusunda Gül Türkiye’de herkesin interneti özgürce kullanabildiğinden, sansür olmadığından bahsetmiş, o bölümde programda yanımda yer alan TRT Haber Koordinatörü Ahmet Böken de onaylamıştı. Benim oradaki sessizliğim bu beyanatı onayladığım şeklinde yansıyınca başıma gelmedik kalmamıştı (açıklamamı şu yazıdaki ‘Ana Konu Dışı Bilgilendirme’ başlığından takip edebilirsiniz).

Konu dağılmadan Gül’ün ardından sözü alarak o yayını hatırlattım ve bu yüzden onun siyasi hayatındaki eleştirinin toplamından fazlasını -sanki işleyişte payım varmış gibi- benim yediğimi hatırlattım (üzüm yemek – bağcı dövmek ikileminde mağdur genelde ben olurum). Muğlak tanım ve kavramlara bağlı olarak çoğu zaman mahkeme kararına bile ihtiyaç duymadan keyfi şekilde binlerce sitenin sansürlü olduğunu hatırlattım ve bunun kabul edilemez olduğunu belirttim.

Gül ise kulağa hoş gelmesine rağmen tam serbestliğin anlamlı olmadığını; demokratik hukuk sistemlerindeki makul düzeyin hedeflenmesi gerektiğinin altını çizdi. Temel hedef özgürlük ve çoğulculuğun yaygınlaştırılması olmalıydı. Erişime engelli sitelerdeki mevcut durum ve uygulamaların inceleneceğine dair söz alarak bahsi kapattık. Bu konunun takipçisi olacağım. Sizlerin de desteğini beklerim (Haters gonna hate; o ayrı. Onları görmezden gelmeyi öğreneli çok oldu).

Benim için buluşmanın tartışmasız en faydalı sonuçlarından biri bu oldu.

Gündeme getirdiğim diğer meseleyse eğitim ve istihdamdı. Bilgisayarlaşma ve internet kullanımı konusunda ümit verici bir ilerlemeye sahne olan Türkiye’de etkin bir eğitim ve koordinasyon ile internet ciddi bir istihdam alanı ve eğitim platformuna dönüşebilirdi. Hatta ev kadınları için bile evinden çalışabilecekleri platformlar yaratılabilirdi. Burada -yer sebebiyle- ayrıntılarına girmek istemediğim birkaç örnekle konuyu detaylandırdım. Bunu da not alarak inceleyeceklerini belirttiler. Umarım bir şeylerin vesilesi olur zira bu gerçekten çok inandığım bir mesele.

Dışı seni, içi beni

Köşk ziyareti öncesi Twitter’da “ne sormamı istersiniz?” diye bir çağrı yapmıştım. Şaşırtıcı bir ayrıntı olarak yollanan soruların hepsini sahipleri silmiş. Ama çoğu iki ana başlıkta toplanıyordu:

  1. Neden kimseyi takip etmiyor / cevap vermiyor?
  2. Neden bizi blokluyor?

Özellikle bloklama garip bir durum. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kendi Cumhurbaşkanı tarafından bloklanması -internet kuşağı için- vatandaşlıktan çıkarılma gibi algılanabilir.

Gül’ün bu soruya cevabından ilginç bir şeyi de öğrendik. Sosyal medya ateşe en yakın olduğunuz yer. Cumhurbaşkanı da bundan muaf değil. Abdullah Gül sosyal medyada kendisine yapılan hiçbir hakarete kişi ya da kurum olarak dava açmadıklarını hatırlattı. Açılan birkaç dava, savcılıklar tarafından resen açılmış. Hakaret içeren sosyal medya mesajlarına Cumhurbaşkanlığı’nın tek uygulaması bloklamak oluyordu. Hakaretin sınırı, şekli, eşiği nedir bilemem elbette.

Yine en çok merak edilen “neden kimseyi takip etmiyor?” sorusunun cevabınıysa “birini etsem, diğeri darılacak” olarak verdi Gül. Bu cevap bizlerden yoğun bir itiraz dalgasına yol açtı. Bence biraz daha zorlasak direncini kırabilirdik ;) Başka sefere!

Son olarak aklımda kalan iki küçük detayı da sıkıştırayım:

  • Hani bazen arkadaşlar ricada bulunur “şunu bir tanıtsana, bir el atsana” gibisinden. Sohbet sırasında öğrendik ki zaman zaman Cumhurbaşkanı’ndan da bazı kitap ve filmleri Twitter’da tavsiye etmesini rica ediyorlarmış. Kardeşim bari Cumhurbaşkanı’na yapmayın şunu ayıptır yahu :)
  • Cuma günü Apple’dan özel bir heyet Köşk’ü ziyarete geliyormuş. İçeriği nedir bilmiyorum ama öğrenirim bir şekilde.

2 saati aşan bir yemekli sohbetin notları bu kadar değil ama bu yazı aldı başını gitti. Yediğim içtiğim benim oldu, size de bu satırlar kaldı (bir de şu haber elbet).

, , , , , , , , , , , ,

30 Responses to Çankaya Köşkü notları

  1. Oğuzhan Aktepe 31/01/2013 at 14:24 #

    Beyinsiz Adam dün 5N1K programındaydı orada da bu ziyaret ile ilgili konuştu.

  2. kul ahmet 31/01/2013 at 14:32 #

    bloklama olayını geçiştirmiş güzelce. hakaretle alakası olmayan basit bir eleştiri yüzünden bloklamış mesela beni. diğer konuları bir yana bıraktım, sırf bu yüzden utandım reisi cumhurumdan

  3. Kemal 31/01/2013 at 14:39 #

    1. A. N. Sezer’in yaptığına bakın hele…
    2. Haberlerde A. Gül hoşgeldiniz derken sizinle samimiyeti de gözümüzden kaçmadı amirim.

  4. Doğan Yetiş 31/01/2013 at 15:01 #

    Cumhurbaşkanı ile yemek yemek gerçekten enteresan, güzel bir olay. Ancak bu kadar protokolün içinde boğularak yapılan konuşmaların ne kadar etkili olacağından çok emin olamiyorum. Yani, sizin orada bulunma nedeniniz, Cumhurbaşkanı’nın sizden görüş alması, gündemi takip etmesidir. Ama sanırım “şikayet edecek” rahatlığı da o anda kendinizde bulmanıza yardımcı olunmuyor. Yani, Cumhurbaşkanı “İnternetin kısıtlanması lazım” şeklinde konuştuğunda, “Neden Darwinle, Komünizmle ilgili ya da Bianet.org gibi siteler engelleniyor?” diye soramıyorsunuz. Yani, verimliliğin düşük olduğunu düşünüyorum ben böyle toplantılarda. Bence daha etkili yöntemler bulunup sonuca daha çok etki edilecek bir sistem geliştirilmeli. 5-6 kişiyi bir konuda fikir almaya, tartışmaya çağırırken onların diken üstünde değil, aksine mümkün olduğunca rahat olmaları gerekiyor.

    • MserdarK 31/01/2013 at 15:04 #

      Orada mümkün olduğunca rahattık inanın. Kahkahalarla geçen bir sohbetti ve eminim ne Köşk, ne de Gül o kadar rahat bir heyet kabul etmemiştir. Bahsettiğiniz konular da gündeme geldi. Yazıda çok özetle değindim. Bu konularda Cumhurbaşkanı’nın duruşu aşağı yukarı belli ama orası bir yürütme, yasa / düzenleme yapma makamı değil biliyorsunuz. Yetkileri tanımlı, belirli.

      Bu ayrıntıyı kimi zaman unutabiliyoruz.

  5. Yunus Emre Özdemir 31/01/2013 at 15:41 #

    Ahmet Necdet Sezer’e bak hele. Bir de devlete masraf olmasın diye yurt dışı gezileri yapmadığını söylerler. Tarihi bir binayı yalan etmiş evime havuz yaptıracağım diye…

    • wime77 01/02/2013 at 15:41 #

      Ayrıca
      Sizin Atatürk ile bir derdiniz zaten olamaz. Kendinizi okadar da büyük görmeyin.
      Onun yaptığı ve hata olarak gördüğünüz konu ne ise onuda paylaşmanızı isterim. Zira Atatürk ‘ün en başından beri hata yaptığını söyleyen bir sürü insan tarihin sayfaları arasına bile giremedi.

  6. I. BASKIN (serpico) (@tserpico) 31/01/2013 at 16:15 #

    neden blogunuzun RSSleri tam metin değil? Bilinçli bir tercih mi? sizi neden RSS readerdan okuyamıyoruz?

  7. @banukitis 31/01/2013 at 19:22 #

    Kosk’e gitmiş kadar olduk bu yazıyla. Sayende heyet kabul salonundaki berjerlerin bizimkilerle ayni oldugunu da ogrendim:)Tum mobilyalar Dorya bu arada. Hayrünnisa Hanım bir İzmir seyahatinde görmüş, begenmiş, döşetmiş..

  8. @yshaslak 01/02/2013 at 00:43 #

    Yanlış hatırlamıyorsam Abdullah GÜL ilk twitter hesabı açtığında RT_Erdogan hesabını takip ediyordu. RT_Erdogan da sadece Abdullah GÜL’ü takip ediyordu. Malum yakın zamanda aralarındaki gerginlik söz konusu iken tekrar baktığımda takipler kalkmıştı. Twitter da kayıtlar mutlaka vardır. Yanlış hatırladığımı da düşünmüyorum. Yani zamanında takip ediyordu :)

  9. Utku Kaplan G. 01/02/2013 at 01:11 #

    Ya ben cidden çok şaşkınım şu havuz olayı ile ilgili.Gerçek mi? Eğer öyleyse neden cumhurbaşkanlığı onay vermemiş çok merak ettim doğrusu.

    Ayrıca yediğiniz içtiğinizle ilgili de öyle üstün körü geçmişsiniz hiç olmamış.Tatları nasıldı,yemeklerin sıcaklığı-soğukluğu ideal derecede miydi?Siz en çok hangisini sevdiniz?Çatal-bıçakların sıralamasını karıştırdınız mı?(Dıştan içe doğru diyeydim iyiydi.)
    Geceleri kör vakit’te sucuklu omlet fotosu yayımlayan M.Serdar Kuzuloğlu nerdeee?

    Atatürk’ün bu ses kaydını da nasıl olmuşsa dinlememiştim.Babam,eşim ve ben açtık kulaklarımızı dinledik,bi daha dinledik,fena efkarlandık. Gizli gizli çektiğiniz fotoları da bir gün görebilmek nasip olur inşallah.Köşk’e davet edilmenize ayrıca sevindiğimi söylemeliyim.Radyo yayınında birazcık dedikodu da yapmanız ümidiyle… Nice güzel başarılara Serdar bey..

  10. kaan g 01/02/2013 at 03:21 #

    Amirim sunumlar, televizyon programları falan derken, vücut dili konusunda mutlaka bilgin vardır. Sayın Gül’ün tokalaşma esnasında heyetten bir tek sana diğer eliyle temas ettiği dikkatimi çekti. (Tokalaşıyorsunuz, belli belirsiz bir upper-hand yapmaya niyetleniyorsun, boşta kalan eliyle koluna dokunuyor.) Bir amaç yoktur belki ama dikkatimi çekti öylesine. Bazen puro, sadece puro elbet… (Hamiş : Puro konusunda blog yazma sözün var. Hatta formspring cevaplarına bir ara baksan, onlarca konuda “bunu blogta yazacağım” sözün var.)

  11. Figen 01/02/2013 at 13:30 #

    yazınız güzel hoş kaleminize sağlık. ama Mustafa Kemal dediğiniz Atatürk ile ilgili yorumunuz epeyce YERSİZ olmuş, dediğiniz gibi konuyu dağıtmışsınız..

    • MserdarK 01/02/2013 at 13:37 #

      Mustafa Kemal ile ilgili bölümler yazının bütünlüğü içinde yersiz değil aksine tamamlayıcı durumda. Çankaya Sofrası geleneğinin neden önemli olduğuna, ne ifade ettiğine dair ayrıntılar içeriyor. Sizin Mustafa Kemal’e kişisel bir alerjiniz varsa ayrıntılar da rahatsız etmiş olabilir, ona da diyecek bir şeyim yok. Kimse kimseyi sevmek, saymak zorunda değil. Yazıda da değindiğim gibi insan olarak hepimizin bolca kusuru var. Ve yine yazıda da değindiğim gibi sahip olduğu kusurlara, yaptığı hatalara rağmen benim Mustafa Kemal ile bir derdim, sıkıntım yok.

      Ve bu blog benim kendi çiftliğim; istediğim gibi at koşturuyorum. İstediğimi yazıp / yazmamakta; fikirlerimi özgürce ifade etmekte de serbestim.

  12. wime77 01/02/2013 at 15:35 #

    Mustafa Kemal Atatürk

    Bir arkadaşım şimdi yaşıyor olsaydı ne güzel sohbet ederdik dedi.
    Durdum düşündüm. Bana konuşsana ne oldu neden sustun dedi. Ne konuşacağım dedim. Okudğun kitabın 100.000 birini okumadım. Ancak o konuşur ben dilerdim dedim. Zaten şuan da da onun konuştukları dinliyorum ve ömrüm yettiği sürecede dinlemeye devam edeceğim.

    Tabi bu bir şeh’in müridlerine konuşması gibi algılanmasın. Hiçbir şekilde bir şeyh’ şıh hatta güncel devlet adamlarının tümüne öyle bir suskunluğumun olması söz konusu olmaz.

    Öncelikle sakallı gitmiş olmanız 1. Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk ‘e büyük saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Orası Sayın Abdullah Gül ‘ün Atamızın mirasına vekalet ettiği ve yaşamı boyunca Atamızın bulunduğu bir binadir.. Sayın Abdullah Gül, Atatürk ‘ün kurduğu Cumhuriyetimizin memurudur. Mustafa Kemal Atatürk ‘ün veridği yemekler ile konuşulan konular bakımından da bakacak olursak bu değişmemektedir.

    Sizin neden çağrıldığınız belli bunu bir kenara koyalım.

    Sayın Abdullah Gül sizce Atatürk ‘ün mirasına vekalet edebilecek kapasitede birimidir ki onun görüş ve düşünceleri bizi düşündürsün ya da dikkate alalım ?

    Ne demiş ?
    kulağa hoş gelmesine rağmen tam serbestliğin anlamlı olmadığını; demokratik hukuk sistemlerindeki makul düzeyin hedeflenmesi gerektiğinin altını çizdi. Temel hedef özgürlük ve çoğulculuğun yaygınlaştırılması olmalıydı.
    Yani Atatürk ‘ün ölümünde sonraki 75 yılda bile hala konuştuğumuz konuya bakarmısınız ?

    Atatürk ‘ün mirasına vekalet eden birinden bu sözleri duymak, bir annenin yavrusunun başına kötü birşey gelmiş gibi feryad ederken yandığı yüreği gibi dağlar içimizi.

    Bu nedenle Sayın Kuzuloğlu, boşverin Cumhurbaşkanlığı makamını çok büyütmeyin gözünüzde. Bakın Cem Yılmaz ‘ın anlattığı Genel Kurmay başkanlığı makamındaki askerlerin son durumu ortada. Makamlar, mekanlar, korumalar takılmayın bunlara.

    Bu makam, onları hakkı ile temsil edebilecek, aklı hür vicdanı hür kişiler geldiğinde değerlenecektir ve yaptığınız bu gezi bizim için bir anlam ifade edecektir.

    Ondan sonra Cumhurbaşkanımız birisini çağırdığında merakla ne konuştuklarını öğreneceğiz ki eminim Atatürk gibi yapacaklar. Tüm basın bu sohbetleri takip edip halka duyuracaklar ve tüm Türkiye o anda en fazla reyting alan bu sohbetleri sabaha kadar arada Tüm Türkiye ‘nin kaldıracağı RAKI bardakları ile izlenecek ve diyeceğiz ki. ŞEREFE ATAM.

    • Mehmet 01/02/2013 at 17:36 #

      @wime77,
      Sayın wime77, Serdar Bey güzel güzel yazmış, nedir Allah aşkına bu öküz altında buzağı arama meselesi, nedir bu kin, bi olumlu bakın hayata Allah aşkına ya. Serdar Bey meramını anlatmış ama anlayamamışsınız belli ki.. Hz Muhammed (ki dini kaynaklarda insanların en mükemmelidir) hata yapabiliyorken ne kadar büyük de olsa insanların hatasız olduğu nasıl bir yanılgıdır?

      Yazınızda çok şeye değinilebilir ancak şuraya değinmek istiyorum;

      İfadeleriniz şöyle:

      “Sayın Abdullah Gül sizce Atatürk ‘ün mirasına vekalet edebilecek kapasitede birimidir ki onun görüş ve düşünceleri bizi düşündürsün ya da dikkate alalım ?

      Ne demiş ?
      kulağa hoş gelmesine rağmen tam serbestliğin anlamlı olmadığını; demokratik hukuk sistemlerindeki makul düzeyin hedeflenmesi gerektiğinin altını çizdi. Temel hedef özgürlük ve çoğulculuğun yaygınlaştırılması olmalıydı.
      Yani Atatürk ‘ün ölümünde sonraki 75 yılda bile hala konuştuğumuz konuya bakarmısınız ?

      Atatürk ‘ün mirasına vekalet eden birinden bu sözleri duymak, bir annenin yavrusunun başına kötü birşey gelmiş gibi feryad ederken yandığı yüreği gibi dağlar içimizi.

      Evet, özgürlükler konusunda çok zıt iki tablo var değil mi? Peki şapka kanunundan da haberiniz vardır elbet. Buyrun bunu özgürlükler açısından yorumlayın. Ha bu arada bir ricam da aynı zamanda “şapka kanununa muhalefetten idam edilmiş bir anadolu kadını”nın durumuna da değinmenizi ayrıca rica ediyorum..

  13. SEO Danışmanı 01/02/2013 at 17:17 #

    Ziyaretçi kartı en çok ilgimi çeken şey oldu.

  14. Serkan 01/02/2013 at 20:45 #

    Atatürk, hataları ve özgürlükler konusunda Topal Osman Ağa ile ilgili konularda biraz araştırma yapmanızı öneririm. Konu ile ilgili linklerde göndermek isterdim ama çok gerek yok arama motorlarına Topal Osman Ağa yazın kendisi hakkında bir fikriniz olacaktır.Yakında bu konu ile ilgili olarak bir film de vizyona girecek takip etmenizi öneririm.

    Atatürk kesinlikle çok zeki ve ulusumuza büyük hizmetleri olmuş büyük bir kumandandır. Ancak savaş koşullarının ve yeni bir ülke kurmanın vermiş olduğu zorluklardan ötürü bir çok yanlışı da vardır. Özgürlüklerden bahseden bir millet olarak bunların konuşulabiliyor olması gerekir. Bu anlamda Serdar Beyi gönülden destekliyorum.

  15. turkishfuehrer 01/02/2013 at 23:27 #

    Amirim hayırdır 3 günlük sakalla yemeğe katılmışsınız??? Merak ettiğim şu laf dokunduran falan oldu mu??

    Ben de geçen iş görüşmesine gittim… Hemen sakallarıma laf dokundurdu personel sorumlusu bey…

    Benim sakallar 3 günlük değil, 270 günlük gerçi.. fazla kısımları gömleğin yakasının içine sokuyorum takım giyerken…

  16. Adalet S. 02/02/2013 at 10:00 #

    Pembe Köşk ve havuz olayı hakkında yazdıklarınız eksik ve yanlış bilgiler üzerine bina edilmiş. İzin verirseniz bu bilgileri düzeltmek istiyorum:

    1- Pembe Köşk’te zaten bir havuz vardı ve bu havuz binanın mimarı Clemens Holzmeister tarafından yapılmıştı. 1,20 metre derinliğindeydi ve tabanı mermer kaplıydı.
    2- Bu havuzun olduğu bölüm, Turgut Özal döneminde üstü kapatılarak ağırlama salonu olarak kullanıldı.
    3- Süleyman Demirel döneminde ağırlama işleri Hizmet Binası’nda yapılmaya başlandı ve bu bölüm kullanılmadı.
    4- Her cumhurbaşkanı değişim sürecinde olduğu gibi Süleyman Demirel’in görev süresinin bitimi ile Ahmet Necdet Sezer’in göreve başlaması arasında köşkte tadilat yapıldı. Bu geniş çaplı tadilat kapsamında havuzun derinliği 1,60 metreye indirildi, havuzdaki fıskiye kaldırıldı ve havuzun tabanı seramik kaplandı.
    5- Hem Demirel, hem de Sezer binadaki havuzun büyütülmesi konusunda bir talimat vermediklerini belirtmektedirler. Bu tadilat, Sezer’in Köşk’e taşınmasına kadar olan süreçte gerçekleşen bir iş ve büyük olasılıkla dönemin bürokratlarının işi.
    6- Selefleri gibi Ahmet Necdet Sezer de bu binayı konut olarak kullandı.
    7- Abdullah Gül’ün göreve başlaması sürecinde yine geniş çaplı tadilat çalışması başlatıldı. Havuzda ve havuzun bulunduğu bölmede yapılan değişikliklerin, binanın fiziki yapısına zarar verdiği ve mimari dokusuna uymadığı belirlendi. Binayı ve havuzu yapan Clemens Holzmeister’in son öğrencisinin de içinde olduğu bir ekip kurularak bina yenilendi.
    8- Anıtlar Kurulu bu bina için kullanılamaz kararı almadı. Konut olarak oturulamaz kararı aldı. Bina hâlen kültür sanat etkinlikler için kullanılabilmektedir. Mesela geçen Cumhuriyet Bayramında demiryolları sergisi açıldı binada.

    Bir gazeteci cesur olmalı ve sorgulamalıdır. Sizin de yaptığınız bu. Ama keşke bu konuyu yazmadan önce çok iyi bir araştırma yapsaydınız. Çünkü yazınızın içinde yer alan ifadeler, özellikle 10. cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e haksız ithamlar içeriyor. Bu eksik ve yanlış bilgiler, konuyu sizden öğrenen kişilerin aklında yanlış kanılar oluşturabilecektir.

    Sizden yazınızdaki ilgili bölümü düzeltmenizi mimarlığa gönül vermiş biri olarak rica ediyorum. Teşekkürler.

    • MserdarK 02/02/2013 at 14:02 #

      Adınızı vermediğiniz için nasıl hitap edeceğimi bilemedim ama benim Sezer ve Gül dönemindeki kaynaklarım bu bahsettiklerinizi tamamen yalanlıyor. 8. maddede bahsettiğiniz iddia zaten bana ait değil.

      Herhangi bir ispat sunamadığınız için benim için bunlar da aynen benim kaynaklarımınki gibi iddiadan öteye gitmiyor. Yorumlar arasında yer vererek sorumluluğumu yerine getirmiş oluyorum sanıyorum.

      Karar okurların olsun.

  17. Atatürk 03/02/2013 at 03:15 #

    Çankaya Köşkü ziyaretiniz akabinde “Rakı Sofrası” konuşması olarak buraya eklediğiniz Büyük Atatürk’ün ses kaydında,pek üstünde durmasanız da, buradaki yorumlarda görmemezlikten gelinse de, o sofrada cümleleri kurarken yaşadığı dil sürçmeleri onun değerini bizim gözümüzde en ufak bir şekilde etkilemez.. emin ol bu ziyaret kapsamında sunulan bu ses kaydı hangi kafa ile yapılmışsa işte o kafa gözümüzden düştü.Sizden bununla ilgili bir açıklama istiyorum tüm samimiyetinizle neden bunu görmemezlikten geldiğinizi ve buradaki esas amacınızı anlatın lütfen.

    • Mehmet 03/02/2013 at 18:45 #

      Ah bir de şartsız sahiplenmeyi bıraksak, önyargıları kenara koysak, sağ salim okuyabilsek..

      – Siz: ” “Rakı Sofrası” konuşması olarak buraya eklediğiniz …”
      – MSerdarK: “Çankaya Sofrası ya da ilgilileri tarafından daha bilinen adıyla Sofra, …”
      * (Sayfadaki tek “Rakı” kelimesi size ait. “Rakı içmek kötüdür.” şeklinde bir ifade de yok. Velev ki Atatürk siroza bağlı olarak vefat etmiştir. -Bunu olumsuz olarak söylemiyorum.-)

      – Siz: “… o sofrada cümleleri kurarken yaşadığı dil sürçmeleri onun değerini bizim gözümüzde en ufak bir şekilde etkilemez”
      – MSerdarK: “Parantez içindeki çeviriler bana ait. ”
      * (Çeviriden kasıt bugün pek kullanılmayan eski kelimelerin günümüz karşılıkları olabilir mi acaba?”

      – Siz: “emin ol bu ziyaret kapsamında sunulan bu ses kaydı hangi kafa ile yapılmışsa işte o kafa gözümüzden düştü.”
      – MSerdarK: “Bu sofra sohbetlerine ait olduğu söylenen bir ses kaydına Youtube’da rastlamıştım”
      * (Olmayan bir bilgiyle haksız bir çıkarımda bulunmuşsunuz. Kaldı ki bu ses kaydını servis edenlerin Atatürk’ün ekonomik gücün öneminin farkındalığı içerisinde söylediği bu sözleri servis etmekle ancak onu yüceltme amacında olduğunu söyleyebiliriz.)

      Umarım şu kısacık yorumunuzdaki bu yanlış anlamaların nedeninin “ön yargılarımız” olduğunu fark eder, otomatik cevap verme yerine bir “iç muhasebe”yi tercih edebiliriz. Amacım sizi incitmek değil. Ancak Serdar Beyin de bu şekilde haksız yere yanlış anlaşılmasına da gönlüm el vermedi.

  18. wime77 05/02/2013 at 14:11 #

    Serdar Bey ‘i yanlış anladığımızı kim söyledi ?

    Serdar Bey’i ben yanlış anlamıyorum. O fikirlerini ve yaşadıklarını anlatıyor kimileri alkışlarken kimileride eleştiriyor. Kaldıki bu eleştiriler Serdar Bey ‘in emin olun klavuzu oluyor. Burda yaptğım eleştrilerin hiç birisi kendisinin kişiliğine değil. Kendisinin işine gösteridği öneme büyük saygı duyuyorum ve bu nedenle onu takip ediyorum. Birçok konuşmasında bulundum ve bulunmaya da devam edeceğim. Sadece paylaştığı bilgiler değil eğlenceli birisidir de aynı zamanda. Maceracı yönüylede ilgileniyorum. Vecihi ile yaptığı bir yolculuğuna bile birkaç dakika eşlik ettim. Vecihi hastalandığında ( bozulduğunda ) doktor bulması için uğraştım. Bunlar başka birşey.
    Bunların hiç birisi Serdar Bey ‘i eleştirmeyelim ya da onu bir taraf ilan edelim anlamına gelmiyor.

    Ama insaf eyleyin biraz da eleştirebilelim.

    Bu ülkenin Cumhurbaşkanı’ nın korumalarının üzeri aranıyorsa, kapının önünde bekletilebiliniyorsa, ya da gerçekten anlamsız ve önemsiz işlerle uğraşıyorsa bunları eleştirmek en doğal hakkımız.Bu eleştirileri Sayın Gül ‘e Serdar Bey üzerinden iletilmekte kendisinin üstlendiği bu görevin bir parçası olduğunu düşünüyorum.

    Serdar Bey Türkiye internet dünyasında bir yer sahibi. Yaptığı birçok girişim bize olumlu yönde gelişim sağlıyor. Sarf ettiği her sözü dinleyip anlamaya çalışıyorum. Türkiye deki internetin ( kanunlar, fiziki alt yapı, işleyiş) yeni şeklinin verilmesi içinde kendisinin fikirlerine ihtiyaç var ve kendisinin sesi bizim sesimiz buna emin olun.

    Bu nedenle biz Serdar Bey için bir linç kampanyasıbaşlatmadı. Bırakında Serdar Bey haksızlığa uğradığını düşünüyorsa bırakında kendisini savunsun. Kraldan çok Kralcı olmayın.

    • Mehmet 14/02/2013 at 12:15 #

      @wime77,

      Yorumunuza sizin mantığınızla gidersek cevabım şu:
      “Domates”

      Evet, sade ve sadece domates..

      Nereden mi çıktı bu?
      Bilmiyorum, ben sizin mantığınızla ilerledim..
      Çünkü anladım ki belirli bir mantık, soru-cevap ilişkisi içerisinde ilerleyemiyorsunuz.
      Gelin buna birlikte bakalım:

      Yukarıda sizin yorumunuza ithafen sizin cümlelerinizi parantez içerisinde alıntılayıp buna karşılık bir soru yöneltmişim. Akabinde de “Atatürk” rumuzlu bir arkadaşa da 3 maddede şu şekilde cevap vermişim:

      – Siz: “…”
      – MSerdarK: “…”
      * ( … (Açıkça yanlış anlaşıldığı görülen bu konudaki benim yorumlarım) … )

      Yani oldukça anlaşılır, havadan değil, doğrudan bahsedilenler üzerinden giden tane tane bir yorum yapmışım. Siz ise kendi sorunuzu yanıtlamak yerine “Atatürk” rumuzlu arkadaşa verdiğim cevap üzerinden bir yanıt vermişsiniz. Ama ne yanıt?
      Ne soruma cevap var, ne de “Atatürk” rumuzlu arkadaşın yazdıklarına değinen bir açıklama.. Bunlara verecek cevabınız yoksa kendi iyiliğiniz için yapmanız gereken “Acaba %100 doğru mu düşünüyorum?” deyip fikri altyapınızı sorgulamanız, geliştirmeniz bence. İnsan olarak vazifemiz de bu değil mi: “Yanlışlarla dolu dünyada, kötülüklere meyilli benliğimize karşı mücadele edip olgunlaşmak, aşağı düşme potansiyeline sahip olduğu kadar yukarı çıkma potansiyeline de sahip kişiliğimizi yukarılara çıkarmak, özetle inkişaf etmek..” Bunu yapamadığımız, gurura-egouza yenildiğimiz zaman bence büyük bir hata yapıyoruz. Gurur ki ufak bir mesele değil, şeytanı şeytan yapan temel unsurlardan biri gibi duruyor..

      Ben sizin gibi yapmayıp sorularınıza doğrudan açıklama getirmeye çalışacağım, buyrun başlayalım:

      ###
      “Atatürk” rumuzlu arkadaşa ithafen demişim ki:
      “Umarım şu kısacık yorumunuzdaki bu yanlış anlamaların nedeninin …”
      Siz de bu yorumun cevabında demişsiniz ki:
      “Serdar Bey ‘i yanlış anladığımızı kim söyledi ?”
      Açıklayayım: Şimdi 3 maddede Serdar Bey’in demediği şeylerden dolayı eleştirildiği açıkça ortada mı değil mi? Öyle. Bence 100 tane akl-ı selim kişiye o yorumu ve cevabı okutsak 100’ü de buna katılır. 3’te 3 bu haksız yorum karşısında verdiğim cevapta çok farklı ifadeler kullanabilirdim değil mi? Mesela “Gözünüz o kadar bağlanmış, aklınız o kadar tutulmuş, o kadar kinle dolmuşsunuz ki hiç olmayan şeyler üzerinden yorum yapıyorsunuz..” diyebilirdim. Ama hem bunlar benim “Atatürk” rumuzlu arkadaşa karşı gerçekten düşüncelerim değil, belli ki hızlıca okumuş ve bence bazı noktaları yanlış anlamış ama bu ülkenin kurucularından birini çok sevdiği için de yanıt verme ihtiyacı hissetmiş ki bu çok normal ve hatta onurlu bir davranış; hem de takınacağım bir üslup değil ki o tarz yaklaşımlar bizi ayırıştırır. Ben “Yanlışları da vardır ancak Atatürk’ü yaptığı iyi işlerden dolayı seviyorum” demek yerine Atatürk düşmanlığına başlarım, “Atatürk” rumuzlu arkadaş misal “Ak Parti’yi sevmiyorum ama şu konularda iyi şeyler yaptılar” demek yerine tamamen sevmemeye başlar, sonra da kin dolu, bölünmüş bir topluma döneriz. Eğriye eğri doğruya doğru deme özelliğimiz kaybeder, motivasyonumuzu yitirir, dünyaya nam salmak yerine birbirimizle uğraşa uğraşa kolay bir lokma oluruz..

      ###
      Siz:
      ” … kimileri alkışlarken kimileride eleştiriyor. … Burda yaptğım eleştrilerin hiç birisi kendisinin kişiliğine değil. … Vecihi ile yaptığı bir yolculuğuna bile birkaç dakika eşlik ettim. … Ama insaf eyleyin biraz da eleştirebilelim. … Bu nedenle biz Serdar Bey için bir linç kampanyası başlatmadı(k). ”

      Yazdıklarınızın virgülüne dahi bir itirazım yok. İyi de neden bunları yorumuma cevaben söylediniz ki? Yazdığım iki yorumda da “Neden eleştiriyorsunuz?” “Serdar Beyi sevmediğiniz için bunları yazıyorsunuz.” gibi ya da bu anlama gelecek bir ifade var mı? Hiç olmayan bir konu üzerinden gitmişsiniz..

      ###
      Siz: “Bu ülkenin Cumhurbaşkanı’ nın korumalarının üzeri aranıyorsa, kapının önünde bekletilebiliniyorsa, ya da gerçekten anlamsız ve önemsiz işlerle uğraşıyorsa bunları eleştirmek en doğal hakkımız.”

      Aynı şekilde “Cumhurbaşkanını eleştirmeyin.” anlamı çıkarılabilecek en ufak bir ifadem yok. Kaldı ki “korumalarının üzerinin aranması” da nereden çıktı şimdi. Madem bir yanıtınız var, o zaman sorumu cevaplayın, o 3 maddedeki açıklamalara bir açıklama getirin. Siz bunları bırakır da “Ama korumaların da üzeri aranıyor” anlamında bir konuya geçerseniz diyalog kuramıyor oluruz ve buraya bir şeyler yazmamın da anlamı olmaz. Ha, okuyan okur, anlayan anlayacağını anlar ama bunun bu şekilde gitmesinin ikimize de faydası olmaz bence. Kaldı ki böyle bir yanıt gelirse ben bir daha yanıt vermem çünkü yazdıklarımın bir anlamı yokmuş gibi gelir bana..

      “Çankaya köşkü notları” başlıklı yazının içeriğiyle alakalı olmayacak ama şahsi düşüncelerimi de bu konuda söyleyeyim o zaman. Ben buna “Ama x partisi de y yi yapmıştı” diye de cevap vermeyeceğim üstelik.

      Korumaların üzeri aranması ile ilgili aklımda kalmış 1-2 sahne vardı ama emin olamadığım için araştırdım. Gördüğüm kadarıyla bir kere “korumaların üzerinin aranması” diye bir şey yok. Ben bulamadım, siz bulur da burada linkini paylaşabilirseniz öğrenmiş olur ve ona göre beraber bir yorum getirmeye çalışırız. Abdullah Gül’ün doğrudan yaşadığı bir koruma krizi yok, onun Nijerya’daki D-8 ziyareti sırasında arkasından gelen heyetin korumalarının bir noktadan sonra durdurulması durumu var ki görüntülere baktığımızda imaja zarar veren bir şey yok, içeri alınmayan heyet korumaları da gayet iyi savunmuşlar kendilerini.

      Belki bir yanlış hatırlama olabilir de aklınıza Erdoğan’ın yaşadığı koruma krizleri gelmiştir. Gördüğüm kadarıyla iki kriz var. İlki 2009’da şöyle olmuş: Clinton Vakfı toplantısı için New York’ta bulunan Erdoğan’a Türk yakın korumları haricinde ABD’li korumalar da tahsis edilmiş. ABD’li korumaların da yönlendirilmesiyle Obama’nın gireceği kapıdan girmeye kalkan heyet Obama’nın gizli servis çalışanı korumaları tarafından durdurulmaya çalışılıyor. Nasıl oluyorsa bir gerginlik yaşanıyor.

      İkinci olay ise 2011’de BM toplantısı öncesi yaşanıyor, bu sefer de BM korumaları ilgili kapıdan giriş olamayacağı ile ilgili bir tartışma içerisine giriyorlar. Ufak bir karışıklıktan sonra başka bir kapıdan giriliyor, ciddi bir olay yaşanmıyor.

      Ben bu konuya değinmenizi “korumaların dahi üzeri aranıyor, ne hallere geldik, imaj yerlerde” gibi bir anlamda söylediğinizi zannediyorum. Yoksa başka ne amaç olabilir, pek aklıma gelmedi. Ama imaja zarar verecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Misal ilgili olaylarda neler olmuş bir bakalım. İlk krizde olanlar:
      – Korumasının elinin tutulduğunu gören Erdoğan gizli servis elemanının elini tutup itmiş.
      – Krizden ve güvenlik zafiyetinden dolayı programa katılmama kararı alınmış.
      – Konuşmacı olan Erdoğan katılmayınca panel iptal edilmiş.
      – Verilen ABD’li koruma polisleri değiştirilmiş.
      – Ertesi gün Clinton ailesi yemekte Erdoğan’dan bizzat özür dilemiş.

      İkinci krizde olanlar:
      – Erdoğan programdan sonra Türkevi’ne dönüyor.
      – BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon da akabinde Türkevi’ne gelip bizzat Erdoğan’dan özür diliyor.

      Bence ortada imajımıza zarar veren bir şey yok. Hatta doğrusu bunu yazmanıza da çok şaşırdım. Son yıllarda dünyada “Sesimiz çok çıkıyor.” demenizi anlardım da böyle bir ifade kullanmanızı pek anlayamadım. Vicdan sahibi herkes Türkiye’nin son yıllarda dünyada artan etkisi konusunda bence hemfikir.

      ###
      Siz: “Bırakında Serdar Bey haksızlığa uğradığını düşünüyorsa bırakında kendisini savunsun. Kraldan çok Kralcı olmayın.”

      :) Komik olmuş.

      “Serdar Beyi savunmam” ve “Serdar Beyin kendisini savunmaya gerek görmesi” de üzerinde yazılabilecek iki konu ancak ben bunlara değinmeden doğrudan başka bir noktaya dikkat çekeceğim.

      Hadi yazdıklarıma cevap vermediniz, hadi kendi yorumunuzu da yanıtlamadınız da;
      siz neden ‘Atatürk’ rumuzlu arkadaşın yazdıklarını yanıtladınız da onun adına savunmaya geçtiniz?

      “Atatürk” rumuzlu arkadaş da siz olabilirsiniz fakat “neden iki farklı karakter olarak yorum yaptığınız sorusu” akla gelecek bu sefer de.. Hem zaten “Serdar Bey ‘i yanlış anladığımızı kim söyledi ?” demişsiniz. Kendinize biz diye hitap etmeyeceğinize göre, wime77 ile “Atatürk” rumuzlu kişinin farklı kişiler olduğunu da anlayabiliriz. Yani hem kendi adınıza hem de “Atatürk” rumuzlu arkadaş adına konuşmuşsunuz. İyi de ben size verdiğim cevapta “yanlış anlama” ile ilgili bir ifadede bulunmuyorum ki? wime77 olarak size söylemediğim bir ifade üzerinden gitmişsiniz. Ha tabi işin en ilgi çekici tarafı ne biliyor musunuz?
      “bırakın da kendisini savunsun” diyen siz hemen o yazınızda başkasını savunmaya çalışmışsınız :)
      Hem de size yazdığım yorumu da cevapsız bırakarak..
      Hem de yaptığınız kişinin savunmasında benim açıklamalarıma hiç değinmeden..

      Kraldan çok kralcılıkla alakalı sevdiğim bir söz var, onunla bu uzun yorumumu bitirmek istiyorum:
      “Beni övme sözlerini bırakınız. Gelecek için neler yapacağız, onlardan bahsediniz!”

      2023’lerden, 2071’lerden gibi mesela..

  19. Hikmet Cetinkaya 07/02/2013 at 02:04 #

    Yapmis oldugunuz bilgi tahrifati üzerine bunu yazma geregi duydum. Ahmet Necdet Sezer, her ne kadar günümüz türkiye toplumunun yarısına garip gelse de, cumhurbaşkanlığı görevini layığıyla yerine getirmiş, her zaman cumhurbaşkanım olarak kalacak, mustafa kemal atatürk’ün kurduğu türkiye’ye en yakışır devlet adamlarından biri olmuştur…

    görevinden ayrılırken, görevi süresince kendisine verilen 1243 parça hediyenin, 1243’ünü de bırakmıştır…

    misal; 7 madalyon, 94 parça gümüş, 83 parça değerli süs eşyası, 22 vazo, 4 saat, 9 takı, 86 porselen, 27 hatıra para, 4 tabanca, 55 tablo, vs…

    daha da önemlisi kendisine tahsis edilen ve keyfine göre harcaması için kendisine tahsis edilen ödeneği de harcamadı. öyle çok bir şey değil canım; 46 trilyon liracık!

    bitmedi… görevi boyunca harcamayıp tasarruf ettiği bu 46 trilyonu, maliye’ye iade etti. artık kemal abi bir menemen yapmak için yumurta almak için mi harcar kim bilir…

    ailesine bakarsak; çocukları hala memur… first lady semra sezer desen… bi ünlü modacı bile tanımıyor… misal bir atıl kutoğlu, belediyelerin bizim paramızla simitçilere kostüm hazırlattığı bir cemil ipekçi… hala kendi cebinden giyiniyor.

    köşkte desen aşçıyı, garsonu azalttı. “suyla çalışmıyor bunlar” diyerek 14 makam aracını geri verdi. sayın turgut özal’ın sık sık uğradığı muğla karacasöğüt köyü olan okluk’taki yazlık köşke hiç gitmedi.
    oğlunu köşkte evlendirdi, elektrik parasına kadar tüm masrafları cebinden ödedi. eşi semra sezer düştü, bileğini kırdı; hastaneye sivil araçla götürdü, röntgen için kuyruğa girdi, sıra bekledi. annesi vefat ettiğinde de yine sivil plakayla gitti; bulunduğu makamın esiri olup büyüklenmedi…
    köşkte resmi yemekler hariç, kimseye davet vermedi. mutfakta yerli ürün kullandırttı.

    gösterişten, şatafattan uzak durdu.

    göreve getirilirken ne için yemin ettiyse, yeminini tuttu…
    kendi çıkarını değil, ailesine, akrabasına tanıdığına kıyakçılığı değil; hukuku üstün tuttu…

    e rüşvetlerin havada uçuştuğu, kıyakçılığın diz boyunu aştığı, yalan dolan kandırmaca olmadan hiç bir işin yapılmadığı, vatan topraklarının göz kırpmadan satıldığı, ağaçların ormanların rant için cayır cayır yakılmasına göz yumulduğu, iki kuruşluk çıkar için tüm ülkeye ve doğaya zarar veren beş kuruşluk şerefsizliklerin üstün tutulduğu bu ülkede böyle bir insan çoğunluk tarafından tabi ki sevilmez…

    ama o, bu ülkede yaşayan ve mustafa kemal atatürk’ün bu ülkeyi kurduğu laik, demokratik, dürüst ve cumhuriyetçi düşüncelerle doğmuş ve ölene kadar da öyle olacak bir çok kişinin ve benim cumhurbaşkanımdır

    • Mehmet 14/02/2013 at 12:25 #

      Sayın Sezer’in kul hakkına dikkat eden, yapmak zorunda olmadığı ama erdem gösterip yaptığı tüm tasarruflar-hassasiyetler için kendisini tebrik ediyorum.

      Ancak çok başarılı ve halkı kucaklayan, aktif bir cumhurbaşkanı olduğunu söylemek de yanlış olacaktır. Misal, sayın Sezer’in 7 yılda yaptığı yurt dışı temaslarını sayın Gül 2 yılda yapmıştır.

      Bize 46 milyon tasarruf eden değil, aktifliğiyle, iş adamlarını uçağına doldurup ekonomik anlaşmalar için gezdiren cumhurbaşkanları lazım. 2002’deki 36 milyar’lık ihracatı 2012’de 4.2’ye katlayıp 152 milyara çıkaran devlet adamları lazım. 192 ülkenin 151’inin oyu ile Birleşmiş Milletler’de temsil edilebilmemize olanak sağlayan devlet adamları lazım.. Sayın Sezer o 46 milyonu harcasaydı da yaptığı bağlantılarla 46 milyarlık ihracat artışına imkan tanısaydı daha güzel olmaz mıydı? Hesap ortada..

  20. wime77 23/02/2013 at 21:57 #

    Mehmet Bey

    Siz olayları anlamak isteidğiniz gibi anlamak istiyorsunuz.

    Sayın Sezer ‘i en çok eleştiren birisiyim. Örneğin. Şuan Sayın Sezer nerede ? Evin de emekliliğini mi yaşıyor ? Yoksa üniversite üniversite gezip konferans mı veriyor ? Sivil toplum kuruluşların damı ? Çok göze batmasın diye sessiz sessiz mi çalııyor ?

    Sayın Sezer görevdeyken kendisinin yapacak çok işi vardı emin olun gezmekten öte. Görevi süresince yaptıklarını araştırın derim.

    Sayın Gülün bulunduğu dönemdeki ekonomi ile Sayın Sezerin aynımıydı ? Hatırlayalım. Sayın Ecevitin önüne attığı ana yasa kitabını fırsat bilen yabancı sermaye ekonomiyi ne hale getirdi ?

    Sizin iyi ekonomi dediğiniz şuanki durum yazın elinizde tuttuğunuz küllah dondurma eriyip gitmesin diye arada yalamanızdan ibaret. Siz yaladıkça ekonominin iyi olduğunu sanıyorsunuz ama ekonomi ERİYOR.

    Uçak dolusu giden iş adamları ne yapıyor ? Mal alıp getirip satıyor. Yarı mamül getiriyor. Üretime dayanlı ekonominin katma değeri nedir baktınız mı ?
    Cari açık ne oldu haberiniz varmı ?

    Sizin gelişim dediğiniz şey, otoyollar, büyük AVM ler, apartmanlar, siteler.
    Bizim gelişim dediğimiz şey sade ve insan gibi yaşamak. Ne otoyol, ne AVM nede apartman içerisinde.

    Kendisini önceki hükümetlerin rakibi olarak gören bir siyasetçi olmaz. Her gelen bir öncekini kötüledği sürece bu işler yürümez. Öyleki artık kötülenen ve laf söylenen Atatürk oldu.

    Siz Cumhurbaşkanı ile Pazarlamacıyı karıştırmayın.
    Kaldıki önlerinde görevlerini icra ederken referans alacakları Mustafa Kemal Atatürk varken.

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim