Acil değil ama çabuk çabuk olmalı

Teknolojiyle haşır neşir olanın kendine has değer yargıları vardır. Din gibi, milliyet gibi dogmatiktir, tartışılmaz. Android ve iPhone cephesini düşünün mesela. Siyasi kutuplaşmalardan farkı sandığınızdan çok daha azdır. Hepsi kendi tarafının misyoneri, tebliğcisi. Ötekinin en öteki, en münafık, en kafir olduğu mücadele.

Sürekli yenilenen, güncellenen oyuncaklarına inat şaşırtıcı derecede tutucudurlar.

Değer yargıları gibi ölçekleri de kendine hastır. Örneğin bir antropolog ya da evrim biyoloğunun zaman ölçeği yıllar; hatta yüzyıllardır. Teknoloji tutkunu milisaniyelerle uğraşır. Gözünün, zihninin algılayamayacağı kadar küçük farklarla sevinir, hüzünlenir.

iphone-palo-alto-1811_lawrence_610x407

Daha geçen gün bir arkadaşım yeni telefonuyla fotoğraf çekmek için tıkladıktan sonra kaydetmesinin 2 saniye sürmesine galiz küfürlerle isyan ediyordu.

Oysa düşününce biz (fotoğraf tutkunu o arkadaşım dahil) filmli fotoğraf makineleriyle büyüdük. Çektiğimiz fotoğrafı görebilmek için içindeki filmi bitirip makarayı fotoğraf stüdyosuna götürmek, yıkatmak ve karta bastırmak şeklinde özetleyebileceğim en az 2-3 günlük bir süreç. Üstelik neredeyse iki yüz yıl süreç aşağı yukarı böyle işledi (Polaroid‘i kapsam dışı bırakayorum). Bugünkü çocuğa anlatsan anlamaz. Yine de -bence- bugünkü kuşağın fotoğraftan aldığı keyiften çok daha fazlası alınıyordu her karede.

Keyif ile çile arasındaki bağ

Çocukluğumda en büyük eğlencem mahalledeki apartmanları dolaşıp kapıya bırakılan okunmuş dergileri toplamaktı. Harçlıktan artanı da okunmuş yabancı dergi satan dükkanlara aktarıyordum. Kimi zaman seneler öncesinin, dilini bile anlamadığım dergileri için.

Bilim dünyasındaki gelişmelerden haberdar olmanın yolu Pazar günleri televizyondaki (TRT) programı beklemekten geçiyordu. Milliyet Çocuk dergisinin yayın günü iple çekilirdi. Tükenmeden bir tane dergi kapabilmek için de bankalara koşmak gerekirdi (bugün inanması zor gelse de bankalar senelerce kaç kuşağa ücretsiz özel dergileriyle hizmet etti. Niyeyse külfet geldi sonraları o nimet onlara).

Doksanlarda uzun sayılabilecek bir süre Japonya’da kaldım. O zamanlar Tokyo’ya 1 gün gecikmeli olarak sadece Türkiye Gazetesi ulaşıyordu. Haber açlığından burç yorumlarına, ilanlarına kadar köşe-bucak okuyordum.

Seneler sonra Türkiye’nin o dönemin standartlarında gerçekten online yayıncılık yapan ilk gazetelerini internete geçirdim. Sonra çok daha fazlasını. Sayfa birkaç saniye içinde açılmazsa “site çok yavaş” sitemleri yükseliyor, bir süre sonra belirgin ziyaretçi kayıpları yaşanıyordu (yavaş olduğunu düşündüğünüz siteler için bekleme sürenizi ölçmeye çalışın daha iyi anlayacaksınız). Sabrımız günler ölçeğinden saniye ölçeğine indirgenmişti.

İlkokulda ‘mektup arkadaşlığı‘ denen şeyi keşfettim. Dünyanın dört bir yanından mektuplaşmak isteyenlerin adreslerini paylaşan -yanlış hatırlamıyorsam Finlandiya merkezli- bir sistem vardı. Fakat her adres için -döviz olarak- para ödemek gerekiyordu. Ve o bedel dünyanın en yüksek enflasyonlu ülkesinde yaşayan biz gariban öğrenciler için ÇOK yüksekti. Yine de tosttan, ayrandan fedakarlık eder denkleştirirdik. O zamanki yarım yamalak İngilizcemle ne yazardım tahmin bile edemiyorum ama yolladığım onca farklı kişiden sadece ikisinin (birer kere) cevap yazdığını çok iyi anımsıyorum.

Yine de düşüncesi bile heyecan vericiydi. O ana kadar varlığından bile haberdar olmadığın birinin adresi eline geçiyordu. Önce atlastan şehrini bulurdun. Sonra mektubu zarfa koyup (yine harçlığı kurutan tutarda) pul yapıştırıp postaneye verir ve beklerdin. Önce gitmesini, sonra bir umut cevaplanmasını ve -yine bir umut- sana ulaşmasını. Bu en azından HAFTALAR sürerdi (mavi tik de yoktu). Bütün bu yarı umutsuz çile tarifsiz derecede keyifli ve heyecanlıydı (hiç tanımadığınız birine mektupta ne yazardınız, düşünsenize?).

En eski sosyal ağ: BBS

Seksenlerin sonuydu sanıyorum; modem adlı mucize bir cihaz sayesinde BBS‘leri keşfettim. Keyfini o dönem yaşamayan bilemez. BBS’ler (genellikle) sorumluluk sahibi bir geek’in ev telefonuna bağlı bilgisayarlarıydı (metin tabanlı bir web sitesi gibi düşünün). Tek bir telefon hattının ucunda olduğu için aynı anda sadece 1 kişi bağlanabilirdi (Facebook’a aynı anda tek kişinin bağlanabildiğini, diğer herkesin sabırla sırada beklediğini hayal edin. Edebiliyor musunuz?).

En ilginci, bağlanmak için o BBS’in (yani sahibinin) telefon numarasını bulmalıydınız. Hattın meşgul olmadığı bir anı yakalamak için bazen saatlerce, defalarca denerdiniz. Bağlandıktan sonra hızlıca mesajlarınıza bakmanız paylaşılan dosyalara göz gezdirmeniz ve hemen çıkmanız gerekiyordu. Telefon denen şey bugünün aksine kullanıldığı her saniye aile bütçesinden dev lokmalar koparan bir lükstü. Her evde de yoktu.

fb

Fakat bütün bu çilesine rağmen (hatta belki de bizzat ‘ondan ötürü’) BBS’e bağlanmak Matrix’e girmeye denk bir haz ve fayda sunardı.

Devamındaki yılların bilgisayarları bize eğlenmeyi öğretti. Bugün çoğunuzun ilgisini bile çekmeyecek oyunları oynayabilmek için (kasetten) yüklenmesini beklemek gerekiyordu. Her biri için en az 10 dakika. Üstelik o süre boyunca bilgisayarda başka hiçbir şey yapamadan (multi-tasking ile Amiga çıkınca tanıştık).

Çile ve sabırla pişmek

Benim kuşağıma gayet sıradan gelecek bu örnekler böyle uzar gider. Ama esas anlatmak istediğim şu: Biz sabretmeyi öğrenerek büyüdük. Bugün çileli görünen o mutlu yılların çoğumuzda bıraktığı açlığı, iştahı çok geç anladık. Bu yüzden midir bilmem ama sabır HER kuşağın en kolay unuttuğu şey oldu.

Gerçi bugünün fabrika ayarına kıyasla hala evrim biyologları sayılırız.

MYK Medya döneminde hayata geçirdiğimiz video sitelerinden Televidyon ve Alkışlarla Yaşıyorum‘un istatistikleri beni dehşete düşürmüştü. Videolar 4-5 saniye içinde açılmazsa ziyaretçilerin büyük bölümü sayfayı kapatıyordu. Video mazallah takılırsa izleyicilerin en az yarısı izlemeyi bırakıyordu. O dönemin -bugüne kıyasla- kıt teknolojisiyle bu iki tehlikeyi bertaraf etmek için çok büyük emek, zaman ve para harcadık. Bugünü hayal edin bir de.

MjAxMi0wNzc4YTU4ZDE2MWZjNzQ5Bütün bunların kökeninde sebebini tam olarak açıklayamadığımız telaşımız yatıyor. Konuşmamıza bile yansıyan bir telaş. Sürekli bir koşturmacadayız ve her şeyden biraz daha kolay, çabuk sıkılıyoruz. Apple her sene yeni telefon çıkartsın, her hafta yeni bir yer keşfedelim, gecede en az iki mekan gezelim, her sene terfi edelim, 2 senede bir iş değiştirelim, her mevzuya yetişelim, tatilde o çok bahsi geçen yere gidelim, Instagram’da herkesin giydiği o ayakkabıdan giyelim, fotoğraflarımız bastığımız anda çekilsin, videolar tıkladığımız anda izlenilsin, Tinder’da en güzeller bizi bulsun, Snapchat’in en unutulmaz kareleri bize gelsin, Facebook’ta en çok beğeniyi biz alalım, Twitter’da takipçilere doymayalım…

Üstelik hepsi çabucak olsun-bitsin çünkü listemiz bununla da sınırlı değil.

Telaşımızın bahanesi kısıtlı zamanda daha fazla şey yapabilmek. Ama asıl niyetimiz herhangi bir şeyi hakkını vererek yapmamak için zemin oluşturmak. Kendisiyle başbaşa kaldığında korkuyla karışık bir telaşla cep telefonuna sarılanlara bir de bu gözle bakın. Kendimize yetmeyi unuttuk. Bulunmak için can attığımız ortamlar keyif vermiyor. Yanımızdaki insanlar bize yetmiyor. Çünkü ekranlarda hepsinin çok daha fazlası var(mış gibi geliyor).

Sürekli meşgul edilmek ve eğlendirilmek istiyoruz.

Kişisel teknolojiler bu çağın bağımlılık oranı en yüksek, en ucuz ve en yaygın uyuşturucusu. Bizi hayatın gerçekliğinden milisaniyeler içinde kopartabilen kimyasallar. Dopamin ve serotoninin en ucuz ajanı. Ama her uyuşturucu gibi dozu sürekli yükseltmek gerekiyor. Daha sık ve çeşitlendirerek kullanmak lazım. Bir tanesine uzun süre takılınca keyif vermiyor, kafa yapmaz hale geliyor.

Mutluluk peşindeki telaşımızla gücünü tatminsizlikten alan, mutsuzluktan beslenen bir girdabının derinlerine çekiliyoruz.

Buraya kadar ulaşan siz sabır sahiplerine bir sır vererek kapatayım. Bu uzunluktaki eski yazılarımın verilerinden yola çıkarak bir tahmin yaparsak bu sayfanın linkine tıklayanların yüzde 40’ı -muhtemelen yazıyı uzun bularak- beş saniye içinde kapatıp gitti.

, , , , , ,

72 Responses to Acil değil ama çabuk çabuk olmalı

  1. Baris 02/01/2015 at 11:06 #

    Sonuna kadar okuduğuma göre benim zamanım geçmiş, yaşlanmışım

  2. yigitak 02/01/2015 at 11:21 #

    36’lık pozun kıtlığı, sonucu değerli kıldığı kadar kaliteli de yapıyordu. Öyle rastgele deklanşöre basmak ne demek! En özensiz poz, filmi tab ettirmeye gittiğinde içinde unuttuğun son bir kare olduğunda söz konusu olurdu ki, fotoğraf studyosunda çektirdiğin o son pozun bile bir değeri vardı :)

  3. Murat 02/01/2015 at 11:25 #

    Belkide uzun bulup Pocket’a atmışlardır. :)

  4. Roman Adamita 02/01/2015 at 11:33 #

    Selamlar,

    Hayır, sırınız tutmadı :) uzun diye okumamak değil. İngilizce bilmediğimden dolayı, sadece inceleyip çıktım. Bu arada çevrelerinizi daha iyi seçebilmek ve daha sağlıklı yaşamak amacıyla bu yazıyı okuyabilirsiniz.

    Sunduğunuz öneriler, ve güzel bir hikaye okuttuğunuz için ayrıca teşekkür ederim.

    Mutlu yıllar!

  5. Timura 02/01/2015 at 11:36 #

    Filmi karanlık ortamda makinaya sararak garanti 38 poz elde ederdim.

  6. Kemal 02/01/2015 at 11:37 #

    Ben sonuna kadar okudum ve sonuna kadar katıldım. Çünkü bu blogda gerçekten sonuna kadar okunmaya değecek yazılar oluyor.

  7. Mehmet Akif AKKUŞ 02/01/2015 at 11:37 #

    Heeey. Yazinin sonun kadar okudum. Cok mutluyum :)

    Neyse saka bir yana. Insanoglunun bir cok teknolojiye sahip olmasina ragmen bir o kadar da aslinda aciz oldugunu gosteren/ispatlayan guzel bir yaziydi. Bahsettiginiz zamanlari yasamamis olmasam muhtemelen sıkılacaktım. Ama orta yaslarda birisi olduğum için keyif veren bir yazıydı. Elinize sağlık

  8. Ahmed 02/01/2015 at 11:38 #

    Acil değil ama çabuk olmalı başlığını okuyunca ekranın sağ tarafında bi düğme hareket etsin diye bir hafta uğraşıp, sonunda sadece beş kişinin tıkladığı bi düğme yapan developer hikayenizi bekliyordum aslında.

  9. emremp 02/01/2015 at 11:39 #

    insanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. sabırsız oldukları için cennet’ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: sabırsızlık. sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.

    franz kafka

  10. Ozan Dikerler 02/01/2015 at 11:39 #

    Canon A1 kullandığım zamanlar sarma film yaptığımda, bir kasete 36 değil 40 poz sığdırabiliyordum. Başkalarına gösterdiğimde çok havalı oluyor çoook :)

  11. Mehmet Özoğul 02/01/2015 at 11:51 #

    Vallahi bende okuma çağının adamıyım, özellikle artık getirisi olmayan yazılı incelemeleri görünce direk okumaya başlıyorum ve onlardan aldığım haz herhangi bir video inceleme ile karşılaştırılamaz bile.

  12. Korhan 02/01/2015 at 11:56 #

    Her yazınız gibi bunu da sonuna kadar okudu bizim nesil ;)

  13. Drxx 02/01/2015 at 12:08 #

    ben öyle yapmıştım :))))

  14. Drxx 02/01/2015 at 12:11 #

    Mektup arkadaşı günlerim aklıma geldi Penfriend olayına girmiş her hafta mektubum geldimi diye postacı yolu gözlerdik. Mahalleye geldiğinde hangi eve mektup getirdiğini tek tek izlerdik bizim apartmana girdiğinde 3’ncü kattan nasıl aşağıya indiğimi bana sorun ne günler di …

  15. ahmetturankoksal 02/01/2015 at 12:15 #

    1- Nasıl sıkılmadan yazı okutulur ve hatta bu konuda uzman olduğundan okundu.
    2- Hatta bu yorum sayesine yorum bile yaptırıldı

    Haaa bir de BBS’ler sayesinde kullandığımız bir HiTneT vardı. Onu da yad edek.

  16. Onur Senture 02/01/2015 at 12:20 #

    keyif ile cile arasidaki bag basligina kadar okudum serdar abi, elinde data olmasi acisindan. sonrasinda yeni birsey anlatmayacagin ongorusu ile. tldrdaki nota binaen de yorum yazma ihtiyaci dogdu.

  17. Y I 02/01/2015 at 12:21 #

    Aynı başlık altında işlenebilecek bir de “FOMO” (Fear of missing out) konusu var. Hatta bu konu uzun detayları ile ele alınırsa (markaların FOMO çözümleri, kullanıcı istatistikleri vb.) çok öğretici ve eğlenceli olurdu.

    http://www.wikiwand.com/en/Fear_of_missing_out
    https://eksisozluk.com/fomo–2762392

  18. Ahmet 02/01/2015 at 12:29 #

    Bir videonun 4-5 sn’de açılması sabırsızlıktan değilde sitede arıza olmasını düşündürdüğünden olabilir. Çünkü her site artık kolay kolay çökmüyor.

    Bir fotoğrafın 2 sn de fotoğraf çekmesi başka markanın anında görüntü verdiğini bildiğinden sinirlenmiş olabilir.

  19. mstfanar 02/01/2015 at 12:39 #

    Sonuna kadar okuyanlardan biri de benim. Her zamanki gibi akıcı bir yazı. Söylediklerinize katılıyorum. :)

  20. serdarhakan 02/01/2015 at 13:04 #

    Severek ve sıkılmadan okudum, yaşlanmışım, Serdar Hocam

  21. ssodemis 02/01/2015 at 13:18 #

    “korkuyla karışık bir telaşla” ifadesindeki link çalışmıyor. Okumakla kalmıyor, linklere de tıklıyoruz.

  22. fadike 02/01/2015 at 13:27 #

    Uzun, upuzun yazılar Facebook çağında bölüm sonu canavarı (boss) olmuş. Sabırsızlar ölsün son satırdan selamlar. Şimdi 36 pozluk film makarasını 3 – 4 gün içinde bitirip baskı almaktan söz etmişsiniz. İnanın lise yıllarına dek bir kutu filmi hiçbir zaman bir günde bitirmezdim, çünkü her poz altın değerindeydi ve bastırmak da harçlıktan büyük bir lokma ayrılması demekti. Hâlâ açıktır, Eminönü Nimet Abla gişesi yanında Fotoğrafçı Rıfat Tunç bir günde bastırıp fotoğrafları verince dünyalar benim olmuş, bu hızı öve öve bitirmemiştim. Maltepeden Eminönüne fotoğraflarım bir günde basılacak diye uçarak diye giderdim. Sonraları otobüs de uzun gelmeye başlayınca bisiklet alıp pedallayarak gidip gelmeye başlamıştım. Anıları hatırlattığınız için teşekkürler.

  23. tolga ucak 02/01/2015 at 13:28 #

    keşke tüm bu yazılarınızı kitap haline getirseniz de elimizde çocuklarımıza bırakacağımız teknolojiyi her yönden inceleyen şahane bir kaynak olsa..tabi linkler nasıl halledilir orası ayrı bir kafa yorma konusu…

  24. aişebeautyshop 02/01/2015 at 14:18 #

    Eniştem fotoğrafçı idi o dönemlerde.
    “Mazi öyle bir ateşki,onu dile getiren yegane varlık FOTOĞRAFTIR”
    diye yazıyordu kartvizitinde

  25. tunahan 02/01/2015 at 14:54 #

    Demek kemalât olmuş, aynı hazları alıyoruz, sıkılmadan (bitmesin diyerek hatta) okuyoruz, sağlığınıza dikkat edin amirim bize lazımsınız :)

  26. Mehmet CABAR 02/01/2015 at 15:02 #

    O kadar fazla imkan sunuluyor ki insanların önüne ve üstelik hepsini tüketme zorunluluğu aşılanırken, bu tarz durumlarla karşılaşmak pek doğal. Son parağrafınız, aslında yazının yazılmasının sebebi.

  27. Ahmet Alpman 02/01/2015 at 15:54 #

    Ne kadar haklısınız. Aynı şeyleri yıllardır düşünüyorum. İronik olan ise bu düşüncelerin sizin gibi teknoloji gurusu olanlar tarafından fark edilip dile getiriliyor oluşu.

  28. Nevzat 02/01/2015 at 15:55 #

    Demek en saçma kitabı bile bitirmeden bırakamama huyunuz buralara dayanıyor ;)

  29. Erhan 02/01/2015 at 16:22 #

    Bense eskisi kadar uzun yazılar yazmamanızı, zaman darlığına bağlıyordum. Demek ki halk bunu istiyormuş.

  30. fatma 02/01/2015 at 16:35 #

    yazıyı sonuna dek okuyanlardan biri olarak uzun vadede daha çok kazanmış olacağım, çünkü daha mutlu ve tatmin dolu bir hayat yaşamış olacağım için kendimi şanslı hissediyorum :)
    sabredebilmek mutluluktur! <3

  31. Barış Ünver 02/01/2015 at 16:38 #

    Konuyla çok yakından olmasa da, yakından alakalı bir Louis C. K. stand-up şov parçası var:

    http://www.youtube.com/watch?v=KpUNA2nutbk

    Muhteşem.

  32. Sadi Eren 02/01/2015 at 17:13 #

    Yaşım 22, sırra ulaşanlardanım. Maalesef belirttiğiniz gibi çoğu insan (Benim yaşıma yakın olanlar özellikle) tıklamadı veya tıklayanlar da hemen çıktı.

    Artık bir şeyler üretmek, yeni ürünler ortaya koymak insanlara zor geliyor, sürekli tüketmek istiyoruz ve maalesef bunun da sınırı yok. Her şeyden çabuk bıkıyoruz.

    Çözüm belki de eğitim de yatıyor. Üretmeyi sevdirecek bir eğitim sistemimiz olsa, bu eğitim sistemini destekleyecek aile ve toplum yapısına sahip olsak belki çok şey değişecek.

  33. giybetci 02/01/2015 at 17:35 #

    öneri olarak
    uzun bir zaman sonraya tatil planlayın ve bileti hemen alın.. o bekleme süreci çok keyifli oluyor bileti alıp hemen gitmektense..

    test sınavları ile hayatını yönlendirmiş mutsuz çoğunluk için de, test çöze çöze karakterleri farketmeden değişiyor ve bunu farketmiyoruz.
    bu sonuca uzun yılların gözlemiyle ulaştım ama insanları kurtarmayacak olsa da anlatayım;

    testler kısa soru ve kesin cevaplar içerir. bu da insanların çok kısa konuşmalara ve kati ama belirli bir kaç cevabın olduğuna, aksi takdirde dikkatleri dağılmasına ve cevapların değerlendirilmeye bile alınmaması gerektiğine yol açar, alt beyin tarafından. hatta bu taraftarlığı artırır, a mısın b misin.. bir kaç seçenekten başka birşey olamazsın, beyin böyle programlanır.
    sorular belli bir zamanda cevaplanmalıdır, bu da telaşı, aceleci olmayı, hemen anlamadığınla, sana hitap etmeyenle uğraşmayı bırakmanı sağlar. eğer geride zamanın kalmışsa, döner bakarsın ki gerçek hayat böyle değildir. ilk izlenim iyi değilse geri dönüşün zordur.
    testler hemen puanlanabilir, bu da cevaplar üzerinde düşünmeyi, hocalarla mütaalaa etmeyi, bu süreci gereksiz kılar bu da aslında ilk izlenimlerimizin pek değişmeden bizimle hep kalmasına yol açar.
    4 yanlış bir doğruyu götürür, bu da denememizi, tahmin etmemizi kısıtlar, risk alışımızı denetler. yanlış yapmanın kötü birşey olduğun beynimize kazır. ki diğer başka nedenlerle aslında çok daha kasti hata yapmaya programlanırız.
    sınavlarda kopya çekmek, yardımlaşmak, kaynaklardan araştırmak yasak olduğundan ya hep ya hiççi oluruz, süreçle ilgilenmeyiz, aslında bir işi yaparken de gelişebileceğimizi unuturuz.

    aslında y x z nesli denenler arasında pek fark göremiyorum yaşlanmaya başlamaktan başka..
    asıl fark makine ile yaşamaya başlayan nesiller ve diğerleri.. yani belki son 150 sene ve diğerleri var.

  34. ANIL ALTAS 02/01/2015 at 17:42 #

    Harika bir yazı! Acelecilik ve haydi kültürü kanımıza isledigi icin vazgecmek oldukca zor. Ancak, Yavaslamak adina Vipasana meditasyonu oneriyorum herkese. Harika bir farkındalık hali ve zamanla yarismanın ne kadar anlamsız oldugunu hissetmenin dayanılmaz hazzı. Herkese guzel yavaslamalar dilerim:) Aceleye hic gerek yok, cunku kaybedecek hicbirsey yok…

  35. osman 02/01/2015 at 18:30 #

    Yazılarınız sonuna kadar okunmayı kesinlikle hak ediyor.

  36. Ferhat 02/01/2015 at 18:59 #

    her yazınız sonuna kadar okunmayı hak ediyor…

  37. gokce 02/01/2015 at 19:34 #

    yazının sonunda bir yere bağlanmasını bekledim, çok akıcı bir yazı olmuş :)

  38. mertderman 02/01/2015 at 21:56 #

    Ars Technica 2011 yılında bir deney yapmış. “Guns at home more likely to be used stupidly than in self defense” başlıklı yazılarının yedinci paragrafının sonuna “eğer buraya kadar okuduysanız aşağıya yazacağınız yorumda ‘banana’ kelimesini kullanın” cümlesini yazmışlar. İlk “banana” 93. yorumda gelmiş :D (http://arstechnica.com/science/2011/04/guns-in-the-home-lots-of-risk-ambiguity/)

  39. SBBW 02/01/2015 at 23:07 #

    Yenişafak’tan Gökhan Özcan yazılarını anımsattı bana bu yazı

  40. Serkan 02/01/2015 at 23:36 #

    Sıkılmadan okudum :) Her yazınız bir insight hapı gibi. Ben de zamanın şöyle bir yazı yazmıştım: http://serkaneskalen.com/online-hayatin-iz-dusumleri/

  41. Ferit Binici 02/01/2015 at 23:59 #

    Önceden okuduğum bir söz vardı (Geçmişin hayalidir şimdiki zaman) acaba geçmiştekilerin sahiden hayali bunlarmıydı.Hayatımıza giren eşyaların bizim üzerimizdeki hızlı değişimlerini hayal etmişlermiydi.

    Gene geçtiğimiz günlerde okuduğum bir sözde şöyle diyordu (Zaman her zaman yapım aşamasındadır) Acaba bu yapım aşamasında insanın tercihleri ne kadar doğruydu?Zamanın yapım aşaması bu zamanınkinden daha iyi olabilir miydi ?

    Ve son olarak Serdar Kuzuloğlu ve teknolojinin günümüzdeki insan davranışlarındaki değişimleriyle ilgili yazı yazan kişilerin analizlerini okudukça ve üzerine birde Black Mirror( Kara ayna)dizisini seyrettikten sonra şu sözü yazdım geçenlerde birine TEKNOLOJİ İNSANLIĞIN KENDİNE ÖDETTİĞİ EN BÜYÜK BEDELDİR.

  42. entryboy 03/01/2015 at 00:18 #

    yazılarınızı büyük bir zevkle okuyorum.girişimciliğe meraklıyım. piyasa boşluklarını yakalar projelerimi sağa sola yazarım ama sanırım onlarda da feedback problemi var. ‘Haftanın Özeti’ yazılarınızı merakla okuyorum ve büyük bir şiddetle tavsiye ediyorum. Bu arada merak etmeyin yazılarınızı güzel bir romanın beni içine çekip yutması gibi, hayattan kopartması gibi okuyorum, okurken girilen o tarifsiz ruh halini az çok bilmeniz lazım bu hazzı siz de yaşamışsınızdır. :)

  43. metalikali 03/01/2015 at 00:59 #

    Hayata ve yaşamaya dair bu güzel fikirlerinizi okumak her defasında ayrı bir heyecan ayrı bir haz veriyor, pazar günlerini iple çekiyor, hafta içi paylaşım yapar umudu ile günde en az bir kez blogunuzu ziyaret ediyorum :)

    Doksanların bir üyesi olarak yakın geçmiş ile bugünün hızlı gündemi arasındaki anıları debreştirdiğiniz için teşekkürler, “Celladımsın ey Zaman.”

  44. Cemal Sert 03/01/2015 at 04:29 #

    Yine uzun süredir kafama takılan ve çoğu zamanda eşime arkadaşlarıma isyan ettiğim. Arkadaşlar biraz daha yavaş olun anın keyfini çıkartın dediğim konuya değinmişsiniz.

    Seksenleri tam hatırlamamakla birlikte doksanları doya doya yaşayan biri olarak o zaman aldığım keyifleri şuan alamamam gerçekten çok acı. Herşeyi o zamanlarla kıyaslamak ta yaşlandığımızın göstergesi :) neyse heryaşın bir güzelliği var.

  45. selcukkaraoglan 03/01/2015 at 06:27 #

    Yorumların çoğundan elde edilecek bir diğer sonuçta kendimizi bir yerlere ait hissetme sıkıntımız. Yani yazının sonunda verilen ufak veriye dayanarak yazıyı okuyanlar kendilerini diğerlerinden hemen ayrı bir yere koymuş. Yaşı olanlar bunu “yaşlandık, eski kuşağız, analog yapım var” başlığında toparlarken, genç olanlar ise “yaşıtlarımdan farklıyım” mesajı ile yazıyı okuduğunu belirtmiş. Oysa yazının sonunda paylaşılan sadece bir veri ve sabırlı olma/olmama temalı yazıya güzel bir kapanış veriyor.

    Yukarıda bahsettiklerim yazının ne kadar iyi olduğu gerçeğini de gölgede bırakmıyor. Saygılar…

  46. Aak 03/01/2015 at 12:05 #

    Abi ben okudum
    Senin yazılarını okuyabiliyorum
    Kitap yazman gerek ben okuyabiliyorsam sıkılmadan yazdığın kitap bestbilmemne olur

  47. asibonzai 03/01/2015 at 12:25 #

    Her sınıfta 30’a yakın öğrencisi olan bir köy ilkokulunda hoca ödev verince, köyde 1-2 kişide bulunan ansiklopedilere koşar ve herkes aynı ödevi yapar aynı notu alırdık. Adı da araştırma olurdu :)
    Ve fakat sizin bahsettiğiniz birçok ara katmanı yaşamadım. Siyah beyaz televizyon-ilklerden bir cep telefonu ve şimdi iPhoene. Yani aradaki birçok şeyi atlamış bir kuşakta var benim gibi. Siz gene bir miktar her aşamayı sindirerek geçen o şanslı insanlardansınız. Bizimki biraz travmatik de oldu.
    Sevgiler

  48. Hidayet Doğan 03/01/2015 at 13:06 #

    Mektup arkadasi hizmetini IYS (International Youth Service) veriyordu :) Adres basi 10 dolar gibiydi sanirim fiyati.

  49. batur 03/01/2015 at 13:52 #

    google da bbs i arattım. BBS den başka her şey çıktı. Nasıl ki quantum dünyasında gözlemcinin yarattığı gerçeklik varsa internet dünyasında da google gerçekliği var ve ona göre de BBS diye bir şey artık yok. : )

  50. Fatih Güneş 03/01/2015 at 15:48 #

    Mesele, salt tüketicilikten, katılımcılığa ve üreticiliğe geçmekle çözülebilir kanaatindeyim. Zira üretmek, tüketmekten çok daha zor ve zahmetlidir.
    Örnek olarak bu yazıya bir yorum yazmak, tüketimden katılımcılığa bir geçiştir ve yazının tamamını ve hatta yorumları okumayı gerektirir.
    Bir de aldığının karşılığını verme kültürü eksikliği meselesi var. Örneğin, bu yazıyı okuyarak bir şeyler kazandıysam, en azından fikrimi belirterek bir karşılık vermeliyim. Neredeyse beğen tuşuna bile pirim verecek hale geldim, zira onu bile yapmak salt tüketimden bir tık ötesi!

  51. mega holdings 03/01/2015 at 16:21 #

    Tahmininiz doğru .Yazıda da belirttiğiniz gibi insanlar artık telefon ya da benzeri kullandıkları ürünler vasıtasıyla uzun yazıları okumaktan çekiniyorlar.

    Her nedense kısa olan cazip geliyor .
    “Teknolojiye esir olmadan yaşamamız büyük ayrıcalıktır bu devirde.”

  52. Mehtap G. 03/01/2015 at 18:26 #

    Ben de sonuna kadar zevkle okuyanlardanim. Linkleri de tiklamadan edemiyorum. Her yeni yaziniz, yeni yeni ufuklar demek…
    Cok yasayin, cok üretin insallah…
    (Doyumsuzluk degil, bu cagin sabun köpügü iceriklerinde kaybolmaktan bunalmanin ve sizin bilgi garantili yazilarinizi cok begenmekten kaynakli bir dilek)

  53. Ahmet 03/01/2015 at 21:24 #

    Amirim yorumların bile alayını okudum bizim zamanımız geçmiş :-)

  54. Selman 03/01/2015 at 22:30 #

    Sen güzel yazdıkça seni okumayan ölsün amirim

  55. Serhat 04/01/2015 at 06:58 #

    Yazınızı sonuna kadar okudum hatta yorumların bile bir kısmını okudum.Söylediğiniz herşey harfiyen doğru bu kadar hızlı yaşarken teknoloji bu kadar hızlı gelişirken maalesef ki biz insan oğlunun gelişimi yada kendisini geliştirmesi bu kadar hızlı olmuyor.Ne zaman uzun bir yazı görsek ilk bir kaç kelimesine göz atıp “aman” deyip geçiyoruz.Sanki daha sonra okuyacaklarımızdan çok daha fazla birşey öğrenecekmişiz gibi.Ne de olsa onlardan da 1-2 kelime alıp bir sonraki sayfaya atlayacağız.Eskiden tahtadan araba yapmak için günlerce uğraşırdık ilk deneme de kesin bir yerleri kırılırdı tekrar uğraşırdık.Böyle böyle elimiz çekiç tuttu tornavida tuttu şimdiki gençler ampul değiştirirken bile bir düşünüyor.Oğluma bir oyuncak alıyorum ve bir kaç saatte ondan sıkılıp başka birşeyle uğraşıyor.Maalesef ki artık tüketim toplumu haline gelmişiz bir kaç saniyede herşeyi tüketip yenisi çıksın diye bekliyoruz.

  56. izzet.t 04/01/2015 at 10:15 #

    yazıyı sonuna kadar okurken aklıma geldi Almanya da ki mektup arkadaşım ne yapıyor acaba :)

  57. bora bilgin 04/01/2015 at 11:09 #

    Bu konu son yazdığım yazının her zamankinden az ilgi görmemesinden sonra beni de düşündürdü . Kızacak bir şey yok tabi. Kendim de çok ilginç (ve sürekli ilgimi uyanık tutan) bir yazı değilse uzun blog yazılarını okumayı bıraktığım için durumu kabullenip başka ne yapılabilir diye düşünüyorum. .

  58. M Aydın 04/01/2015 at 22:27 #

    abi sıkı takipçinizim her yazınızı sonuna kadar okurum. saygılar.

  59. deniz çetin 07/01/2015 at 11:46 #

    “Eski toprak” olduk bu dijital dünyada. Çocuğum jimnastik hareketlerini yaparken videoya kaydetmemi istiyor. O basma ile kayıt arasında geçen süre belki 1 sn belki daha az ama sabredemiyor…

  60. Selman 07/01/2015 at 11:55 #

    “Sürekli meşgul edilmek ve eğlendirilmek istiyoruz.”

    yazınızla pek alakalı olmasa da dünden beri kafamı kurcalayan şeyin açıklaması oldu bu ifade. dün tv’de haberlere denk geldim. doğru dürüst haber diyebileceğiniz bir şey yok. muhabirler sokağa çıkmış, olabildiğince komik, ilgi çekici olmaya çalışıyorlar. ve anladığım kadarıyla işleri artık bu. haber vermek yerine seyirciyi eğlendirmek zorundalar, çünkü öyle olmazsa seyirci değer vermiyor.

  61. Şahika 07/01/2015 at 13:00 #

    Yazılarınızı genelde çok yanlı ve taraflı bulduğumdan şöyle bir bakıp çıkardım. Bu yazınız inanılmaz güzel olmuş. Hızlanan dünyada artık nasıl yavaşlayacağımızı da bilmez haldeyiz.. Hepimize geçmiş olsun.

    • mserdark 07/01/2015 at 13:06 #

      Şahika Hanım, burası benim kişisel blogum. Fikirlerimi içeren yazılar doğal olarak hayata dair toplayıp süzdüğüm bilgilerden süzülmüş olacak. Aynen sizde ve diğer herkeste olduğu gibi. Bunun aksini beklemek haksızlık olurdu. Fakat ‘yanlı ve taraflı’ kelimesinin açıklaması ‘benim yanımda ve tarafımda değil’ ise (ki sanıyorum öyle) bu da gayet normal. İnsan olmamızın gereği bu. Hiçbirimiz, hiçbir konuda birbirimize tam olarak benzemiyoruz. Bu beni çok mutlu ediyor ve mümkün olduğu kadar benden farklı olana göz-kulak vermeye gayret ediyorum.

  62. Eray Pekcan 08/01/2015 at 15:59 #

    şimdi o sıkılmayan arkadaşlar yaşlı değil hep genç kalacak beyinlere sahip olacaklar,beyin kasları başka nasıl çalışır ki yoksa. bir de bu okunursa bence sorunu daha iyi analiz edebilecekleğiz.ki sabırsızlaştırılmamızın sebebidir bence ; http://www.etilen.net/depo/tembellik_hakki.pdf

  63. gurbulak 08/01/2015 at 23:34 #

    yazının ilk yarısındaki geçmiş güzellemesi hariç çok güzel bir yazı olmuş. geçmiş daha güzel değildi. bugün daha kötü değil. insanlar 10 yıl evvel de eğlendirilmek istiyordu ama eğlendirme ve eğlenme medyumları farklıydı. bugünün medyumları da yazıda anlattıklarınız oldu.

    • mserdark 09/01/2015 at 14:21 #

      Biraz daha dikkatli okursanız yazıda güzel ya da çirkin yargısı olmadığını görürsünüz. O sizin bilinçaltınızın tamamladığı bir parça olmuş. Belki siz bugünün daha güzel olduğunu düşünüyorsunuz. Benim böyle yargılarım yok. Yaşadığım her dönemden keyif almaya çalışıyorum.

      Bu yazının anafikri yöntemler, yaşam hızı ve hazmedilebilir olanın dozu. Bu değerlerin iyisi kötüsü değil; azı-çoğu, uzunu-kısası var daha çok.

  64. Nazz 10/01/2015 at 17:25 #

    Sonuna kadar okudum hatta hizimi alamayip bir de butun yorumlari okudum;) o bahsettiginiz penpal adrslerinden ben alamamistim cok pahali oldugu icin hey gidi gunler;( haritadan rastgele orta olcekli belediyelere To Mayor diye mektup gondermis mektup arkadasi adresi istemistim, ve sonuc bingo;) isvecli mektup arkadasimla 20 yildir hala gorusuruz. Kaleminize saglik

    • mserdark 10/01/2015 at 17:55 #

      İyi fikirmiş. Ben hayal bile edemezdim herhalde.

  65. Özge Özdemir 10/01/2015 at 21:47 #

    Ancak bana tam tersi gibi geliyor. Şöyle ki online dünyada aradığımı offline’da bulamadığım için mutsuzluk yaşamıyorum. Eğer arkadaşlarımla çok keyifli bir akşam geçiriyorsam, ailemle gülüyorsam, hele ki seyahatteysem, hayatta hiçbir online platforma girmiyor ve özlemiyorum. Ama ne zaman ki İstanbul’un günlük hayatı beni yoruyor, işyerimde keyifli değil ama sıkıcı bir rutin içine giriyorum, ya da mesleğim için sesimi duyurmanın tek yolunun zoraki de olsa sosyal medya olduğunu biliyorum, o zaman sosyal medyada çokça vakit geçiriyorum. Offline dünyanın tatminsizlikleri benim online’da eğlence aramama sebep oluyor.

    • Doruk Tekin 12/01/2015 at 08:33 #

      Şu yorumun her cümlesine katılıyorum. Özellikle Y kuşağında var bu durum. Z’de kayboluyor. Türkiye’de yetişmiş bir Y kuşağı olarak doğu-batı, eski-yeni, online-offline.. sentez manyağı oldum.

  66. feyzullah 12/01/2015 at 19:55 #

    Uzun bir yorum yazip okumazlik etmenizi istemem. Sadece guzel yazilarinizi ve fikirlerinizi paylastiginiz icin tesekkur etmek istedim, ve minnettar oldugumu soylemek. Selamlar ve hurmetler

  67. alaattin 28/01/2015 at 11:30 #

    ne desem boş yaş 47-8 az kaldı, aşağı yukarı benzer şeyleri yaşadık ama orta ölçekli anadolunun göbeğindeki bir şehirde, yaşlan mışım demek ki yorumlar dahil zevkle okudum teşekkürler, sizin kadar dergi ve teknolijelere o zamanda yakın olmasakda şuan neredeyse herkesi eşitleyen bir duruma geldi toplum bu konuda az bişey değil ama daha fazlası var, bu teknoloji değilmiki gezide milyonlara inanılmaz heyecan yaşattı ve o potansiyeli hala baraj kapağı arkasındaki su damlaları gibi biriktirmeye devam ediyor, o barajdan dah açok enerji alacağız hepimiz, yaşasın eşitleyen adilleyen teknoloji

  68. ekrem 29/01/2015 at 13:53 #

    Güzel bir yazı, tespitler doğru

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim