Sevmediğinin derdine düşmek

1995 yılından bu yana iletişim sektöründe çalışıyorum. Yani insanlar neye ilgi duyar, nasıl tepki verir, neye sinir olur; üç aşağı beş yukarı bilirim. Medyanın dergi, radyo, televizyon, internet; her mecrasında ve neredeyse her konumunda çalıştım. Her zaman sürdürdüğüm tarafı ise gazetecilik oldu.

Gazeteciliğin en güzel yanı çok genel bir kitleye hitap etmesi ve bunun için elinde sadece yazı gibi çileli, zahmetli bir seçenek olması.

Örneğin gazetede teknoloji yazmak akşam televizyonda ne film var, akşamki maç hakkında bilmem kim ne yazmış ya da memlekette neler olmuş diye sayfaları çevirmeye başlayan okurun aklını çelip senin sayfanda göz gezdirtebilme sanatıdır biraz. Vurucu, net başlıklar, ilgi çeken fotoğraflar, asla sıkmayacak, okuyanı koparmayacak bir üslup ve hayatta o konuyla ilgili bilgisi olmayana bile fikir verebilecek şeyler toplamak…

Geleneksel medyada insanlar beğendikleri şeyleri izler, okur, dinler. İçeriği üreten taraf da kendinibeğendirmek için uğraşır. Çünkü gözleri kendine çevirmenin başka yolu yoktur.

Sosyal medya ile değişen denklemlerden biri de bu oldu. Hatta belki de yeni bir akım çıktı: insanlar sevmediği şeyleri / kişileri (de) takip ediyor. Yazdıklarını, paylaştıklarını, yaptıklarını izliyor, okuyor, dinliyor…

Uzun süredir bu psikolojiyi anlamaya çalışıyorum.

Hayatın çok kısa olduğunu düşündüm hep. Yaşlandıkça daha da sahipleniyorum bu fikri. Elimizde her gün için 24 saat vakit ve uykuya muhtaç bir beden var. Hayat dediğimiz şey sayılı nefesi verimli, keyifli, eğlenceli, tatminkar ve üretken hale getirecek çabadan ibaret.

Kimse bir diğerini, bir kurumu, markayı sevmek, beğenmek zorunda değil. Sevgi denen şeyin limiti olduğundan da değil. Ama yine de esirgeriz hep dağıtırken, elimiz sıkıdır. Varsın olsun. Nefret de insana dair bir duygu sonunda.

Yine de düşünmeden edemiyor insan; birisi neden kendine rahatsızlık, sıkıntı veren bir ‘şeyi’ takip eder? Neden onunla ilgili hınç, kin biriktirmek için bunca emek, ilgi, zaman sarfeder? Serin gölgesiyle bir taşın altında, kıpırdamadan, sessizce izlediği ‘avının’ rehavet anını kollayan insafsız bir akrep gibi.

Bir medya mensubu olarak eleştirilmenin göz önünde olan herkesin hayatının parçası olduğunu gayet iyi biliyorum. Ana-babasına bile isyan eden insanın elin oğlu-kızına limitsiz kredi açmasını beklemek de anormal olurdu zaten.

Onun için eleştirilere kulak kabartırken kerteriz alınacak nokta kişilerin kim olduğudur.

İş yaptığınız alanın önemli oyuncuları ağırlıklı olarak bir şeyden dolayı sizi eleştiriyorsa bu sizin için kıymetli bir uyarıdır. Ya da kitlesel bir şey yapıyorsanız hitap ettiğiniz grubun çoğunluğu bir konuda / ayrıntıda kazan kaldırdıysa dikkat kesilmeniz gerekir.

Onun dışındaki her şey kişiseldir. Bunun en güzel yansımalarını televizyon programımda yaşıyorum.

Örneğin her bölümden sonra standart mesajlar:

  • Bu adamın ses tonuna hasta oluyorum / uyuz oluyorum.
  • Kıyafeti güzel / berbat.
  • Konuklar harika / rezalet.

şeklinde uzar gider. Bir şeyin farklı insanların gözünde tamamen farklı şekilde algılandığını farkedersiniz. Gazete yazılarında aynı yazıyı çok yavan bulanlarda hayran kalanlar; seni o yayına fazla bulanlarla, layık bulmayanların mesajları arasında gidip gelirsiniz.

Çaylaklık döneminde hep olumsuz tepkilere odaklanırsınız. Pozitif katkıları gözünüzün görmemesi bir yana, bizde el ve ağızların genelde takdire değil tekdire çalıştığını unutursunuz.

Hemen her alanında gayet aktif olduğum sosyal medyada durum daha da karmaşık. Televizyon kumandasını hışımla alıp “dur açayım şu bilmemkimi de yine ne saçmalayacak bakayım”dan öte sosyal medyadaki bu şekil takip bilmemkime alarm kurma, konuya komşuya ‘aman bir şey derse haber verin’ gibi biraz.

Sonsuz seçenekli bir okyanusun en sevmediğin kıyısında yüzme inadı…

Esas merak ettiğim bu hissin tam tanımı. Uyuz olma mı, imrenme mi, kıskanma mı, kabul edilemeyen bir beğenme ya da takdir mi, nedir? Yoksa bir insan sinirlerini bozmak için inadına bir şeyin peşinden koşar mı? Sado-mazo izler yok mudur o zihinlerde?

Üstelik bu durumun en çok medya çalışanları arasında yaşanıyor olması olayı gözümde daha da ilginç kılıyor.

Göz önünde işler yapıp da eleştiri serpintisinde bu bocalamayı yaşamayan yok gibidir. Çünkü kimse baştan sizi uyarmaz, olacaklara karşı eğitmez. Seneler, olaylar ve insanlar sizi pişirdikçe ne yaparsanız yapın bir miktar olumsuz görüşün her zaman varolacağını, bunun insan doğasında olduğunu farkedip başetmeyi öğrenirsiniz.

Peki o negatif enerji jeneratörleri öğrenir mi? Ne yazık ki hayır. En fazla yeni bir odak bulup paratoneri oraya çevirirler…

En başta da dediğim gibi hayat çok kısa, ilgi alanları neredeyse sınırsız.

Keşke herkes sevdiği benzini alsa…

(NOT: Bazı tepkilerden anladığım kadarıyla kimileri bu yazıdan benim eleştirilere tahamül edemediğim sonucunu çıkartmış. Bahsettiğim bu değildi elbette. Her türlü eleştiriye kulaklarım, gözlerim sonuna kadar açık ve çok hoşuma da gidiyor. Aksi olsa korkutucu olurdu. Ama bu yazının konusu bambaşka. Zihninizde böyle bir tortu bıraktıysa yeniden okumanızı tavsiye ederim.)

15 Responses to Sevmediğinin derdine düşmek

  1. Ekim Nazım Kaya 18/01/2011 at 17:55 #

    ‘Love to hate’ diye bir deyim var. Temeli ego olsa gerek… Sevmediğiniz birini sevmemeye devam etmek için haklı sebepler üretip, o nefreti yeniden üreterek kendini anlamlandırma çabası. Başka ne olabilir ki?

  2. Işıl Yılmaz 18/01/2011 at 18:06 #

    Muhteşem, muhteşem.

  3. adnan 18/01/2011 at 18:08 #

    bazı insanlar için şikayet etmek ve nefret etmek bir var olma biçimi, bu sebepten nefret edecek bir şeyler arayışında böyleleri, keyif aldıklarına değil, nefret edeceklerine odaklanarak kendilerini “var” hissediyorlar. bence, bu tarz kişilere odaklanmak yerine, keyif almasına bilenleri ciddiye almak lazım aynen dediğiniz gibi amirim.

  4. asi_kardelen 18/01/2011 at 18:51 #

    karmaşık iç içe geçmiş duygular ile yazılmış bir yazı..”””Hayatın çok kısa olduğunu düşündüm hep. Yaşlandıkça daha da sahipleniyorum bu fikri. Elimizde her gün için 24 saat vakit ve uykuya muhtaç bir beden var. Hayat dediğimiz şey sayılı nefesi verimli, keyifli, eğlenceli, tatminkar ve üretken hale getirecek çabadan ibaret.””” asıl sizi etkileyen şey işte bu satırlar…bahsedilen diğer konu ise yani eleştiriler ve gözlemler hiçte sizin içine düşüp boğulduğunuz şekilde değil…ki sizde zaten çelişkili düşünceler ile bunu ifade etmişsiniz….

  5. Sezai 18/01/2011 at 20:00 #

    Temelinde narsisizm yatıyor bence. Narsistik bir temelden hareket eden “modern insan” temelde tüketim üzerine konumlanıyor.
    Tüketimi hayatının hemen her alanına yaygınlastırdığı için ilanihaye bu durum sosyal medyaya da sirayet eder hale geliyor ve yukarıda sıraladığınız konseptte durumlar açığa çıkarabiliyor.

  6. adsız 18/01/2011 at 21:03 #

    bence şunu gözardı etmişsiniz.insanlar sizi her yönüyle beğenmek zorunda değil ya da tam tersi.mesela sizin birçok yönünüz var.insanlar takip ederken de sizi hep beğendiğiniz yönüyle görmek istiyor.Bunu görmediği zaman da kızıyor veyahut eleştiriyor.Bence buraya kadar herşey normal.Ama dediğiniz gibi mazoşit,kinle beslenen anormal insanlar da var.Onları da görmezden gelerek en büyük cezayı verebilirsiniz.saygılar

  7. mahmut 18/01/2011 at 22:16 #

    İyi de siz peygamber misin? Eleştirilemez misiniz? Saray kızı var, ajdar var salaklar ama izliyoruz işte medya hep sağlam akıllı adam mı buluyor sanki? Sizde bizim için pekala iğrenç, kıl, ahlaksız,boşboğaz olabilirsiniz değil mi? Ya da bir internet piyansit dansözü mesela?!! Gayet boş bir yazı kedikumu haklıydı.. Sorry MSK :(

  8. Fatih Güner 18/01/2011 at 22:30 #

    Çok güzel olmuş hocam, tanımadan etmeden, kim, kime, neden? Elinize sağlık

  9. 34cyl84 19/01/2011 at 01:09 #

    Nefret cok guclu ve kisiye zarar veren bir duygu ve kisinin onune blokajlar koyabilir, gelisimini engelleyebilir.
    Kime ‘senden nefret ediyorum’ dediyseniz bir sekilde Ofkenizi asip icinizde bir yerde onu affedin ya da affetmeye calisin ve sebep ‘sadece insan olmasi’ olsun;),o derecw basite indirgiyelim yani.Aksi halde bu duygu cok yipratici olur
    Eger sizden nefret eden birileri varsa , birakin etsinler ; siz sevgi dolu olduktan sonra ve fiziki olarak diyolaga girmediginiz surece bunun icin uzulup kendinizi yipratacak bir durum yok.
    Fiziki diyoga girseniz bile siz iyi olduktan ve buna kalpten inaniyosaniz bence burdaki nefret ve kiskanclik duygusu karsi tarafin hastalikli fikirleri olun.

    Yani siz sadece insan olarak herkese karsi İyi olun, iyi insan olun gerisini de bosswerin caninizi sikmayin bu kadar, siz iyisiniz ve buna inaniyosunuz gerisi anlayamayanlarin sorunu olsun:)

    Not: 1.blokajlari ve negatif enerjisi olan kisilerden daima kacinmidimdir. Kiran uzen kisilere karsi ise ‘nefret ediyorum’ desem bile bir sekilde ‘ seni de affedebildim ‘ diyebilmisimdir ama kurginlihimi, kizginlihimi hatirlatarak:)
    2.resimler superr bu arada

  10. hevesli bardak 19/01/2011 at 10:38 #

    Bu tarz adamları bir zamandır ben de anlamaya çalışıyorum, anladığım da şu oldu; sevmediği birini seyrediyor ki yeri geldiğinde yermek için en bol malzeme onda olsun. Gafını ilk o tweetlesin, videosunu paylaşıp çok gülsün. Söz açıldığında en şık şekilde dalgasını geçebilsin, “dostuna yakın, düşmanına daha da yakın” durabilsin.

    Bunları zaten akrep makrep diyerek siz, “kusurlu bulduğunu takip ederek kendini meşrulaştırma” olarak birtakım yorumlar belirtmiş gerçi. Ben de sosyal medya örneklemelisini yaptım.

  11. Barış Baraz 21/01/2011 at 08:39 #

    Bence insanların sosyal medyada sevmediklerini takip etmesinin nedenleri şunlar olabilir:
    1) Rakip olarak görme, kıskanma
    2) Bedava olması
    3) Takibin giderek kolaylaşması, hatta alışkanlık haline gelmesi

    Örneğin sevmediğimiz biri ne yazmış diye gazete satın almayız (normalde), ama internete girip okumak kolay, hele mesai saatleriniz sürekli ekran karşısında geçiyorsa (yani bir sürü insan mesaisini ciddi bir kıyafetle, sürekli ekrana bakıp bir yerlere tıklayarak tamamlıyor biliyorsunuz)

  12. ozlemkose 22/01/2011 at 09:20 #

    Çünkü biz sayın Kuzuloğlu, öyle bir toplumuz ki bizde neyin olduğuna sevinip neyin olmadığını fark edip, olması için çaba göstermek yerine başkalarının yanlışlarına, neye sahip olmadıklarına, aslında ilişkilerinde nasıl mutsuz yaptığı seçimlerde ne derece hatalı olduklarına odaklı yaşarız, İngilizce’de buna critical trait denir ancak bunu Türkçe’ye çevirdiğimde çağrıştırdığı anlam Türkçe’deki bir başka anlamıyla özdeşiyor ki bunu kastetmiyorum. Bu farkı anlamak için bir ay farklı bir kültürde yaşamak yeter de artar bile..
    Her konuyu, her eleştiriyi nasıl da kişiselleştiriyor, nasıl da eleştiriye tahammülsüz, aynı fikirde olmadığımı facebook profilinde paylaştığı bağlantı dolayısıyla ilettiğim için saygısız diye niteliyor beni Türk insanı..O yetmezmiş gibi arkadaşları arasında beni kara listeye alıyor, sanki facebookta arkadaş olmak demek her paylaştığını şakşak alkışlayacağım anlamına geliyor. Burada, Amerika’da, insanlarla her türlü konuyu sınırlanmadan tartışabilme özgürlüğüm var, üstelik hediyesi bir sonraki sabah, fikrine taban tabana zıt olan o kişinin aynı sıcaklıkla gülümseyip “günaydın” demesi…

    Bu yazıdan çıkarılan malum sebep de bundan ötürüdür, üzgünüm çoktan kara listede girmişsiniz bir yerlerde:)

  13. Elif 18/03/2011 at 00:47 #

    çünkü milli sporumuz schadenfreude, yani marazadan zevk almak.

Trackbacks/Pingbacks

  1. Sosyal ağların mahalle baskısı | M. Serdar Kuzuloğlu - 06/07/2011

    […] biliyorum (açıkça yazıyorlar çünkü). Ama hem sinir olup hem de niye takip ettiklerini anlayamıyorum. Nefret ölçüsünde olmasa da benim de sevmediğim ya da ilgimi çekmeyen insanlar var. Ama […]

  2. Sosyal ağların mahalle baskısı - M. Serdar Kuzuloğlu - 16/01/2015

    […] biliyorum (açıkça yazıyorlar çünkü). Ama hem sinir olup hem de niye takip ettiklerini anlayamıyorum. Nefret ölçüsünde olmasa da benim de sevmediğim ya da ilgimi çekmeyen insanlar var. Ama […]

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim