İçeriğe geç

Etiket: istatistik

Bu zenginler size ne etti?

Meşhur Amerikan gangsteri Al Capone’un bir sözüyle başlayalım.

Küçükken her gece Tanrı’ya bana bir bisiklet versin diye dua ettim. Sonra Tanrı’nın yönteminin bu olmadığını anladım. Ertesi gün bir bisiklet çaldım ve her gece Tanrı’ya beni affetmesi için yalvardım.

Al Capone
alcapone

Para çoğu kişi için hayatın anlamı. Amaç ile araç kavramının birbirine en karıştığı konu. Parayı ne için kazandığımıza dair yazılan-çizileni uç uca eklesek dünyayı kaplardık herhalde. Söze gelince herkes sağlık, namus gibi kavramları en başa koysa da çoğunun en büyük hedefi, önceliği ve çabası para. Açıklaması zor hallerimiz de var. Zengin olmak için çabalayıp zenginlerden nefret etmek gibi. Olmak istediğimize yönelik o anlaşılmaz nefret.

Fakirliğimizde zenginlerin payına yönelik lafımız bol. Ama özgür irademizin bu halimizdeki payının hak ettiği eleştiriyi çok azımız yapabiliyor. Fakir az kazandığı için mi fakir çok harcadığından mı, çoğu zaman bilemiyoruz. Cep telefonu bayisi arkadaşımın en pahalı telefonları alan kitleye yönelik tespitlerini burada yazabilmek isterdim. Tefe konma korkusuyla vazgeçiyorum. Az-çok tahmin ediyorsunuzdur özünü eminim.

Nihat Hatipoğlu tadında ekonomiye bakış

İnternetin bu kadar yaygın olmadığı dönemde televizyon daha büyük bir ortak paydamızdı. Bugün kaç kişi hatırlar ama Ayşe Özgün’ün sabah programları efsaneydi. En hayret verici bölümler Cuma gününe denk gelirdi. Nihat Hatipoğlu öncesi -ilk- İslami TV starımız Yaşar Nuri Öztürk Cuma günlerinin sabit konuğuydu. Her zamanki huysuz, aksi, sinirli haliyle stüdyodaki kadınların çileden çıkartan sorularına sınırlarda gezen bir sabırla cevap vermeye çalışırdı.

5820131409293012012_2

Beni şaşırtan kadınların akla hayale sığmayan soruları değil; iman edip kurallarına uymak zorunda hissettikleri dinin kitabını neredeyse hiçbirinin okumamış olmasıydı.

Belki çoğu hayatlarının sonuna kadar da okumayacaktı. Ve bu durum onları hiç rahatsız etmeyecekti.

Hayatımızın en az din kadar içinde olmasına rağmen hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz bir diğer konu ise ekonomi. Dünyanın en yüksek enflasyon oranıyla en uzun süre yaşamış ülkeyiz ama daha enflasyonun anlamını bile bilmiyoruz.

Her ‘enflasyon düştü’ açıklamasından sonra fırsatçı, zalim muhabirin eline mikrofonu alıp semt pazarındaki zavallı teyzeye “enflasyon düşmüş, hissettiniz mi?” diye sorması da bu yüzden.

Muhabir bile enflasyon düşünce fiyatların düşeceğini sanıyorsa vatandaş ne yapsın?

Onun hesabı da ayrı mesele ya, neyse.

İlaç sektörüne dair (bazı) gerçekler

Davet edildiğim konuşmalar hayatımın en keyif verici parçası. Birbirinden ilginç insanlarla tanışmak, sahneden onların tepkilerini seyretmek inanılmaz bir keyif. Bu keyfi hissetmek yerine heyecandan titreyen dizleri dizginlemeye çalışmakla epey zaman kaybettim ama artık (o meşhur klişeyle) ‘tatlı heyecan’ safhasındayım.

Yine de tedirgin edici zamanlar olmuyor değil. Bambaşka diyarların uzmanlarının arasına düşmek gibi. Çok farklı ilgi alanlarına sahip ve kendi uzmanlıklarını konuşmaya, üstatlarını dinlemeye gelmiş insanların arasında çeşni olarak kendini kabul ettirmek sandığınızdan çok daha zor. Bunlara en güncel örneklerden biri geçen ay konuşmacı olarak katıldığım 8. Romatoloji Günleri oldu (Romatolojiyi kabaca kas ve iskelet sisteminde beliren romatizma ve türevi hastalıkları inceleyen bilim dalı olarak özetleyebiliriz).

deneyler

Takip ettiklerim arasında (anlayabildiğim nadir sunumlardan olduğundan da olabilir ama) en ilgimi çeken örnek Abbvie Türkiye Genel Müdürü Dr. Mete Hüsemoğlu’nun ‘İlaç Sektörü ve Hekim İlişkileri’ başlıklı konuşması oldu. Kendisinden aldığım izinle ilginç bazı başlıkları paylaşmak istedim (rakamlar hariç her şey benim yorumlarımla bezelidir. Okumayı buna göre yapalım).

  • Bir ilacın araştırma, geliştirme, denekler üstünde sınama, yan etkilerini gözlemleme ve onay alma süreçleri ortalama 15 yıl sürüyor. Daha da Türkçesiyle bir derde dermanı bulduğunuzda hastalara ulaşması en iyi ihtimalle 10-15 yıl alıyor.
  • Bu eksende 2000-2013 yılları arasında 400’den fazla ilaç onay aldı (sektörün hacmini ve rakamsal karşılığını hesap edin).
  • Çok az kişide görüldüğü için üstünde çalışma yapmaya değer bulunmayan rahatsızlıklara yönelik devlet teşviklerini düzenleyen ‘Yetim İlaç Kanunu‘ diye ismine hasta olduğum bir yapı var. Buna bağlı olarak son 30 yılda 450’den fazla ilaç onay almış.
  • Bir ilacı geliştirmenin maliyeti 2000’li yılların başında 1,2 milyar dolardı. Bu rakam sırasıyla 90’larda 800 milyon dolar, 80’lerde 320 milyon dolar, 70’lerdeyse 140 milyon dolardı. “İlaçlar neden bu kadar pahalı?” eksenindeki -sonuna kadar haklı- sorularımıza yönelik çarpıcı bir bilgi. Dahası bu rakama başarısız olanların maliyeti de dahi. (Kaynak: PhRMA 2014 Raporu).
  • 2013’te ilaç üreticileri gelirlerinin %17,8’ini araştırma-geliştirmeye ayırıyor.
  • Bütün süreçleri atlatarak piyasada satılmaya başlayan 10 ilaçtan ortalama sadece 2 tanesi kara geçebiliyor.
  • Şu an çeşitli hastalıklar için geliştirilmekte olan ilaç sayısı 900’ün üstünde.
  • PhRMA üyesi ilaç şirketlerinin harcamaları 80’li yıllarda 2 milyar dolar seviyesindeydi. Bu rakam 2013’te 50 milyar doları geride bıraktı.
  • Kaç milyar dolara mal olursa olsun her ilaç belirli bir sürenin ardından kanunen jenerik hale geliyor. Böylece diğer ilaç şirketleri aynı etken maddelerle kendi ürünlerini (elbette çok daha ucuza) üretme hakkına sahip oluyor (tahmin edeceğiniz gibi pek çok yerel ilaç şirketinin varlık sebebi bu düzenleme).
  • Reçeteli satılan ilaçlarda jenerik ilaçların payı 2000’lerde %49 iken 2013’te bu oran %86’ya çıktı. Bunu kar marjının düşüşü olarak okuyabilirsiniz (biz hastalar için bir bakıma sevindirici elbette).
  • Üretim aşamasındaki ilaçların %70’i sınıfında ilk oluşturuyor.
  • 2013’ten bu yana 338’i kanser ve kansere bağlı hastalıklardan oluşan 900’den fazla biyolojik ilaç geliştiriliyor.

Hepsi bir yana ilaç sektörü yaşam kalitemizi -muhtaç kalıncaya kadar- fark edemediğimiz kadar geliştirmiş durumda. Örneklere bakalım:

E-sigara içmeyelim de ot mu çekelim?

Sigara bağımlılığı paçamı zor kurtardığım alışkanlıklarımdandı. Kesinlikle kötü bir şey olduğu için bırakmadım. Her fırsatta söylediğim gibi sigara (tütün) yerini başka bir şeyle dolduramadığınız çok güzel bir şey. Bunu sadece içenler bilir. Ama pek çok güzel şey gibi hayatınızdan pek çok şey de götürüyor. Ben işin muhasebesi sonucunda bırakmaya karar verdim.

Sigarayı terk ettiğim 1998 yılında light (düşük katranlı) sigaralar yeni çıkıyordu. Bu kadar marka da yoktu. Hele şimdilerde pek çok kişide gördüğümüz elektronik sigaralar (e-sigara diyelim) hiç  yoktu.

Birkaç saat önce bir kafede yaptığım toplantıda birkaç kişinin elinde bu e-sigaralardan görünce biraz araştırayım dedim. Ulaştığım genel ve konuya özel bilgileri özetlemeye çalışacağım.

Angry Birds ekonomisi

Rovio 2003 yılında Finlandiya’da kurulan bir yazılım şirketi. Uzmanlık alanı oyunlar. Onu kendi sınırları dışına taşıyıp bütün dünyaya tanıtan ürünüyse Angry Birds adlı oyun. Ülke, yaş, cinsiyet, yetenek ve ilgiden bağımsız yerkürenin her alanında kendine milyonlarca tutkun yaratmayı başardı. 1980’ler Tetris çağıysa 2000’ler kesinlikle Angry Birds (ve biraz da Candy Crush) çağı olarak kayıtlara geçti.

Helsinki Üniversitesi’nden 3 arkadaşın kurduğu Rovio’yu oyun dünyasıyla tanıştıran şey Finlandiya’nın en büyük oyun etkinliği Assembly etkinliklerinden biri oldu. Amiga oyun grupları tarafından organize edilen ve 1992’den bu yana düzenlenen bu etkinlik aynı zamanda bu konudaki dünyanın en büyük organizasyonlarından biri.

Assembly

2003 yılında katıldıkları bu etkinlikte yarıştırdıkları King of the Cabbage World adlı oyunla kazandıkları başarı onları oyun dünyasına sokar. 2005 yılında aldıkları bir melek yatırım ile Relude ismiyle kurdukları şirketlerini Rovio ismiyle değiştirerek yollarına devam ederler.

Türküm, doğruyum, çalışkanım

Yazıya net bir tespitle başlayayım: Türküm, doğruyum, çalışkanım.

Yalan değil; öylesine de demiyorum. Kendimi böyle görüyorum. Doğruluk ve çalışkanlık kantara çıkarak ölçülebilen bir şey değil elbet ama öyle olabilme adına samimi bir gayret gösterdiğimi söyleyebilirim.

Okul yıllarım 8 Ekim 2013’ten itibaren tarih olan o meşhur andı okuyarak geçti. Bir kuşak sonra hafızalarda bile yeri kalmaz. Buraya da eklemiş olayım:

Türküm, doğruyum, çalışkanım!
Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
Ey büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türküm diyene!

Biz her sabah bu kısa metni haykırarak güne (okula) başladık (bizim zamanımızda aradaki ‘Ey büyük Atatürk’ kısmı yoktu. Yasam kısmı da ilkem olarak okundu bir dönem). Hiçbirimiz ne dendiğine dikkat bile etmezdik. Zil çalınca bahçeye koşmak gibi otomatikleşen bir süreçti. Üstelik Türk olmak denen mesele nedir, Türk olmayan var mıdır, değilse yarım mıdır, zarar mıdır düşünmedik. O zamanlar dertlerimiz pek başkaydı.

Hayatının 23 yılı boşa gidecek. Değer mi?

Yazının Özeti

  • Uyku, sağladığı faydaya oranla ihtiyaç duyduğu zaman açısından kabul edilemez bir zaman kaybı. Süresini kısaltmak için sağlıklı bir yöntem gerekiyor.
  • Dünyanın neredeyse her ayrıntısını eşit mesafede uzağımıza getiren internet, tv platformları, eğlence ortamları, zamansız-mekansız iş dünyası varlığını korurken geleneksel tarzda uyku giderek zorlaşıyor.
  • Uyumak istediğimiz zamanla uyumak zorunda olduğumuz zaman nadiren birbirini tutuyor.
  • Deliksiz, uzun gece uykularının zararı yok ama tek seçenek de değil.

Uykuyla ilgili çocukluğumdan bu yana devam eden ciddi bir sorunum var. Uyumayı; ama özellikle gece uyumayı sevmiyorum. Beni tanıyanlar ya da sosyal medyadan takip edenlerin de aşina olduğu bir durum. Buna bir sorun demeli miyiz bilemiyorum. Çünkü hangi saatte, ne kadar ve neden uyumamız gerektiğine dair ağız birliğiyle kabullenilmiş hiçbir açıklama yok. Garip ama durum bu.

İnsan, hayatı boyunca en çok zamanı mecburen uykuda kaybediyor. Üstelik yaptığı / mecbur olduğu diğer her şeyin aksine uykuda uyumaktan başka hiçbir şey yapamıyoruz. Dahası, neden uyuduğumuzu bile bilmiyoruz! Ortalama bir insanın günün üçte birini (8 saat diyelim) uykuda geçirdiğini hatırlayınca toplamda ömrünün üçte birini boşa harcadığını düşünebiliriz (Türkiye’nin 2050 ortalama yaşam beklentisi 79 yıl. Yani hayatımızın 24 yılı uyuyarak geçecek! 24 yıl!).

Evet uyumak güzel, çok keyif veriyor. Hele o uyanış anındaki yataktaki miskinlik harika bir aylaklık. Sanılanın aksine uykuyu herkesten çok seviyorum. Hayatımın yarısını; hatta daha fazlasını uyuyarak geçirmeye razıyım. Ama hayatta bunca yapacak şey varken uyumak bana yaşama ihanet gibi geliyor. Psikiyatrist bir dostum bunun ölüm korkusuna işaret edebileceğini söylemişti. Sorunun sebebi umulmadık bir anda ölme ihtimalini birçok kişiden daha fazla hatırlıyor olmamdır belki de (Farkında mısınız bilmiyorum ama öleceksiniz. Belki bu yazının bile sonunu okuyamadan).

24 yılı uyuyarak harcama fikrine katlanamıyorum. O zaman diliminde neler yapabileceğimi düşününce hele.

Küçük alanlarda yaşama sanatı

Nüfus ve şehirleşme konusuna konferanslarımda sıkça değinmek zorunda kalıyorum. Bu yazıda bahsetmemin nedeniyse onlardan biraz farklı olacak. Önce birkaç rakamla mevcut duruma bakalım:

  • Bulgulara dayalı tahminlere göre tarım çağını yaşadığımız M.Ö. 8000 yılında dünya nüfusu 5 milyon kadardı.
  • M.S. 1 yılındaysa (farklı araştırmalara göre) 300 ile 600 milyon aralığında bir nüfus olduğu anlaşılıyor. Yani yıllık nüfus artışı yaklaşık %0,05 olarak gerçekleşmiş.
  • Kayıtlara göre 1800 yılında 1 milyar kişiyi geride bırakmışız.
  • 130 yıl sonra; yani 1930’da 2 milyarı görmüşüz.
  • Neredeyse 30 yıl sonra; yani 1959’da 3 milyar olmuşuz.
  • 15 yıl sonra; 1974’te 4 milyara ulaşmışız.
  • 13 yıl sonra; 1987’de 5 milyarı geçmişiz.
  • 2011 yılında 7 milyarı geçtik.

Nüfusun nasıl büyük bir hızla arttığı ortada. Buna refah, yaşam koşulları ve sağlık şartlarının yükselişi, ortalama ömürün artışını da eklemek gerek ama doğum oranı da hızla artıyor. Örneğin bu yazıyı yazarken yılbaşından itibaren 38 milyon kişi doğmuş, 17 milyona yakın kişi vefat etmişti.

Bu veriler ışığında baktığımızda 2025 yılında 8 milyar, 2045 yılındaysa 9 milyar olacağız!

aa27iq98jq3mi-u8AWQYfXHcw-hd

Bir başka veri de şehirleşmeye yönelik. Birçok farklı sebeplerden ötürü nüfus hemen her bölgede hızla şehirlerde toplanıyor. Bu da şehir kavramına yepyeni tanımlar getiriyor. Bugün yaşadığınız şehrin kalabalığından, trafiğinden, itiş-kakışından dert yanıyorsanız biraz daha dişinizi sıkıp 2025’i bekleyin. Bugünlerinizi mumla arayacaksınız. Bu trendin kültürden suç oranlarına, sağlıktan yaşam koşullarına kadar pek çok etkisini göreceğiz. Hayatımızda pek çok şey radikal bir şekilde değişmek zorunda kalacak. Bunlardan biri de yaşam alanlarımız olacak.

Mazallah siperde yanına bir ateist düşse…

Marifet saydığımdan değil ama pek televizyon izlemiyorum. İnternette bunca çok şey varken aklıma bile gelmiyor. Ve evet dizileri de izleyemiyorum. Bu yüzden çoğu sohbette oyun dışı kalıyor, turist muamelesi görüyorum. Ana haber bültenlerini de izleyemiyorum (buna rağmen Türkiye ve dünyaya dair izleyenlerden daha güncel bilgilere sahibim. Haberciler için düşünülmesi gereken bir ayrıntı).

Youtube’da rutin turlarımı atarken atv Haber’de yayınlanan bir videoya denk geldim. Genelkurmay Başkanlığı’nın arşivinden çıkma Kurtuluş savaşı görüntüleri. Yayına hazırlanış sırasında Türk medyasının ajitasyon ve istismar tutkusundan fazlasıyla nasibini almış ama yine de çıplak gerçeğinden bir şey yitirmemiş. Sesi kapatıp dinleseniz dahi savaşın anlamsızlığını ve insanlık dışı doğasını yansıtma açısından fazlasıyla yeterli.

O dönem nasıl olmuş da kaydedilmiş, Genelkurmay arşivi bunu hangi akla hizmet bizlerden gizlemiş ya da ellerinde böyle kimbilir daha nice şeyler var diye düşündüm izlerken. Siz de bir bakın, üstüne konuşacağız.