İçeriğe geç

Kategori: Memleket Halleri

Türkiye’ye has olaylar. Hes doğrusu, pes doğrusu!

Ağaç sinek yapar, bitki böcek toplar

Ceyda Torun imzalı Kedi adlı bir belgesel var. Birçok ödüle layık görüldü, ilklere imza attı. Tanımlamak kolay değil. ‘İstanbul belgeseli’ de denebilir ‘kedi belgeseli’ de. ‘İstanbul Kedileri’ ya da ‘Kedilerin İstanbul’u’ da olabilir. Beni üzen tek yanı, şehrin en yoğun kedi nüfusunu barındıran Maçka Sanat Parkı‘nı içermiyor oluşu (detaylar Foursquare yorumlarında).

İstanbul’da doğmuş ve büyümüş biri olarak bu İstanbul ve kedi kadar birbirine geçmiş başka iki kavram var mıdır bilemiyorum. Devlet erkanımız her İstanbul görselleştirmesinde araya bir Ayasofya, Boğaziçi Köprüsü ve saire sıkıştırma derdinde ama bunlar çok küçük bir azınlığın hayatında var (Örneğin bir araştırmada İstanbul’da yaşayıp denizi HİÇ görmemiş yüzbinler olduğu ortaya çıkınca kamu kurumları ve STK’lar ücretsiz Boğaziçi turları düzenlemişti. Topkapı Sarayı’nı ya da Ayasofya’yı gören kaç İstanbullu vardır bilmek bile istemiyorum).

Yani diyeceğim o ki ne köprüdür ne kule, ne saraydır ne boğaz; İstanbul’un sembolü kedidir, KEDİ! Hangi taşı kaldırsanız, hangi dama baksanız, kafanızı nereye çevirirseniz karşınıza bir kedi çıkar. Üstelik öyle böyle değil; dünyanın en güzellerinden. Yaşlısından gencine, pahalı muhitinden fakirine, sahilinden tepesine; her yere ve herkesin hayatına sızmıştır.

Terliklerle sosyal medya turu

Çocukken okuduğum ve çok etkilendiğim ‘Yüksek Ökçeler’ adlı bir Ömer Seyfettin öyküsü vardı (bazı yazarları sadece çocukken okumak ne acı, değil mi?). Ana karakteri genç yaşta dul kalmış, temizlik ve namus konularına takıntılı Hatice adlı bir kadındır. Huyları gibi hükmedemediği bir başka özelliği de vardır. Boyu kısadır ve bu gerçeği ‘hafifletmek’ için -evinde dahi- yüksek topuklu (eski tabirle ‘ökçeli’) ayakkabılar giymektedir.

Memleket tamam da ‘senin’ halin ne olacak?

Şafak Altun ile Radikal’de senelerce birlikte çalıştık. Televizyon ‘cephesine’ geçince koptuk. Yıllar sonra Doğan TV’de yöneticilik yapmaya başladığımda yolumuz yeniden kesişti (kendisinin neredeyse ‘bana özel’ kitaplar yazdığını keşfetmem de o zamana denk geliyor). Deniz Bayramoğlu ile de aynı dönemde tanıştık. Deniz de okuyan, araştıran, bilgisi, gustosu olan; kanımın kaynadığı, denk geldikçe sohbetinden keyif aldığım bir avuç insandan biriydi.

Sonra ben kendi içerik ajansımı kurmak için ayrıldım.

Seneler sonra Şafak’ın beni CNN Türk’te bir televizyon yayına davet etmesiyle bu iki sevdiğim insanın bir program yapmakta olduklarını öğrendim. Bu çağrı aynı zamanda dualarımın sonunda kabul olduğunun da işaretiydi. Çünkü konumuz (doğrudan) teknoloji değildi!

Türklerin ortak nefreti: Türkler!

Her zaman olduğu gibi bu yazının da bir zihinsel altlığı var. Meraklısı için ‘Madam Eleni ve Hatıraları’ başlığı altına gizledim. Yazıdan önce de okunsa olur, sonra da. Ama okunmazsa bir şeyler eksik kalabilir. Benden söylemesi.

[toggle title_open=”Madam Eleni ve Hatıraları” title_closed=”Madam Eleni ve Hatıraları” hide=”yes” border=”yes” style=”default” excerpt_length=”0″ include_excerpt_html=”no”]’Ben İstanbul doğumluyum. Çalışmak zorunda’ bir anne-babanın ‘bakılmak zorunda’ çocuğu olarak farklı dönemlerde ikamet ettiğim şehrimin Aksaray / Sofular ve Küçükçekmece / Cennet mahallelerini gözardı edersek Yeşilköy’de büyüdüm diyebilirim.

Sadece İstanbul’un değil -bence o dönem- Türkiye’nin bu en kendine has semtinde Nuh’un Gemisi misali yetmiş milletten yetmiş farklı kimlik bir arada yaşadık, güldük, eğlendik, ağladık, tahsil gördük ve büyüdük. Hatta bir kısmımız arasında evlendi (Yeşilköy ne yazık ki artık o rengarenk halinden çok uzakta). Ama arkadaşlar ve komşuların hatıraları unutulmayacak kadar taze hala.

Alt komşumuz ‘Madam Eleni’ mesela.

Rum olduğunu epey sonra öğrendim. Rum ne demektir, neden ‘Madam’ diye hitap ederiz onları da. Apartman ve mahalle arkadaşlarıma ait özellikler gibi. Dostlarım Herman, Avram ve Nubar’ın Ermeni, Antuan’ın Katolik Hristiyan, Beril ve Davut’un Musevi olduğunu ortaokul yıllarında öğrendim. Çünkü bizim için arkadaşlar ‘meşin top sahibi’, ‘Atarili’, ‘iyi forvet’, ‘güzel kız’ gibi insani sınıflamalara tabiydi. Hepsi de harika insanlardı üstelik. Çocukluğumun bu kadar renkli hatıralarla dolu olmasında payları çoktur.

Fakat aralarında en az iletişim kurabildiğim alt komşumuz Madam Eleni’nin yeri yine de ayrıdır. Sebebi Atina’ya göç etme (dönme değil göç etme; zira onun ailesi bu şehirde hepimizden daha eskiydi) kararı aldığında hayatı boyunca biriktirdiği sigara paketi koleksiyonunu bana hediye etme kararı değil; hayır. (Zaten babam sigaraya başlarım korkusuyla bu teklifi kibarca reddetmiş, Madam da bir odasının dört duvarını kaplayan yüzlerce paketlik o eşsiz koleksiyonu çuvallara doldurup kapıcımıza vermiş, o hınzır da aralarında hala içilebilir olanları ithal sigara fiyatına mahallenin tiryakilerine ‘kaçak sigara’ ayağına satıp, kalanını çöpe savurup heba etmişti).

Ben Madam Eleni’yi kendisine çok yakışan o nazik ve zeki tavrıyla hayatımı kurtardığı için hatırladım hep.

Bir gün nasıl olduysa babamla koca İstanbul’da (rivayete göre eski çağlarda insanların İstanbul’a yerleşmesine sebep; EN sevdiğim balık) uskumrunun bayatını bulmuştuk. Evde pişirip yedikten sonra da bir güzel zehirlenmiş ve halıda solucan gibi kıvranmaya başlamıştık. Babam kusarak rahatlamıştı fakat benim için ölmek kusmaktan daha yeğlenir bir şeydi. Hiçbir alternatif kar etmeyince olay -bir şekilde- Madam Eleni’ye aksetti. Eve geldi, bana baktı ve soğukkanlılığını hiç bozmadan ” sana bir iksir yapacağım ve hiçbir şeyin kalmayacak” dedi.

İksir‘ gibi bir sihirli kelimeyi duymak bile kendimi daha iyi hissetmeme yol açmıştı.

5 dakika sonra elinde bir Türk kahvesi fincanıyla geldi. Beni tuvalete yönlendirerek “dik bakalım bir yudumda” dedi. Öyle de yaptım.

AMANIN!

İçirdiği her ne ise midede tutmanın imkansız olduğu cinsten bir şeydi. Çaresiz kusup rahatladım, Madam Eleni’ye dua ederek derin bir uykuya daldım.

Küfür niyetine kullananların dahi çoğu Rum ne demektir bilmez. Ben de hayli geç öğrendim. Ama benim için Yunan ve Rum’un karşılığı Madam Eleni’dir: iyi kalpli, efendi, görgülü, güngörmüş, nazik, yardımsever ve canayakın (Unutmadan sevdiğimiz bir hatayı da anmış olayım; Yunanlı değil; Yunan!)[/toggle]

Geçen ay eşimle ziyaret ettiğimiz son dönemin popüler Yunan adası Tasos (Orijinal yazımıyla Thassos ya da Türkçe karşılığıyla Taşoz) ve hemen karşısındaki Kavala bizi o kadar etkilemişti ki bir kere daha çocuklarla gelme kararı almıştık. Bayram tatili için otelde rezervasyon yaparken benim ani ameliyatım hayalimizde bile yoktu. Nekahat döneminde böylesi bir tatilin pek mantıklı olmayacağını düşünüp iptal etmeye yeltendiysek de evde dinlenme mecburiyetinin verdiği usanmışlıkla -enfeksiyon ve türevi- her türlü riski göze alıp yola çıktık.

Tıklayarak, saniyeler içinde her şeye ulaşmaya alışmış çağdaş her akranı gibi Ali ve Zeynep için otomobil yolculuğu tarifsiz bir eziyet. Bu yüzden 500 km’lik (başka bir deyişle 7 saatlik) bu rotayı biraz yumuşatma adına Keşan’da bir gece konaklama kararı aldık.

Daha önce hiç görmediğim ancak aklımda Haldun Taner’in ölümsüz eseri ‘Keşanlı Ali Destanı‘ ile yer etmiş bu küçük ilçe bana nedense hiçbir şey ifade etmedi. Hatta  -bana has- o taşra sıkışmışlığı hissini tetikledi. Fakat yol üstündeki Çamlıbel adlı lokanta ziyareti hepsini unutturdu. Mekan ve personel harika, fiyatlar alabildiğine ucuz, lezzet muhteşemdi (Satır et, köfte, ciğer dolma ve yoğurt yedik. Porsiyonlar gayet doyurucu ve 13-14 TL aralığındaydı). Burayı bir kenara not edin derim (görsellerin hepsini tıklayarak büyütebilirsiniz).

Kuzu etine sarılmış ciğer. Ballı lokma tatlısının et versiyonu da denebilir.
Kuzu etine sarılmış ciğer. Ballı lokma tatlısının et versiyonu da denebilir.

Koyunun farklı bölgelerinden derlenmiş etlerin zırh adı verilen satır ile elde kıyılmasıyla oluşan ve sadece sarımsak ve tuz içeren meşhur 'satır et'.
Koyunun farklı bölgelerinden seçilmiş etlerin zırh adı verilen satır ile elde kıyılmasıyla oluşan ve sadece sarımsak ve tuz içeren ızgaradan inmiş meşhur ‘satır et’.

Tatilin başlangıcından birkaç gün sonra yola çıktığımız için olsa gerek ne otoyolda ne de İpsala sınır kapısında sıraya, kuyruğa, trafiğe takılmadan geçtik.

Demokrasi? Yetmez ve hayır!

Futbolundan bankacılığına kadar buram buram siyasetle yoğrulan Türkiye’de gündem telaşından göz ardı ettiğimiz (benim de her vesileyle hatırlattığım) birkaç belirleyici ayrıntı var. Siyaseti kişiler ve ülkelerden bağımsız düşünmeye başladıkça hepsi birer birer belirmeye başlıyor.

Şöyle somutlaştıralım; mutlaka -birkaç istisnai vaka dışında- hepiniz babanızın ismini biliyorsunuzdur. Büyük çoğunluğunuzun dedesinin ismini bildiğine de eminim. Ama iş dedenizin babasının ismine gelince sayı azalacaktır. Hele iş dedenizin dedesinin ismine gelince sayı yok denecek kadar azalacaktır.

Demek ki -olumlu ya da olumsuz- sıradışı bir şeye vesile olmadıkça bıraktığınız iz birkaç kuşağı geçmiyor. Hele ki (siyaset gibi) sık yüz değişimi yaşanan alanlarda bu ‘yıpranma payı’ daha da artıyor doğal olarak.

Kişilerden sistemlere bakınca bambaşka bir sorun karşılıyor bizi. Hakimiyetini sürdüren yöretim şekilleri ve ideolojilerin ortaya çıkış tarihlerine bakalım isterseniz.

Mükemmel tostun sırrı

Seneler, seneler sonra Şubat tatili denen şey (ya da modern tabiriyle ‘sömestr tatili‘) hayatımıza yeniden girdi. Ali ve Zeynep Terör Örgütü, ilk yarıyıl tatillerini geçirmek üzere anneleriyle beraber büyükannesine; Eskişehir’e gitti. Bunun benim için anlamı ‘yalnızlık’. Ama öyle eski Yeşilçam figüranlarına has yalnızlıklar gibi değil asla. Arada yoklayan hasreti saymazsak keyifli bile sayılır (ev-ofis düzeninde 5 dakikada bir bölünerek çalışmanın zorluğunu ancak çeken bilir).

Yalnızlığın mecburiyeti kendi işini kendin görmek. Hayatta erinmem. En keyifli kısmıysa kahvaltı.

Kahvaltı konusunda senelerdir değişmeyen 3 seçenekli bir rutinim var. Her gün bir tanesinde karar kılmam gerekiyor:

  • 1 simit, birkaç dilim peynir (masada bulunca güzel de tek başımayken karşıdaki simitçiye gitmeye üşendiğimden bunu pek gerçekleştiremedim).
  • Sahanda (tereyağlı) 3 yumurta ve 1 dilim kara ekmek.
  • Büyük dilimli kara ekmekten 1 adet peynirli-sucuklu tost.

Ne bir eksik; ne bir fazla. Hepsi bu. Bazen canım çok çekerse (ki çok severim) yanına 3-4 tane de siyah zeytin. Mevsimlerden yazsa taze nane yapraklarının arasında, bol sızma zeytinyağı içine suyunu salmış söğüş domates. Ve elbette yaz-kış, her daim bir koca demlik bergamotlu çay (Çaya şeker koymayın ne olur. Şeker çayın tadını bastırır, hepsi birbirine benzer).

Bir de itiraf: kara pudding içermediği sürece denk gelirsem yılda bir-iki full monty‘ye de kapım her zaman açık 😉

domates

Aynen tatlı gibi ekmeği de sevemedim. Günde 1 dilimden fazla yediğim nadirdir. Bunda çocukluğumda mahkum kaldığımız o süngersi, lezzetsiz beyaz ekmeklerin payı olduğunu düşünüyorum. Ama yeni nesil buğdaylı, yulaflı, kepekli, çavdarlı, cevizli, zeytinli lezzetlerden gayet memnunum. Hatta bazen evde kendimiz yapıyoruz. Tadı hepsinden güzel oluyor.

Günde sadece 1 dilim yediğimiz bir şeye özenmek en doğal hakkımız.

Bir tek dileğim var…

İnternetin özü iletişim. Birbirimizle karşılaşmamızı, konuşmamızı ve dinlememizi sağlıyor. Reklam ve pazarlamacıların eline düşünce akçeli konularda anılır oldu ama ‘etkileşim’ (interaction) denen şey tam da bu aslında. Dijital platformların bunun uğruna sunduğu araç ve seçenekler neredeyse sonsuz. Bize düşen bunları anlamlı hale getirmek için çabalamak.

sirtta-calisma

Tek kelimeyle memleket, okul, iş ve hayat başlıklı yazımda özetlediğim anket, bir akşam vakti aklıma düşen bir meraktan doğmuştu. Hiçbir iddiası yoktu ama sonuçlarıyla kendince bir durum tespiti yapıyordu.

Geçen gece bir benzeri aklıma geldi. Fakat bu sefer tek kelimeyle tanım toplama yöntemini sadece bir soruda kullandım (herkesi çok zorlamıştı). Çok geç saatte duyurup katılıma çok kısa süre açık tutmama rağmen 2 bine yakın katılım gerçekleşti.

6 soru içeren bu mini-anketin sonuçları benim için yine ilginç ve düşündürücü sonuçlar ortaya çıkardı.

Memleketini tanımak

[box type=”tick”]Yazıya başlamadan önce hemen düşünün bakalım Türkiye’nin kaç şehri var? En kısa sınırımızın olduğu komşumuz kim? Kaçımız internetten faydalanabiliyor? Yıllık ortalama kaç para kazanıyoruz? Cevapları kafanızı kurcaladıysa, buyrun devam edelim.[/box]

Hayatımın yarısı konuşmalar yaparak geçiyor. Holding yöneticilerinden bayi çalışanlarına kadar belki normalde bir araya gelme fırsatı bulamayacağım kişilerle tanışma fırsatı buluyorum. Her konuşmamda gözden kaçırma ihtimali olan şeylere odaklanıp biraz kışkırtmaya; dürtmeye çalışıyorum.

İstisnasız her konuşmamın bir yerine sıkıştırdığım meseleyse memleketten manzaralar.

Ailemize yabancılaşmamız belki doğanın gereği. Halil Cibran’ın dediği gibi hepimiz anne-babalarımızın yayından çıkmış oklarız; gücümüz erdiğince ötelere ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat yaşadığımız şehre; hatta ülkeye bu kadar kolay ve kalıcı şekilde yabancılaşmamız hazmı kolay bir şey değil.

Türkiye Turizm Haritası

Gutenberg matbaayı icat ettiğinde insanlar 30 km2 bir alanda yaşayıp ölüyordu. Daha ötesine gitmek sadece ölümü göze alan maceraperest seyyahlara, kaşiflere, tüccarlara has bir şeydi. Dolayısıyla herkesin bilgisi kendi yaşam alanının civarında gördüklerinden ve komşu ‘bilge’ dedelerin anlattıklarından ibaretti. Matbaanın hayatımıza soktuğu kitaplar bizi daha önceden sahip olmadığımız bilgiyle, ötelerde yaşayan insanlarla, kültürlerle tanıştırdı. Her şeyi yaşayarak tecrübe etmek, aynı hataları yapmak yerine okuyup doğrusunu, eğrisini öğrenme şansına sahip olduk. Ve geliştik.

Şimdilerde internet sayesinde çevremizden, ötekilerden, hatta kainattan haberdar olmak için tarihte kimseye nasip olmamış araçlarımız var ama çok azımız bu bilgilere sahibiz.

Bir çorabın düşündürdükleri

Çoraplara meraklıyım. Bunun bir psikolojik kökeni var mı bilmiyorum. Zorlasak bir yere illa bağlanır. Kadın çoraplarına ayrı bir hastayım. Çaktırmadan epey koleksiyon takip ediyorum.

Eşim dün bana bir çorap almış. Paketini incelerken logosu dikkatimi çekti (dikkat çeken çorap logosu yok denecek kadar azdır). Tekniğine, mantığına bakarken İsveç’te tasarlandığını da öğrenmiş oldum.

rich-vibrant01

Ürün ve sunum tasarımı açısından özenli çoraplar hakkında hafızamda kalan son güzel örnek ABD’nin meşhur giyim zinciri Urban Outfitters (sanki Türkiye’de de -Norveç kökenli- Jack&Jones’ta ilginç şeylere denk geldim gibi hatırlıyorum ama tekrar bakacağım. Nasıl gariban bir markaysa Türkiye’de link verebileceğim bir online dükkanı yok. Gerçi dünya politikasına bakınca anlaşılan onlar değil de; onların gözünde Türkiye gariban).

Paketin diğer yüzünü çevirince daha çarpıcı bir detay ortaya çıktı.

rich-vibrant02

Organik (yetiştirilen) pamuktan üretilmiş; eyvallah. Fabrikası ekolojikmiş; gübre, zirai ilaç ya da ağartıcı kullanılmamış, güzel. Tasarımı kendine hasmış (çakma değilmiş) ve uzun süre kullanılabilmesi için çaba sarfedilmiş. Helal olsun. Daha altlara inince -daha küçük yazılarda- içinde naylon da olduğunu öğreniyoruz. Biraz daha alttaysa bu yazının ilham kaynağı karşılıyor bizi: Responsibly Made in Turkey. Yani güveni hak edecek bir şekilde Türkiye’de üretilmiş.

IŞİD’in sanata katkıları

İstanbul Bilgi Üniversitesi’yle ortak yürüttüğümüz yüksek lisans programı Next Akademi sayesinde okuldaki çalışmalardan daha çok haberdar olabiliyorum. Bu sayede birkaç ay önce öğrendim ki fikirlerine en saygı duyduğum isimlerden Alain de Botton‘un girişimiyle can bulan School of Life (Hayat Okulu) İstanbul’da Bilgi Üniversitesi bünyesinde açılıyormuş. İçimden ne güzel diye düşünürken beni de aralarında görmek istediklerini söylediler. Keyifle kabul ettim. Böylece School of Life’ı biraz daha yakından takip etmeye başladım. İki gün önce Youtube kanalında aşağıdaki videoya rastladım. Edebiyatın önemini 5 dakikaya sığdıran etkileyici bir derleme. Kendi özetimi aşağıda bulacaksınız ama (İngilizce dert değilse) bir izleyin derim.

Edebiyat ne işe yarar?

  • Dünyada bu kadar önemli şey olurken kitaplara, şiirlere zaman harcamak ilk bakışta bir kayıp gibi gelse de edebiyat dünyanın en zaman kazandırıcı araçlarından biri. Onlar sayesinde aylar, yıllar; hatta yüzyıllar içinde biriken anı, izlenim ve bilgileri kısacık sürelerde öğreniyoruz.
  • Edebiyat bir ‘gerçeklik simülatörü’. Hayatınız boyunca tecrübe edemeyeceğiniz kadar çok insan ve olayı sayfalar arasında bulabiliyoruz. Üstelik başınıza hiçbir şey gelmeden! Boşanmak nasıldır, birini öldürmek nasıl hissettirir, çölde iş yapmak neye benzer, ülkeyi yönetirken yanlış bir kararla çuvallamak neye mal olur öğreniyoruz. Edebiyat zamanı hızlandırıyor.
  • Edebiyat bize yaşayamayacağımız, göremeyeceğimiz hayatları, insanları, ülkeleri gösteriyor ve kendimizle karşılaşmamızı sağlıyor. Bizi gerçek anlamda bir dünya vatandaşı yapıyor.
  • Edebiyat bize dünyaya başkalarının gözünden bakabilme imkanı sunuyor.
  • Çoğu zaman aklımızdan geçenleri söyleyemeyiz. Ama gerçek kimlik ve hislerimizi kitaplarda bulabiliriz. Bazen bizi bizden daha iyi anlatan satırlara denk geliriz. Yazarlar bize kendimizi keşfetmenin anahtarını sunar.
  • Kitaplar çoğunlukla başarısız olanların, her şeyi eline yüzüne bulaştıranların hikayelerini anlatır. Ancak onları medya ve popüler kültürün yerden yere vuran kolaycılığınyla yargılamaz, itip kakmaz. Anlamaya çalışır.
  • Bütün bu çabasına rağmen edebiyatı hayatı bölen bir şey gibi algılarız. Boş zaman doldurucudur. Plaj eğlencesidir. Oysa edebiyat aslında bir terapidir. Bilgelik, iyilik ve aklıselim içinde yaşamamızı sağlar.

‘Özet geç piç’ çağında kitabın lezzetini anlatmak dünyanın en zor işi. En iyi niyetlisi bile kitap tavsiyesi istiyor. Tavsiyeyle kitap okunur mu? Kitap bir keşiftir. Hiçbir kitabın hiçbir cümlesi okuyanlarda aynı algıyı, etkiyi yaratamaz.