İçeriğe geç

Kategori: Kişisel

Bana dair, bana ait dertler, tasalar, zevkler, meseleler.

Kilitli…

Küçük Ali hayattaki en iyi dostum. Onunla sohbet ederken aldığım keyfi çok az şeyde buluyorum. 5 yaşına girdiği için bazen iş toplantılarına da yanımda götürüyorum. Şimdiden epey bir ajans tecrübesi oldu. Kim olduklarından haberi olmadığı bir sürü önemli insanla tanıştı. Yaşından beklenmedik esprileriyle canımın en sıkıntılı anlarda bile bana yaşama sevinci, neşe saçıyor.

ailbeyefendiEn büyük derdim ev-ofis düzeninde çalışmama rağmen kimi zaman işlerin yoğunluğundan dolayı onlara bir türlü vakit ayıramıyor olmam. Geçen haftaki tatilimiz ise hem Ali, hem de Neynep ile epey zaman geçirmeye fırsat tanıdı. Bitmeyen enerjilerine yetişmem yine mümkün olmadı ama yine de kendi adıma 2013’ün en iyi haftasını geçirdim sayelerinde.

Şimdilerde herkesin diline pelesenk olan ‘Y Kuşağı’, ‘Dijital Doğanlar’ gibi kavramlarının benim için anlamı birçok kişiden farklı. Teknolojiye göbeğinden bağlı biri olarak bizzat kendi çocuklarımda bu kavramları gözlemleme şansına sahibim. Bu haydutların büyüdüğü evi tahmin edersiniz. Her köşesinden teknolojik bir alet, aygıt fırlıyor. Onlar da haliyle küçük yaşlarından itibaren hepsiyle haşır neşir.

Göz, gönül ve gündemden uzakta

Geçen hafta ailece tatile çıktık.

Bir ofis çalışanı olmadığım için tatil kavramı benim için daha çok rutinlerden kurtulma anlamı taşıyor (yerini yeni rutinlerle doldurmak şartıyla elbet). Bronzlaşma telaşı, yüzme, sabahlara kadar eğlenme -tatilde bile- yorucu geliyor.

Bu tatil için hedeflerimi Pocket ve Evernote defterlerime okumak için eklediğim yazıları eritme, yine Evernote içinde iyice karışmış notlarımı derleme ve bir türlü okumaya başlayamadığım 3 kitabı bitirme şeklinde koydum (ve başardım!). Hatta kalan zamanda telefonumdan Paulo Cohello‘nun Simyacı kitabının sesli sürümünü dinleme ve tam da üstüne yoğunlaştığım bir konuya ait notlar çıkarma fırsatı buldum (Simyacı bu açıdan tam bir bereket abidesi).

Tatil sırasında bir gün bu ‘yersiz’ çabamı gözlemleyen bir başka tatilciyle sohbete koyulduk. İzmir’den gelmiş. Tatilde neden bunlarla uğraştığımı sordu. Bana delicesine keyif veren şeyler ona zulüm geliyordu. Sonra “sen okumuş bir çocuğa benziyorsun” edasıyla Gezi Parkı eylemlerindeki son durumu sordu. Bu sayede şaşırtıcı bir şey fark ettim: tatile başladığımız andan itibaren güncel durum hakkında hiçbir bilgiye sahip değildim!

Tatil kafası

Yazının başında sıraladığım hedefleri tutturmak için sosyal medyaya; özellikle de Twitter’a hiç bakmamaya, en fazla Instagram’a hoşuma giden birkaç fotoğraf yüklemeye ve epostaları da bir sabah, bir akşam olmak üzere günde sadece 2 kere kontrol etmeye karar vermiştim (bu basit taktikle verimim en az 4 kat arttı diyebilirim. Olayı bir ölüm orucuna çevirmeye gerek yokmuş meğer).

Televizyonu normalde sadece bilgisayarda çalışırken göz ucuyla açık küçük bir pencerede (nadiren) izliyorum. Tatile bilgisayar götürmediğim için hiç izleyememiştim. Böylece (güncel gelişmeler adına) sadece İstanbul ya da Türkiye ile değil; dünyayla da bağım kopmuştu.

140720130201138395311_4

Oysa bu süreçte ABD’de bir uçak havacılık tarihine geçecek bir şekilde düşmüş, merhum Ali İsmail Korkmaz’ı Antakya’da ananlara yapılan müdahalelerde şehir karışmış, Taksim / Talimhane’de Gezi Eylemleri’nden mağdur olduğunu iddia eden bir ‘bir grup esnaf’ (dertlerini çözecekmiş gibi) palaları, silahları kapıp sokaktakilere saldırmış (sonra Fas’a kaçmış), İstanbul’da Taksim Gezi Parkı tekrar açılmış, birkaç saat sonra (şaka gibi) tekrar kapanmış ve aynı alan TOMAlı polis barikatıyla ayrılan iki (tezat) iftar sofrasına sahne olmuştu. Aynı günün akşamı Taksim ve civarı eylemlerin ilk günündeki kadar şiddetli bir polis müdahalesi yaşamıştı. Bu arada iyice ‘ayakbağı’ haline gelen TMMOB‘a karşı TBMM’de bir hareketlenme olmuş, bir kısım esnaf da milis gücü olmaya soyunmuştu.

Kimbilir arada daha gözden kaçırdığım neler vardı…

Kendini anlatabilme sıkıntısı

Kişisel blogum olmasına rağmen buradaki yazılara göz gezdirdiğimde en az bahsettiğim şeyin aslında kendim olduğunu fark ettim. Zaman zaman birileri bir vesileyle mikrofon uzatıp sadece kendime dair bir şeyler soruyor. Yayınlanmalarının ardından birçok mektup, mesaj ve yorum alıyorum. Çoğunun da ortak paydası “ben seni böyle bilmezdim“…

Başkaları hakkındaki algımız çoğu zaman fili tarif etmeye benziyor. Nereden tutarsak, hangi kısmına bakıp odaklanırsak ona göre fikir sahibi oluyoruz. Hele göz önünde biriyseniz hakkınızda oluşan fikirlerin çoğu küçük (ve genellikle önemsiz) kırıntılardan besleniyor. Hiç tanışmadığınız, oturup iki çift laf edemediğiniz kişiler size ait kesin, katı yargılara sahip oluyor. Kimi zaman yazdığınız iki satır yazı, kimi zaman birkaç kelamdan. Ve ne hikmetse bu yargılar genellikle olumsuzluklara odaklanıyor.

Çok mu dert? Elbette değil. Önemli olan kendini bilmek.

Bir çuval incir…

twit01

Bu yazı Twitter’da sebep olduğum (mazereti olmayan) bir iletişim kazasını açıklamaya çalışacak. Bu durumla uzaktan yakından alakası olmayan iki acı tecrübemden biliyorum ki yazacaklarım birçokları için bir şey ifade etmeyecek. Hatta çoğu okumayacak bile. Öyle de olsa burada herkesin huzurunda kendimi ifade etmek boynumun borcu.

Yukarıdaki mesajı yazma sebebim Gezi Parkı’na yönelik yazdığım bir Twitter mesajı. Birazdan göreceksiniz. Ama öncesinde şahsen Gezi Parkı ve bağlantılı eylemler konusunda ne düşündüğümü anlamak isteyenler için birkaç link paylaşmak istiyorum. Amacım “şunu yaptım, bunu yaptım” demek, kendimi savunmak, böbürlenmek asla değil. Fakat bunlara bakmadan çizeceğim resmin önemli bir parçası eksik kalacak. Tercih yine de sizin.

Ben ne iş yapıyorum?

Ne iş yaptığıma dair nispeten ayrıntılı bir yazıyı blogu açtığım ilk gün yazmıştım. Üyesi olduğum her sosyal ağda da insanlar kimim, neyim, bilsin diye profil sayfamda linkini veriyorum. Ama sürekli artan sayıda kişinin ‘ne iş yaptığımı’ sorması ve sorgulaması bunun yeterli olmadığını gösteriyor.

Bunda elbet benim payım da vardır. Prensip olarak (elimde birçok fırsat ve mecra olmasına rağmen) kendi işlerimden bahsetmeyi pek sevmiyorum. Muhtemelen aşağıdaki satırları okuyan pek çok kişi, bahsi geçen şeylerden ilk defa haberdar olacaktır. (Yani bunları paylaşma sebebim soranlara ‘buyur, oku’ diyebilmek içindir. Böbürlenme, caka satma gibi algılamayın lütfen).

Aşırı terleme ve tedavi yöntemleri

İnsanların yüzde 1’inde görülen aşırı terleme meselesindeki ‘aşırı’ sıfatının dozunu çekmeyenin tahmin etmesi kolay değil. Yarattığı yan sıkıntıları da.

Örneğin beni en rahatsız eden el sıkışma sırasında karşımdakinin el teri. İşim gereği sürekli yeni insanlarla tanışıyorum ve el sıkışıyorum. Bazen elim sahiden sırılsıklam oluyor.

Bunun sıkıntısını yaşarken bir yandan da karşımdakini düşünüyorum. Benden on kat daha fazla sıkıntı duyduğunu gayet iyi biliyorum ama ikimiz için de  çok geç oluyor. Gülümsemeyle gizli ama malum pişmanlıkları çok küçük jestlerle paylaşıyoruz.

Aşırı terlemedeki sıkıntı genellikle dört bölgede yoğunlaşıyor: el, ayak , yüz ve koltukaltı. Sebebi de adrenalin bağlantılı sinir sisteminin kendi kendine heyecana kapılması ve deli gibi çalışmaya başlaması.

Benim derdim koltukaltı…

Sürekli terleyen biri değilim. Hatta bazen hiç terlemiyorum. Ancak bazı (özellikle stresli) anlarda terlemeye başladığımda koltukaltımdan epey sıvı kaybı yaşıyorum.

Televizyonda canlı yayında ya da sahnede bir sunumdayken bu durum gerçekten dikkatimi toparlamama da engel oluyor. Sürekli nasıl göründüğüme dair sıkıntılı bir fikir yürütme sürecine girip çıkıyorum.

Bir ‘başarı hikayesi’ olarak ben?

BloombergHT’de Yaprak Özer’in Başarı Hikayeleri programına birkaç defa denk gelmiştim.

Böyle programlardan hep korkmuşumdur. Seyirciyken hep büyük bir başarı öyküsünün sırrına ulaşmak istersin; konukken de sürekli bir başarı anlatma stresine düşersin.

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…

Sunumlarıma denk gelenler bilir; başarıya karşı genel kanıdan biraz farklı bir duruşum var. Çok kısa özetlemek gerekirse:

  • Bir şeyi ‘başarmak’ için çalışmaya inanmıyorum. Çalışırsan başarı ‘gelebilir’. Ama çalışma sebebin başarmak olursa aradaki pek çok detayı kaçırırsın.
  • Bıkmadan, hevesle ve severek çalışmanın başarıya ulaştırmayacağı bir işe denk gelmedim.
  • Başarının liderlikten çok alt kademelerde daha kıymetli olduğunu düşünüyorum. Liderlere atfedilen başarıyı hep abartılı buldum.
  • Özellikle eğitim ve kariyere yönelik başarı klişelerinin içi boş unvanları anlamlı kılma çabası olduğunu düşünüyorum.
  • Hayatta başarmaktan daha önemli şeyler olduğunu savunuyorum. Örneğin sağlık ve mutluluk gibi. Dünyada hiçbir şey başarmamış nice mutlu insanlar var. Bir de çok şey başarmış mutsuzlar. Tercih hakkım olursa ilkinden yana kullanırım.

Çok yansıtmak istediğim bir özelliğim olmasa da ben bir işkoliğim. Kendi yaptığım işleri en iyi şekilde yapabilmek benim için her şeyden daha önemli. Bir şey başarmış mıyımdır bilmem; bana gelinceye kadar kimler var. Ama en azından sevdiğim işleri yapıyor ve yaptıkça daha çok seviyorum. Benim için bu fazlasıyla yeterli.

İşte bu karışık kafayla Yaprak Özer beni ‘Başarı Hikayeleri’ adlı programına konuk edince tedirgin olmadım desem yeridir.

Programın yayınından sonra beni şaşırtacak kadar çok mesaj ve eposta gelince internetteki linklerden rastladığım programın video ve çözümünü buradan da paylaşmak istedim.

İzleyeceklerinizin özeti son cümlemde saklı. Eklemiş olayım:

“Başarı patron, CEO olmak değil; yaptığın işi dünyada en iyi yapan insan olma ümidi taşımaktır.”

İzleyemeyip izlemek ya da tekrar seyretmek isteyenler için.

2011’de kalanların ardından

Senenin son günü geçen günlerin değerlendirmesini yapmak için de iyi bir fırsat; öyle de yapalım.

2011 benim için hızlı geçeceği belli bir dönemdi. Kurduğum ve bir noktaya getirdiğim yapıdan uzaklaşıp tek başıma yola devam etme kararının ne kadar akıllıca olduğunu ortaya çıkartacaktı. Göz önünde (ve tökezlemenizi isteyen çok sayıda insanın olduğu) bir ortamda sonuçların hassasiyeti de fazlaydı.

Ama ‘gemi yakma ve köprü atma’ ile piştiğim için bunları aslında çok da kafama taktığımı söylemem. Taksam başka kararlar alır, başka şeyler yapardım.

2011’in başında kendime koyduğum hedef kişi ve kurumlara danışmanlık yapmak, gazete yazılarını yoğunlaştırmak, bir türlü yazamadığım kitapları tamamlamak ve konferanslara ağırlık vermekti.

Bu doğrultuda Radikal gazetesinde haftada 2 gün yazıyor, 5 firmaya danışmanlık veriyor, kitapların taslak akış ve metinlerini çıkarıyor ve Türkiye’nin birçok üniversitesini kapsayan bir konferans turnesi planlıyordum.

Toparlayalım deyince aklıma gelenler şöyle oldu.

Otomobilli hayat, oh ne rahat!

Ben Yeşilköy çocuğuyum. Çocukluğum sokaklarında geçti. Şimdi halk pazarı olan İtalyan mezarlığına bitişik parkında top koşturdum, bisiklete binmeyi sokaklarında öğrendim, her karışında tekerlek izlerim vardır. İlkokulu ve lisenin bir kısmını orada okudum. Hayatımın en güzel günleri orada geçti.

Yeşilköy sadece iki giriş ve çıkış olan, kendi içine kapalı, küçük, sakin bir semtti. Şimdiki Polat Otel’in yerindeki Hasır Büfe piyasa yerimizdi. Yaz okullarına Yeşilyurt Spor Kulübü’nde gittim. Karakoluna düştüm, ilk sigara kaçamaklarını o zamanlar yeni doldurulan sahilinde yaşadım, ilk kız arkadaşlarımla oralarda öpüştüm.

Ve daha bir sürü şey…

Seneler sonra evlenip çoluk çocuğa karışınca şehir merkezine taşınmamız gerekti. Hedef olarak Nişantaşı‘nı belirdi. Eşimin ofisi oradaydı ve aklına yatmıştı.

Yeşilköy çocuğu pek dışarı çıkmaz. Etraftaki arkadaşlarımın çoğu Nişantaşı’nın yerini bile bilmezdi (o zaman Yeşilköy içine kapalı bir yerdi, şimdiki gibi değildi).