İçeriğe geç

Kategori: Donanım

Paramızı nelere harcayacağız, bilelim, öğrenelim.

iPhone 5S’in endişe verici teknolojisi

Dün gerçekleştirilen Apple etkinliğinde tanıtılan iPhone5S (ve şirketin ilk ekonomik telefonu 5C) kimseyi pek şaşırtmadı. Çünkü her iki modele ait neredeyse her ayrıntı önceden internete sızmıştı. Steve Jobs‘un ultra-gizlilik takıntısı boşuna değilmiş anlaşılan. Malumun ilamında coşku beklemek hayal.

ayfooo5s

Yeni seri kağıt üstünde birçok yenilik içeriyor. Ama bunlar nedense benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Daha doğrusu o kadar para döküp telefonumu yenilemem için bahane oluşturmuyor. Saniyede 120 kare video? Kimin ihtiyacı? Ön daha iyi kamera? Daha hızlı işlemci? 64 bit? Elimizi vicdanımıza koyalım; mevcudu neye yetmiyordu? Daha fazla pil ömrü? Kesinlikle önemli. Ama hepimiz biliyoruz ki kullanımda mutlaka bir öncekinden daha çabuk bitecek (iPhone 4 -dikkat 4S de değil- bana hala her konuda fazlasıyla yetiyor).

Apple iniyor mu, çıkıyor mu?

Apple’ın düşüşe geçtiğine yönelik kehanetlelr rakamlara bakılırsa doğru. Ama bunu bir başarısızlık olarak yorumlamak da işin kolayına kaçmak olur. Apple hala çok güçlü, istikrarlı ve zengin bir şirket. Dünyanın en açgözlü yatırımcılarının toplandığı ABD borsalarında kimseyi memnun etmek mümkün değil. Kasası en dolu, en çok kar eden şirketken bile Microsoft, Apple gibi dünya devleri yatırımcıları tatmin edemiyordu. Halka açık ABD şirketlerinin Yönetim Kurulu Başkanları’nın bu konuda dert yanması uzun süredir şaşırtıcı bile değil. 10 yıldır satışlarını roket hızıyla arttıran, kasası tıka basa dolu, pazarındaki en belirleyici ve 500 milyondan fazla müşterisi olan bir şirket bile hisse düşüşü yaşıyorsa işin mantığından şüphe duymamak elde değil.

Herkesin üretici olduğu bir dünyada yaratıcılık

2008 yılından beri iştahla takip ettiğim bir konu olmakla beraber 3 boyutlu yazıcılar konusuna bu blogda pek değinmediğimi fark ettim. 3D printer, 3B yazıcı gibi karşılıkları da bulunan bu konu kabaca bilgisayarınızda tasarladığınız (ya da hazır tasarlanmış dosyasını yüklediğiniz) bir objeyi aynen kağıda bir yazı, resim, şekil bastırır gibi 3 boyutlu olarak ‘üretme’ ya da ‘oluşturma’yı özetliyor. Aslında mesele bir yazdırma değil ama bu şekilde yerleşti; çok da dert değil.

Nasıl çalıştığına bir örnekle bakalım:

3 boyutlu yazıcılarla yapabilecekleriniz hayalleriniz ve el becerenizle sınırlı. Ama geçen haftaki gazete yazımda bahsettiğim 1.400 dolar etiketli Digitizer adlı cihazla yaratıcılığa da pek ihtiyaç kalmadı. Herhangi bir cismi Digitizer’a yerleştirip herhangi bir 3 boyutlu yazıcıyla aynısını üretebilirsiniz.

Podcast nedir, yapmak için ne gerekir?

Radyoyu oldum olası sevdim. Hala çalışma masamdan banyoma kadar her yerde radyom var. Yatarken de Tunein hesabımla internetten dinlemeye devam ediyorum. Radyodan müzik dinlemeyi oldum olası sevmedim. Benim meseles talk radio. Bu alanın alimleriyse ABD (NPR yayınları) ve İngiltere (BBC). Bağımsız örnekler de az değil.

Bıraktığı ilk izlenimin aksine talk radio birinin sürekli konuştuğu tarzı tanımlamıyor. Talk radio aslen bir moderatör sunucu eşliğinde isteyen herkesin bağlanıp fikrini söylediği (hani şu NTV Radyo’daki Halkın Sesi tarzı) yayınlara verilen isim. Birçok ülkede gün boyu bu şekilde yayın yapan radyolar var. Keşke bizde de olsaydı. Ama (konuşmaya bu kadar meraklı bir millet olmamıza rağmen) Türkiye’de nedense böyle bir radyo kurulamadı.

Sohbet ağırlıklı radyolarda ilkokul çağlarımdan beri dinlemeyi bırakamadığım radyoysa beraber büyüdüğüm TRT Radyo 1. Ne var ki son dönemde neredeyse tamamen dini programlarla doldu ve heyecanını kaybetti. Yine de özellikle gündüz kuşağında gayet keyifli yapımlar devam ediyor. Kaçırdıkça podcast aralığıyla takip ediyorum.

Nedir bu podcast?

Podcast, isminin ortaya çıkışını dahi takip ettiğim bir mesele. iPod’un salgın gibi yayıldığı, pıtrak gibi taklitlerinin çıktığı, cep telefonlarınn henüz müzik dinleme konusunda çok iddialı olmadığı yıllarda iPod ve Broadcast (yayın) terimlerinin harmanından doğdu. MTV’nin en popüler VJ’lerinden Adam Curry‘nin fikrini Dave Winer‘ın RSS ortamına uyarlamasıyla o zamana kadar var olmayan, ilginç bir şekilde kimsenin aklına gelmemiş bir şey ortaya çıkmıştı.

Bu sayede aynen RSS ile bir sitenin içeriğine abone olur gibi (örneğin bu site) ses dosyası içeren RSS’lere abone olarak yayınlar takip edilebilecek, yeni bölümler eklendiğinde yine özel podcast uygulamalarıyla otomatik olarak indirilecek (download) ve istendiği an bilgisayar ya da herhangi bir cihazdan dinlenebilecekti.

Vespa’ya USB portu takmak

Bulduğum her fırsatta Vecihi ile uzun turlar atıyorum. Hayatta en keyif aldığım şeylerin başında geliyor. Fakat büyük bir sıkıntının da kaynağı. Navigasyondan mesajlaşmaya, video / fotoğraf çekmeden konuşmaya kadar her derdime koşan cep telefonumunun şarjı bu uzun seyahatlerde yeterli olmuyor. Bir yerde durup priz bulup şarj etmek de her zaman mümkün olmuyor. Bazen seyahatlerimden kesitleri videoya çekmek istiyorum ancak bu şarjı en tüketen şeylerden biri olduğu için onu da yapamıyorum. Cep telefonu bir anlamda motosikletçinin can simidi. Ne zaman ne olacağını, nerede ihtiyaç duyacağınızı bilemezsiniz. Çoğu yerde sizi hayata bağlayan tek şey.

LARGE_vespa_gtspp-bk

Bu derdi çözmek için bir süredir arayışlardaydım. En akla yatkın çözüm Vespa’ların sol üst tarafına denk gelen parçanın yerine takılan aksesuardı (sağdaki fotoğraf). Fakat hepi topu bir USB portu için 50 dolar ve nakliye ücreti vermeye gönlüm razı gelmiyordu. Aramaların devamında tam aradığım şeyi (elbette yine) DealExtreme’de buldum. 20264 (9 buçuk lira) ve 20872 (8,5 lira) kodlu iki çakmak soketi aynı işi çok daha ekonomik bir bedele görüyordu (bunlar aslında motosiklet değil, tekneler için üretilen hava, toz ve serpinti suya dirençli marin tipi yuvalar. Ama bizim de derdimizi çözüyor sonuçta).

Hemen siparişi verip getirttim. Fakat tam olarak nereye yerleştireceğim konusunu kafamda netleştiremiştim.

Biraz daha iyi gibi görünen 20872 kodlu ürünü alıp Beşiktaş’taki Genç Moto‘un yolunu tuttum. Montaja dair iki fikrim vardı. Fotoğrafını paylaştığım üründeki gibi eldiven gözünün üstüne ya da (bana daha mantıklı gelen) torpido gözünün içine yerleştirmek.

Torpido gözünün içinde hem meraklıların kurcalamasını engelleyecek hem de yağmur-çamurda dahi kapalı, güvenli bir ortamda telefonu şarj edebilecektim. Genç’in de aklına bu ikinci fikir yattı ve vidaları gevşetmeye başladık (fotoğrafların üstüne tıklayarak büyük hallerini görebilirsiniz).

Takmayı planladığımız çakmak yuvası buydu. Görünen parçalar içinden çıkan standart bileşenler. İhtiyaç duyulan her şey de bundan ibaret zaten.
Takmayı planladığımız çakmak yuvası buydu. Görünen parçalar içinden çıkan standart bileşenler. İhtiyaç duyulan her şey de bundan ibaret zaten.

Şarj cihazına elektriği alarm ya da ısıtmalı elcik için ayrılan boş yuvalardan almaya karar verdik. Bunlar sol üstteki kapakçığın altında yer alıyor. Kapağı söküp hazırlıklara başladık.

Bu port aynı zamanda servis bilgisayarına bağlantı yapmak için de kullanılıyor.
Bu port aynı zamanda servis bilgisayarına bağlantı yapmak için de kullanılıyor.

Sarsıntılarda şarjdan çıkma sorunu yaşamamak için torpido gözünün alt kısmını seçtik. Her şey çok basit ilerleyecek gibi görünüyordu.

Chromecast, Netflix ve Türkiye

Google’ın geçtiğimiz gün tanıttığı Chromecast bilgisayar, cep telefonu ya da tabletinizin ekranındaki içeriği televizyon ekranına yansıtmaya yarayan bir donanım. Pek çok kişi için hala bir arama motoru olarak algılansa da asıl işi reklam satmak olan Google kendine mümkün olan her mecrada yer edinmek için elinden geleni yapıyor. Chromecast de Chromebox ve Chromebook‘tan sonra bu yarıştaki en yeni kulvar.

Videonun sonunda da göreceğiniz gibi 35 dolarlık şaşırtıcı bir fiyata sahip. Kabaca özetlemek gerekirse televizyonunuza HDMI girişinden bağlanan Chromecast, wifi özellikli bir medya oynatıcısı. Taktığınız her televizyonda anında kullanmaya başlayabiliyorsunuz.

Fakat tahmin edeceğiniz gibi bu cihaz (henüz diyelim) Türkiye’de satılmıyor.

Screen Shot 2013-07-25 at 1.24.01 AM

Gelelim 35 dolara adım attığımız bu dünyada bizi ne beklediğine. Chromecast ile (Türkiye’ye hizmet vermeyenGoogle Play Movies & TV, (Türkiye’ye hizmet vermeyen) Netflix ve Youtube videolarını seyredebiliyor; Chrome web tarayıcınızında açılan her şeyi televizyondan izleyebiliyorsunuz.

Esas mesele de bu son paragrafta gizli. Bu cihazın en heyecan verici iki içerik kaynağı (Google Play ve Netflix) Türkiye’ye hizmet vermiyor.

Netflix içeriğine Türkiye’den ulaşmak

Oysa (Google Play pek umrumda değil ama) Netflix benim gibi televizyon içeriğine meraklı olmayanlar için bile bir derya (ayda 8 dolar). Yetişkinler için yüzlerce dizi, film ve belgesel; çocuklar içinse eş muazzamlıkta tıklayıp izleyebileceğiniz dev bir içeriğe sahip. Bütün içeriği için (İngilizce) altyazı desteği var.

Daha iyi bir klavye arayışında öğrendiklerim

Hayatımın önemli bir kısmı klavye başında geçiyor. Gazete yazılarım, konferans ya da televizyon programı metinlerim, epostalar, sosyal medya mesaisi, blog yazıları ve derlediğim notlar; hepsi plastik tuşlar marifetiyle bir yerlere kaydediliyor. Bu ilişki öyle bir seviyeye ulaştı ki artık elime kalem aldığımda nasıl tutacağımı bilemiyorum. El yazım da kendimin bile okumakta zorlandığı derecede kötüleşti. Bunun sebebinin klavye hızında yazma telaşı olduğunu öğrendim. Elektronik ortamda her harfi saniyenin bilmem kaçında bir zamanda yazabiliyoruz. Ancak kalem-kağıt buna kıyasla eziyetten öte bir şey değil. En başta yavaş ve rahatsız. Yakın gelecekte el yazısı-klavye ilişkisinin plak-MP3 rekabetindeki saflara benzeyeceğine eminim.

F klavye diye bir şeyle tanışmak

Gazeteciliğe adım attığım 1995 yılında F (Ef değil; Fe) klavye diye bir şeyle karşılaştım. Hayatımda gördüğüm en saçma şeylerden biriydi. Üstelik çaylak ayağına bütün pis işleri bana yaptırdıklarından günümün neredeyse tamamı zamana karşı yarışarak o hiçbir şey bilmediğim klavyede bir şeyler yazmayla geçiyordu.

Sonraları alıştım. Öyle ki klavyeye bile bakmadan 10 parmak yazabilir hale geldim. Evdeki Q klavyemi de değiştirdim. O zamandan beri F klavye kullanıyorum (iyidir-kötüdür tartışmasına burada girmeyeceğim; çok ayrı bir konu). Elbette artık neredeyse hiçbir cihaz F klavyeye sahip değil. Bu yüzden her sahip olduğum yeni cihazda ilk iş olarak sistem ayarlarına girip klavye düzenini F’ye çeviriyorum. Tuşlar Q düzeninde kalıyor ama zaten klavyeye bakmadığım için dert değil. Bilmeden başına oturanlar her bastığı tuştan başka bir karakter çıkınca afallıyor ama…

Bilgisayarda tercihim Apple’dan yana. Tasarımlarının özeni açısından tartışılacak bir tarafı sanıyorum yok. Özellikle klavyede. Steve Jobs’un 2006 yılında Macbook serisini çıkaracağı zaman komple transfer ettiği Sony Vaio ekibi ayrık, yüksek ve büyük tuşlu düzenle yeni bir endüstri standardını oluşturdu. Hatta çoğu kullanıcı bunun aslen bir Vaio tasarımı olduğunu unuttu bile.

Dizüstü bilgisayarım Macbook Air’de klavye adına yapabilecek bir şeyim yok; kendi (gayet memnun olduğum) klavyesini kullanıyorum. Ama iPad, iMac ve iPhone ve Android telefonlarımda birçok farklı klavye deneme fırsatım oldu. iMac’in kendi bluetooth destekli alüminyum klavyesi de kendi kulvarında bir sanat eseri sayılır (bir Tactus denemeden emin olamayacağım!). Ama 2 hafta önce bu fikrim biraz değişti. Buna birazdan geleceğiz.

Sanal klavye – fiziki klavye

Klavye uğruna en çok harcama yaptığım ürün iPad. Şarj ömrünün uzunluğu sebebiyle genellikle dışarı çıkarken yanıma dizüstü bilgisayar yerine iPad’imi alıyorum. Yazı ağırlıklı bir kullanımda fiziki klavye olmadan olmuyor. İşin garibi seneler sonra iOS ile desteklenen sanal F klavyesi hala hatalı dizilime sahip! Özetle, fiziki klavye şart…

Bu uğurdaki makul klavye arayışında epey zaman ve param gitti diyebilirim.

Geçen ay webde yeni bir iPad klavyesi için tarama yaparken karşıma Logitech’in güneş enerjili bir ürünü çıktı. Güneş enerji kısmı önemli çünkü benim gibi sürekli eli klavye-fare başında biri için şarj kablosu taşımak, biten pilleri değiştirmek, doldurmak bir süre sonra can sıkıcı bir ritüele dönüşüyor.

Logitech’in K760 kodlu klavyesi en azından bu derdi ortadan kaldırıyor gibi görünüyordu.

Android telefonlarda unlock, root ve ROM yükleme işlemleri

Akıllı cep telefonlarını kabaca iOS (iPhone), Android, Blackberry ve Windows olarak dört ana akıma ayıracaksak eğer kendimi en rahat ve mutlu hissettiğim taraf Android. Bu kategorinin alt kırılımlarında da tercihim mümkünse HTC modelleri. HTC’nin farklı modellerini Windows Phone işletim sistemine yaptığı dokunuşlardan bu yana kullanıyorum. Arayüz tasarımı olarak gerçekten diğerlerinden çok daha farklılık yaratan çözümlere sahipler.

Android serüvenimde birçok farklı markanın modellerini kullandım. Yakın zamana kadar büyük bir aşkla HTC One X kullanıyordum. 1 ayı aşkın süredir de HTC One kullanıyorum (Android platformundaki en iyi seçeneklerden biri. İncelemesini de ilk fırsatta yazacağım).

HTC One_Silver_3V

Jailbreak işlemi uygulanmış iOS cihazlarını bir yana koyarsak Android’in en güzel tarafı üstünde oynama, kişiselleştirme ve farklı şeyler denemeye yatkınlığı (hiçbir şeye müdahale edemediğimiz iPhone arayüzüne kıyasla hele). Bu kurcalama, değiştirme meselesinin en uç noktası ROM güncellemesi. Bu sayede cihazı bambaşka bir yapıya sokma; hatta oyun, sosyal medya ya da performans gibi özelliklere göre akort etme imkanına kavuşuyorsunuz. Yaptığınız şey işletim sistemini tamamen değiştirmek (elbette sonuçta yine bir Android sürümü yüklemiş oluyorsunuz). ROM yüklemek için gereken ön işlemler ilk defa yapanlar için kafa karıştırıcı olabiliyor. Bu konudaki bilgilerin çoğu forumlardaki başlıklar arasına dağılmış durumda. Bu yazıdaki niyetim kilit kaldırma (unlock), root olma ve ROM yükleme işlemlerini derli toplu bir şekilde özetlemeye çalışmak.

Bahsedeceğim adımlar HTC One ve Mac OS X (Apple) işletim sistemi için olacak ama farklı modellerde de çok değişen bir şey yok özünde (Windows kullanıyorsanız aşağıda Terminal olarak bahsi geçen uygulama yerine CMD.exe‘yi açmanız yeterli).

Birazdan okuyacaklarınız uzun, teknik veya karmaşık gelebilir ama aslında gayet basit bir dizi işlemden söz ediyoruz (sahiden :). Harcayacağınız toplam süre 15-45 dakika arası olacak. Bunları bir video olarak hazırlayacaktım ama kameramı bir arkadaşıma ödünç verdim. Dolayısıyla -şimdilik- yazıyla idare edeceğiz.

Başlayalım!

iMac için RAM ve SSD yükseltme rehberi

Yakın dönem köşe yazılarımdan bazılarının satır aralarında değindiğim konulardan biri de donanım ile aramızdaki ilişkinin dönüşümü. Bir dönem otomobil, bilgisayar gibi cihazlara sahip olmak bir dereceye kadar (hatta genelde ortalamanın üstünde) mekanik, donanım bilgisi, tamirat becerisi gerektirirdi.

O zamanların bilgisayar tutkunu için bilgisayar sahibi olmak en başta kurulumu seçmek, onu bir araya getirip birleştirmek ve çalışması için içine bir şeyler yüklemekti. Uzun zamandır durum böyle değil. Her şey satın al, paketi aç, kullan, sıkılırsan at ve değiştir mantığında ilerliyor.

Artık bilgisayarın kendisiyle uğraşmak değil, onu kullanarak bir şeyler yapmak istiyoruz.

Görüntünün özeti: UZAK DUR !
Görüntünün özeti: UZAK DUR !

Araçlarımızın en basit tamir ve bakımlarını bile yetkili servisler yapıyor; biz uğraşmak istemiyoruz. Araçlarımızın kaputlarını açtığımızda dev bir plastik koruma ve bize muhtaç kalan son ayrıntının; silecek ve motor suyunun kapakları dışında bir şey görmüyor oluşumuz da bu yüzden. Benim otomobilimin aküsü bile arkada, bagajın altında yer alıyor.

Her şeye bulaşan bu yeni bakış açısı yüzünden bilgisayarlarımız bile artık kasası açılmayacak şekilde üretiliyor.

Bluetooth ile katlanan müzik keyfi

Bir itiraf: ben müzik dinlemeyi pek de seven biri değil(d)im. Hani şu arkada müzik çalmazsa yapamayanlar; hatta bizzat müzik dinlemek için çaba gösterenler vardır. İşte ben onlardan değilim. Meğer sebebi doğru dürüst bir ses sistemim olmamasıymış. Geç de olsa anladım.

Pikap satın alma maceramı burada aktarmıştım. Kısa sürede hoşuma gidenlerden (ve bulabildiklerimden) küçük ama güzel bir plak arşivim oldu. Yeni, güzel hoparlörlerimle şahlanan plak sesi kalitesi müzik dinleme keyfimi yeniden alevlendirdi. Ama malum, internet hepimizin arşivinden ÇOK daha fazlasını barındırıyor.

İnternet erişim hızımın artmasıyla beraber ‘indirme / çekme’ denen tutkumu çoktan terk ettim. Bir ara dinlerim, okurum, izlerim diye çöplüğe çevirdiğim; bir daha bakmayacağım gün gibi ortadayken disklerimi doldurduğum her şeyi seneler önce uçurdum. Bugün bir şey seyredeceksem de, dinleyeceksem de internetten ‘akıtıyorum’ (stream terimine bu çeviri daha anlamlı olmuyor mu?). Çok daha kolayıma geliyor.

Dizi izlemem. Pek film takip ettiğim de söylenemez. Ama aklıma gelen çoğu yerli yabancı filmi HD kalitesinde Youtube’da bulabiliyorum. Benim esas hastalığım belgeseller (çok yakında Youtube belgesel playlistimi açacağım). Müzik konusundaki açlığımı yerli hizmetlere ek olarak VPN sayesinde kullanabildiğim çoğunluğu ABD ve Avrupa kökenli Pandora, Spotify gibi hizmetlerden gideriyorum..

Plağın (analogdan kaynaklı) eşsiz ses kalitesini güzel bir hoparlörden dinleyince bilgisayar ya da kulaklıktan gelen ses değerini yitiriyor. Bu yüzden cep telefonu, bilgisayar ve tabletimden ulaştığım müzik hizmetlerini yeni ses sistemime aktarmaya karar verdim.

Yeni şehirler yeni araçlara muhtaç

Pek çoğumuz unutmuş olabilir ama 2001 yılı ‘dünyayı değiştireceğini’ iddia eden bir icadın haberleriyle çalkalanıyordu. Gündelik hayatımız hatta şehir planlarımız bile değişecekti sayesinde. Kod adı ‘ginger’ (zencefil) olan bu yeni ‘şeyin’ yatırımcıları arasında Amazon.com’un kurucusu Jeff Bezos gibi ünlü, vizyoner kişiler vardı. Apple Başkanı Steve Jobs onu “PC kadar önemli bir yenilik” olarak tanımlıyordu. Mucidi üniversite eğitimini terk ederek birçok başarılı işe imza atan Dean Kamen‘dı.

Birkaç hafta sonra ginger üstündeki sis perdesi aralandı. Ticari ismiyle Segway, mucidi Kamen’ın daha önce engellilerin merdiven bile çıkmasını sağlayan iBot adlı aracını temel alan iki tekerlekli, sahiden yenilikçi bir ulaşım aracıydı. iBot dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’ın dahi ilgisini çekmiş ve bizzat incelemişti. Önce iBot neymiş bakalım: