İçeriğe geç

Etiket: kibriye parlak

Hayatımı değiştiren mektup

Fen derslerimizde ‘laboratuvar koşulları altında‘ denen bir kavram vardı. Farklı yer ve zamanlarda eşdeğer bir ortam yaratabilmek, eşit şartlar altında araştırma / karşılaştırma yapabilmek için uydurulmuş beşeri bir değer.

Hayatımızın her yanını saran buna benzer standartları ilahi bir düzen gibi belliyoruz. Oysa çoğunun geçmişi epey taze. Hikayeleri ise istisnasız ilginç (Mesela Fransız Devrimi’nin ilk icraatlarından biri, sayısı binlerle ifade edilen farklı ağırlık ve uzunluk birimlerini bugünkü ‘metrik sistem‘ dediğimiz tek bir yapı altında birleştirmek olmuş. Karmaşa ‘zaman’ konusunda hala sürüyor. En basitinden; siz bu yazıyı 2016’da yazdım sanıyorsunuz ama durum pek öyle değil).

İnsan icadı bu standartlar her tür şeyi tanımlamayı, yönetmeyi, şekillendirmeyi kolaylaştırıyor. Fakat ne gariptir ki insanın kendisinde işe yaramıyor. Aynı şehirde, aynı mahallede, aynı dönemlerde yaşamış, aynı imkanlara sahip olmuş; hatta aynı ailede yetişmiş insanlar dahi (o meşhur filmdeki eşsiz kar tanesi gibi) asla birbirine benzemiyor.

Herkesin başarısızlıklar için bahanesi bol fakat başarılarına ortak çıkaranı görmek zor.

Kendimi başarılı falan bulmuyorum. Ama hayırlı hiçbir şeye vesile olmamış insan ve ortamların tam göbeğinden sıyrılıp bugünlere kadar nasıl geldiğimi sıkça düşünüyorum.

Yarım kalan işler…

Salı günü hayatımın en yorucu günlerinden biriydi. Posam çıkmış bir halde eve döndüm ve çok nadir bir şey yaparak 21:30’da yatağa ‘düştüm’ ve uyudum. Telefonumun şarjı bitmiş haberim bile yok. En huzurlu ve deliksiz uykularımdan birindeyim.

Sabah banyoya girerken telefon çaldı. Haberler kötü: gece babaannem vefat etmiş…

Bilgi çağında unutulan bilgi

[box type=”info”]Aşağıdaki yazı Radikal gazetesinde 8 Ocak 2007 tarihinde yer alan köşe yazımın kopyasıdır. Burada da bulunmasını istedim.[/box]

Teknolojide ulaşılan noktanın uzayda kat edilen mesafelere endeksli olduğu yıllarda Bütün Dünya dergisinde ‘Fezadan önce aklımızı keşfedelim’ başlıklı bir yazı okumuştum. İnsanlığı aradığı şeye ulaştıracak sırrın uzayda değil zihinde olduğunu anlatıyordu. Son yıllarda sıkça kulağımıza çalınan kuantum fiziği ve çevremizi algılamamıza yönelik teorilerin ipuçlarını taşıyordu.

Her geçen gün sınırları ve kalıpları zorlayan belgeselleri seyrettikçe de insanın varlığının mucizenin ta kendisi olduğunu düşünmeden edemiyorum. Ve nedense bu denklemde kadınlara ‘doğurganlık’ denilen bir üstünlük de sunulmuş.

Bir insanın içinde yeni bir insanın oluşup şekillenmesi, kanından, canından, aşından, hormonlarından beslenmesi, dünyaya geldikten sonra hiçbir memeli canlının muhtaç olmadığı kadar uzunca bir süre ona muhtaç kalması her zaman ilgimi çekmiştir.