Teknolojinin kaderi ekosistemler nimet mi, külfet mi?

İstanbul trafiği yüzünden araba kullanmaktan soğudum (kullanmıyorum). Fakat yine de arabaları seviyor, her bir detayına ilgi duyuyorum (bu araba / araç terimindeki mücadele kadın / bayan kavgası kadar kanlıdır ama ben yine de ‘araba’ diyeceğim). Bazen sırf zevkten 10. yaşını devirmek üzere olan arabamı değiştireyim diyorum. Olmuyor. Hiçbir yeni model hoşuma gitmiyor. Almak istediğim eski klasik arabalara da evdekileri ikna edemiyorum. İki tarafın da gönlü olsun diye normalde hiç kullanmadığım bir şeyden ekstra bir tane almaya da vicdanım elvermiyor.

Eski arabaların bir ruhu var. Sacının kalınlığından ya da kromajından dahi dönemini keşfetmek mümkün. Dünya savaşları sonrasındaki bolluk yıllarında metal oranı artar, kromajlar çoğalır, boyutlar büyür. Savaşlar sırasında her şey kıttır. Boyutlar; hatta motorlar küçülür, malzemeler mütevazılaşır, tasarımdan çok işlev önem kazanır.

Biraz gözünüz alışınca daha gelişinden memleketini tanırsın. Amerikalısı, Almanı, İtalyanı, Japonu, Fransızı; her detayıyla hangi ülkeden çıktığını barbar bağırır.

1955 Desoto Firedome.

Bugünün arabalarıysa fabrikalarındaki üretim otomasyonu, çatı şirketlerinin dayattığı ortak parça ve platformlar ve elbete kanuni düzenlemelerin (regülasyonların) zorladığı optimizasyon sebebiyle alabildiğine benzer, kusursuz ve sıradanlaşmış halde (bu yüzden yakın gelecekte her ürün grubunda ‘insani kusurun’ bir lüks; hatta ayrıcalık olacağına inanıyorum).

10 yıl önce hepimiz yılan besliyorduk

Bugün dünyanın en yaygın kişisel ‘şeyi’ haline gelen cep telefonları da bu dönüşümden nasibini aldı kuşkusuz. 10 yıl önce yeni bir telefona hallendiğimizde karşımıza envai çeşit ekran, renk, boyut seçeneği çıkardı. Kapaklısı, kapaksızı, klavyelisi, dokunmatik ekranlısı, kalemlisi, radyolusu, televizyonlusu…

Sonra bir gün (tam tarih vermek gerekirse 29 Haziran 2007’de) ‘bir şey oldu’.

Bu anı dün gibi hatırlıyorum.

Ama öncesinde zamanı biraz daha geriden okumakta fayda var.

2000’li yıllarda kefeni yırtan Apple, reenkarnasyonunun altın çağını yaşıyordu. Steve Jobs’un yeniden sahalara dönüşüyle şirket için ibre tersine dönmüş, ürünleriyle yeniden dikkatleri üstüne toplamaya başlamıştı. Diğer markalara verilen ‘klon‘ imtiyazı kaldırılmış, Apple kendine ait her ürünü yazılım ve donanımıyla kendisi tasarlamaya karar vermişti.

Örneğin bonbon şekeri görünümlü yeni iMac G3 serisi en az sıra dışı tasarımı kadar, terk ettiği disket sürücüsüyle de gündeme oturmuştu. “1,5 MB dosyayı internetten gönderebilirsiniz, diskete ihtiyacınız yok” diyordu Jobs. Ve inanın 1998 yılında bunu değil yapmaya; söylemeye dahi kimse cesaret edemezdi (yıllar sonra altın çağındayken Adobe Flash da iOS ile aynı kaderi paylaşacaktı).

Yenilikçi ürünler ardı ardına geliyordu: iBook, Cube, Airport, iMac G4 / G5 ve elbette 2002’de gelen iPod.

Taşınabilir dijital müzikçalar iPod, Apple’ın ‘dünyanın‘ gidişatını değiştirmeye yönelik (bence) ilk başarılı ürünüydü. Sadece yeni bir cihaz olarak ortaya çıkmamış; aksine (Napster ile bedava şarkı paylaşımının salgın hastalığa dönüştüğü bir dönemde) hem müzik endüstrisini hem de müzik dinleme alışkanlıklarını değiştirmişti. Dahası bugünkü popüler deyişle bir ‘ekosistem‘ yaratmayı başarmıştı (yoksa Nike ile Apple’ın bir araya geleceğini, ortak ürün çıkaracağını kim tahmin ederdi mesela?)

O dönem Apple hakkında yazdığım her haberde ibrenin bariz şekilde mobil cihazlara yöneldiğini görebiliyordum. Reklamlar, rakamlar, talepler ve söylentiler bunu apaçık ortaya koyuyordu. Ancak her ne kadar iPod ile çok sonradan girdiği pazarda denklemi değiştirip parsayı toplamayı başarmış olsa da Apple esas fırtınanın koptuğu cep telefonu dünyasında hala yoktu. Tüketicilerdense ciddi bir talep vardı. Firmanın yeniliklerini tanıttığı meşhur WWDC etkinliği öncesinde her sene değişmeyen konu “bakalım telefonu bu sene tanıtacak mı?” oluyordu. Öyle ki bu telefon beklentisi yüzünden tanıtılan hiçbir yeni cihaz yeterince ilgi görmez hale gelmişti.

Hasret -beklenmedik bir şekilde- 2005 yılında sona erdi. Steve Jobs WWDC sahnesinde Rokr kodlu Motorola telefonunu tanıttı.

Bu tanıtımın Steve Jobs’a kurduğu ve kovulduğu şirketine geri döndüğü 1997 yılından sonra aynı etkinlikte (o dönemki can düşmanı) Bill Gates ile işbirliği yapmak; hatta sahnede konuşmak zorunda kalmak kadar sıkıntı vermiş olduğuna eminim. Lafı geçmişken o garip anın gerilimini (ve seyirci tepkisini) izlemek isterseniz aşağıdan buyrun.

Motorola ile birlikte geliştirildiği söylenen Rokr, sahiden dönemindeki emsallerine kıyasla dahi çok kötü bir telefondu (o dönem haberleştirmek için test ederken de çok şaşırdığımı hatırlıyorum). Bu cihaz iPod tecrübesine alışkın olanlar için tam bir soğuk duş etkisindeydi. Meğer o sırada başka bir proje içerde sessiz-sedasız (ve umulmadık bir motivasyon ile) ilerliyormuş. Öğrenmemiz epey zaman aldı.

29 Haziran 2007’de Steve Jobs sahnede “Bugün 2,5 yıldır dört gözle beklediğim bir gün” diyerek söze başladı. Cebinden çıkardığı iPhone adlı telefon -sadece teknoloji tarihinde değil- kelimenin tam anlamıyla dünya tarihinde yeni bir sayfa açtı. iPhone aslında (aynen iPod gibi) kendi alanında ilk olma özelliği taşıyan neredeyse hiçbir özelliğe sahip değildi. Ama girdiği pazarı iyi okumuş, boşlukları benzersiz şekilde doldurmayı başarmıştı.

Sahiden de benzersiz, yepyeni bir şeyle karşı karşıyaydık.

iPhone, kısa sürede yüz binlerce mobil geliştirici (girişimci) yarattı. Hollywood’u dahi geride bırakan milyarlarca Dolarlık ekosistem yeni girişimciler, zenginler, başarı hikayeleriyle doldu. Mobil uygulamaların dünyası, mobil internet kavramını da dönüştürdü (öncesinde WAP kodlu hepimizin unutmak istediği bir ‘mevzu’ vardı hatırlarsanız). Mobil oyunlar yeni bir çağa girdi. Bankacılıktan kamu hizmetlerine aklınıza gelen her sektörün iletişim ve hizmet sunma şekli değişti. Kullanıcılar yeni beklentilere sahip oldular. Yıkılmaz kale gibi duran Nokia ve Symbian hızla eridi. Blackberry ölümcül yara aldı.

En ilginci (ve en az konuşulanı), iPhone ezeli rakibi haline gelecek Android’in de kaderini değiştirdi.

Aynı dönemde Sooner kodlu telefon üstünde Android platformunu büyük bir gizlilikle geliştirmekte olan Google ekibi, iPhone lansmanını ekranda izlerken “her şeye en baştan başlamamız gerekiyor” demek zorunda kalmıştı (hala her aklıma geldiğinde asla görme fırsatımızın olmadığı Sooner’ı da merak ederim).

Bu parmaklar neler gördü

Apple lansmanlarında ürünler sahnede tanıtıldıktan sonra hemen bitişiğinde basına özel, küçük bir deneme odası olur (Apple yöneticileri de çoğu zaman bu odada bulunarak tepkileri gözlemler, detaylar paylaşır, soruları yanıtlar). 2007 yılındaki ilk iPhone lansmanından dakikalar sonra bu odadaki bir Teknoloji Editörü o zamana kadar benzeri görülmedik ekrandaki tuşlara dokunarak bir şeyler yazma eylemiyle boğuşurken Steve Jobs’a dönüp “çalışmıyor bu!” diye çıkışır. Jobs gülümseyerek “baş parmakların zamanla öğrenecek” demekle yetinir.

Sahiden de öyle oldu. Dünyanın dört bir yanında milyarlarca parmak, bu yepyeni kullanım alışkanlığına umulmadık bir hızla uyum sağladı. Daha 10 yıl önce çoğu ‘9 tuşlu’ Nokia telefonlarımızdaki Snake oyununda yılanlarımıza elma yedirdiğimiz, çıtçıt tuşlayarak SMS yazdığımız günlerden bugüne yaşanan değişimi özetlemek imkansız gibi.

Peki bütün bunlar ne pahasına oldu?

Aynen otomobillerdeki gibi bu yeni dönemde Apple’ından Google’ına her marka, hem hizmet sunan hem de uygulama geliştiren adına işleri kolaylaştırmak için tasarımını benzeştirmek zorunda kaldı. Bugün telefon dediğimiz şey özünde ince, dikdörtgen formlu bir yüzeyden ibaret. Kiminin ekranı daha okunaklı, kiminin pili daha çok dayanıyor, kimi daha iyi fotoğraf çekiyor, kiminin işlemcisi daha güçlü, kiminin malzemesi daha hoş. Ama elimizde tuttuğumuz şey neredeyse birörnek.

İlk sıradakiyle son sıradaki arasındaki fark, özünde bir ilüzyondan ibaret. Başka bir gözle bakınca aynı formun kusursuzlaşmaya doğru evrilen bir türevi denebilir.

Bu yeni çağın benim gözümde iki esas ayrıştırıcısı var. Özetlemek kolay olmasa da birisini ‘ahenk‘ olarak adlandırabiliriz. Yani hem kendi içinde hem de temasta olduğu bütün bileşenlerle (site, cihaz, yazılım, vs) uyum içinde, kullanıcıya dert çıkarmadan ve her yeni cihazda aynı deneyimi sunarak çalışabilmek.

Bu kullanıcının öğrenme süresini kısalttığı kadar, cihazdan alınan verimi de arttırıyor. Bu sayede telefonumuza yepyeni bir uygulama ya da oyun yüklediğimiz zaman alışıp kullanmaya başlamamız birkaç saniyeyi geçmiyor (bu yüzden tost makinalaranın dahi yüzlerce sayfa kullanım kılavuzu varken telefon kutularından -sırf yasal mecburiyetten- hepi topu tek sayfalık bir kılavuz çıkıyor).

Diğer belirleyici etkense ‘görünmezlik‘ (buna ‘pürüzsüzlükdiyen de var. Ben de aynı şeyi kast ediyorum). Paylaşmak için çektiğiniz bir fotoğrafı Twitter’a yollamaktan verilerinizi güvenli bir şekilde yedeklemek için yapmanız gerekenlere kadar genişleyen yelpazedeki sonsuz beklentiyi sorunsuz bir şekilde tamamlatmak tek başına ne yazılımın ne de donanımın altından kalkabileceği türden bir yük.

Uyum, ahenk, birlik istiyor.

Yeni platform = hayata (rekabete) sıfırdan başlamak

Google’ın kader ve niyetine bağlı Android ile bağlarını kopartmak adına Samsung’un usul usul Linux tabanlı (kendi kontrolündeki) Tizen işletim sistemini denemesi boşuna değil. Keza Google’ın Pixel adı altında kendi telefonlarını üretmesi de öyle. Davul birinde tokmak diğerinde olunca ritmi tutturmak üretici için de kullanıcı için de çok zahmetli hale geliyor.

Kullanıcıları tarafından ‘bu anlamda’ çok fark edilmese de Apple konforunun altında yatan ana sebep de bu.

Doksanlı yıllardan beri ben de Apple ekosisteminin içindeyim (içinde de bir Google hizmetleri kümem var). Elbette işim gereği zaman zaman Linux (tercihen Ubuntu) ve Windows ile de çalışıyorum. Apple ile ilgili yaptığım her haberde, yazdığım her yazıda hiç değişmeyen bir eleştiri var “iyi de Apple çok pahalı”.

Buna kimsenin itirazı olamaz sanıyorum. Evet, Apple sahiden ucuz değil. Garajda kurulduğu günden bu yana da hiçbir zaman ‘hesaplı’ olmadı. Ama olması gerekiyor mu onu da kestiremiyorum. Zira bu ürünler amansız bir hastalığın tedavisini sunan tek ilaç değil. Aksine yaptığı her şeyi iyi kötü yapan birçok alternatif var. Dolayısıyla günün sonunda hiçbirimiz ona muhtaç ya da mecbur değiliz.

Diğer yandan talep ettiği bu bedelin hakkını veremese (yani bu bedel keyfi, karşılıksız bir beklenti olsa) Apple bugünkü 876 milyar Dolar‘ı aşan pazar değerine ulaşabilir miydi? Firmanın 87 milyar Dolar‘a ulaşan son 3 aylık gelirinin hatırı sayılır bir bölümünü iPhone oluşturuyor. Üstelik bu yüzde 15’in altında paya sahip olduğu bir pazar.

Pazar paylarındaki güncel dağılım. Tıklayarak detaylarını IDC’nin kendi sitesinden takip edebilirsiniz.

Ahenkli, uyumlu, görünmez ve pürüzsüz olmanın bir karşılığı var demek ki.

İşim gereği sürekli farklı telefonları, cihazları test ediyor; bu süre boyunca da kısa ya da uzun sürelerde kullanıyorum. Yakın zamanda Android tabanlı 3 farklı telefonu uzunca bir süre tecrübe ettim (Huawei, Lenovo Motorola ve Vestel markalarına ait modellerdi). Fakat neredeyse ikinci gün, istisnasız hepsinde yaptığım ilk şeyin Google Launcher yüklemek olduğunu fark ettim. Çünkü her üretici Google’ın Android sistemi üstüne kendince çok iyi ve faydalı olduğunu sandığı (jargonda ‘bloatware‘ olarak geçen) temalar, menüler, uygulamalar, duvar kağıtları yüklemiş ve beni alışkanlıklarımı, zevklerimi değiştirmeye zorlamıştı. Google’ın standart arayüzüyse bana her anlamda daha yakın ve kullanışlı geliyordu (yine de arayüz bahsinde Huawei’yi bir kenara koymak ve hakkını teslim etmek isterim).

Fakat başka bir açıdan düşününce; bu markaların o menüler ve renkler dışında değiştirebilecek, müşterisinin gözünde farklılaşacak neyi vardı?

İşin kötüsü (ne yazık ki) kimi durumlarda uyguladığım bu ‘zorla güzellik‘ de mümkün olmuyor. Zira kimi ürünlerde sildiğiniz (markaya ait) her uygulama ilk fırsatta (yani ilk güncellemede) yeniden yükleniveriyor!

Özetle bu ‘ekosistem’ meselesi önemli ve sandığımızdan çok daha belirleyici. Apple’ın yüksek bedelini yüz milyonlarca insan için katlanılabilir kılan da bundan başka bir şey değildir sanıyorum. Yoksa mesela yeni nesil bir Samsung telefon kullanırken keyif ve konforuma sahiden diyecek bir şey yok. Ancak sıra onu bilgisayar ya da tabletimle ahenk içinde çalışır hale getirmeye gelince, Windows, Linux ya da Apple sistemleriyle ne kadar ayrı dünyalara ait ve çoğu zaman uyumsuz olduğunu -acı tecrübelerle- anlıyorum.

Bu denklemi bozabilecek tek marka Microsoft’tu (özellikle Metro arayüzünden çok ümitliydim. Apple’da dahi iOS11 ile Mac OS X arasında hala farklı iki tecrübe yaşanıyor). Ancak cep telefonu pazarındaki kombine hataları sonunda gelen kaçınılmaz yenilgiyi kabullenmesiyle bu hayal de suya düştü. Dahası bu sırada Apple iOS’e Android’in en stratejik ve işlevsel özelliklerini aynen yerleştirdi. Gelinen noktada hem görsellik hem de işlev ekseninde iPhone ile Android arasındaki farklar hayli azaldı. Bu platformlar arası geçişi de çok daha mümkün ve kolay kıldı.

Özetle tek tipleşme mahkum kalan cihazlar dünyası birkaç platform ve markanın yarattığı fırtına (ya da vakum) ile tasarımdan (ve hatta bence donanımdan da) öte yeni yarış bu yapıyı kullanan yazılım, algoritma ve ekosistemin yaratıcılığıyla ayrışmaya başlıyor.

Bu köklü dönüşümün hepi topu 10 senede gerçekleşmiş olması bana hala inanılmaz geliyor.

Önümüzdeki günlerde iPhone X Türkiye’de de -resmen- satışa sunuluyor. (İsmindeki ‘X’, ‘iks’ harfini değil, ‘Mac OS X’daki gibi Romen rakamıyla 10’u temsil ediyor. iPhone’un 10. yılı şerefine geliştirilmiş, meraklıları tarafından en az ilk model kadar beklenmiş bir cihaz).

Ama bu sefer Apple tutkunları için epey kafa karıştırıcı bir mesele var. iPhone X, iPhone 8 serisiyle aynı anda tanıtıldı. Cihazını değiştirecekler için zorlu bir tercih. Hangisi daha iyi, hangisi alınır; kafalarda onlarca soru. Şimdiye dek birkaç fırsatım olduysa da yalapşap olmasın derdine iPhone X’a elimi sürmedim. Ama 23 Ekim’den bu yana iPhone 8, 1 Kasım’dan bu yana da iPhone 8 Plus kullanıyorum. Dolayısıyla o tarafta paylaşacak şeylerim daha fazla.

Aslında yazıya başlarken niyetim de tam olarak bunu yapmaktı ama giriş yapacağım derken bakın yazı nerelere geldi! (Benim lafa doğrudan girdiğim nerde görülmüş?) Siz bunu bir altlık olarak kabul edin. iPhone 8 ve 8 Plus izlenimlerimi yarın, ayrıca aktarayım 🤪 [aktardım]

, , , , , , , , , , , ,

6 Responses to Teknolojinin kaderi ekosistemler nimet mi, külfet mi?

  1. M.Furkan 21/11/2017 at 22:08 #

    Halbuki ben daha önceki “hayatımı değiştiren mektup” yazısını tekrar okumak için girmişken bir anda yeni yazıyı karşımda buldum. Sevindim mi tabiki hatta “ben bu yazıyı okumadı mı? acaba başlığı mı değişti?” falan derken fırından yeni çıktığını farkettim. Sevindim…

    Yüreğinize sağlık. Güzel girmiş sonunda az daha tanıtım yazısına kayacakken köşeden sıyırmışsınız :) İçinizdekilerin kelimelere dökülüşü o kadar samimi geliyor ki yazmak istediklerimi toparlayamıyorum uzun zamandır. Ama önce yüzünüze karşı ifade etmek istiyorum sonra elbet yazarım etkilerini. Kimlerin hayatına nasıl etki ettiğinizi.

    Benim gibi düşünenler adına -hatta bizzat kendim için de- Teşekkürler.

  2. burakkarademir 21/11/2017 at 22:20 #

    Amirim, bekliyorum gözlemlerinizi.

  3. Ahmet Altınkaynak 22/11/2017 at 16:28 #

    Güzel bir yazı olmuş emeğinize sağlık.

  4. Canan Kuzuloğlu 23/11/2017 at 14:51 #

    Telefon kısmı sade bir kullanıcı olarak benim için fazla teknik amma araba kısmına tamamıyla katılıyorum. En sevdiğim marka Jaguar’dan bile soğudum. Hepsi birbirine benziyor. Özetle kişiliksiz…

  5. kenan 23/11/2017 at 16:49 #

    telefonun ne kadar küçük olduğuyla gururlanılan yıllardan, ekranın en büyüğü olsuna olan dönüşüm…gerçekten de çok hızlı oldu

Trackbacks/Pingbacks

  1. iPhone yenileyecekler için en zor zaman - M. Serdar Kuzuloğlu - 24/11/2017

    […] Önceki yazımda da kısaca değindiğim gibi bugün tercihini iPhone satın almaktan yana kullanacakların karşısında (şimdilik ‘bedel’ detayını göz ardı edersek) zorlu seçenekler var. Zira Apple ‘kırk katır, kırk satır’ kabilinden bir ürün gamıyla karşımızda: iPhone 8, iPhone 8 Plus ve iPhone X. […]

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim