İçeriğe geç

Etiket: vestel

Ne olacak bu robotların hali?

İçine düşmekten çok çekindiğim ancak kategorik olarak ilişkilendirildiğim pek çok kavram var. Teknoloji çağıyla birlikte hepimizin hayatımıza ansızın giriveren ve mesleğim gereği onlarca yıldır nicelerine şahit olduğum terimler: mobil cihazlar, bulut hizmetleri, Uberleşme, Amazonlaşma, Endüstri 4.0, robotik, kodlama, otomasyon, yapay zeka, otonom araçlar…

Bu kavramların hiçbiri önemsiz, boş, beyhude, anlamsız değil. Ancak gündelik hayatta karşılıklarını bulmadığı zaman sunumların, konferansların, panellerin ‘Buzzword Bingo‘larına dönüşüveriyor.

Birçok farklı vesileyle kulağımıza çalınan Endüstri 4.0, terim olarak hayatımıza 2011 yılında girdi. 1947 yılından bu yana Almanya’da düzenlenen ve 250 bini aşkın ziyaretçisiyle dünyanın en büyük fuarlarından biri olan meşhur Hannover Messe‘de gündeme gelen bu kavramın fikir babası, (Alman) Ekonomist ve Mühendis Klaus Schwab. İsim bazılarınıza tanıdık gelmemiş olabilir ancak 1971 yılında İsviçre / Davos’ta kurduğu Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum) kulağınıza yabancı gelmemiştir eminim (“One minute!” diyeyim de siz anlayın).

Bu yazının meselesi aslında başka ama önce temelleri yerine oturtmak gerek.

Kabaca özetlemek gerekirse Schwab, endüstriyel süreci 4 parçaya bölüyor. İlki hepimizin aşina olduğu 18. yüzyıla İngiltere’de buharlı makinalarla (ve onlara yönelik isyanlarla) başlayan Sanayi (Endüstri) Devrimi. Endüstri 2.0 elektriğin gücünün buharlı trenlerin ve telgrafın mesafeleri kısaltması, dünyayı giderek daha ‘ulaşılabilir / akışkan’ bir pazar haline getirmesine denk geliyor. 20. yüzyılın sonuna doğru hayatımıza giren dijitalleşme ve araçları ise üçüncü sanayi çağını temsil ediyor.

Teknolojinin kaderi ekosistemler nimet mi, külfet mi?

İstanbul trafiği yüzünden araba kullanmaktan soğudum (kullanmıyorum). Fakat yine de arabaları seviyor, her bir detayına ilgi duyuyorum (bu araba / araç terimindeki mücadele kadın / bayan kavgası kadar kanlıdır ama ben yine de ‘araba’ diyeceğim). Bazen sırf zevkten 10. yaşını devirmek üzere olan arabamı değiştireyim diyorum. Olmuyor. Hiçbir yeni model hoşuma gitmiyor. Almak istediğim eski klasik arabalara da evdekileri ikna edemiyorum. İki tarafın da gönlü olsun diye normalde hiç kullanmadığım bir şeyden ekstra bir tane almaya da vicdanım elvermiyor.

Eski arabaların bir ruhu var. Sacının kalınlığından ya da kromajından dahi dönemini keşfetmek mümkün. Dünya savaşları sonrasındaki bolluk yıllarında metal oranı artar, kromajlar çoğalır, boyutlar büyür. Savaşlar sırasında her şey kıttır. Boyutlar; hatta motorlar küçülür, malzemeler mütevazılaşır, tasarımdan çok işlev önem kazanır.

Biraz gözünüz alışınca daha gelişinden memleketini tanırsın. Amerikalısı, Almanı, İtalyanı, Japonu, Fransızı; her detayıyla hangi ülkeden çıktığını barbar bağırır.

Bugünün arabalarıysa fabrikalarındaki üretim otomasyonu, çatı şirketlerinin dayattığı ortak parça ve platformlar ve elbete kanuni düzenlemelerin (regülasyonların) zorladığı optimizasyon sebebiyle alabildiğine benzer, kusursuz ve sıradanlaşmış halde (bu yüzden yakın gelecekte her ürün grubunda ‘insani kusurun’ bir lüks; hatta ayrıcalık olacağına inanıyorum).

10 yıl önce hepimiz yılan besliyorduk

Bugün dünyanın en yaygın kişisel ‘şeyi’ haline gelen cep telefonları da bu dönüşümden nasibini aldı kuşkusuz. 10 yıl önce yeni bir telefona hallendiğimizde karşımıza envai çeşit ekran, renk, boyut seçeneği çıkardı. Kapaklısı, kapaksızı, klavyelisi, dokunmatik ekranlısı, kalemlisi, radyolusu, televizyonlusu…