Tag Archives | huawei

Kısa bir Çin seyahatinden akılda kalanlar

Çin, çok istememe rağmen bir sürü nedenden (aksilikten) dolayı bir türlü ziyaret edemediğim bir ülkeydi. 5-9 Eylül tarihleri arasında şeytanın bacağını kırdım. Bu -uzaması pek muhtemel- yazı, seyahatin hazırlıkları ve süreciyle başlayıp araya biraz teknoloji sokacak; ardından yine seyahat not ve tavsiyeleriyle bitecek (size hangi kısmı faydalı gelirse ona odaklanın).

Hasretle beklediğim bu seyahatin bu kadar kısa olmasının sebeplerinin başında Çin’in vize prosedürü ve araya giren kurban bayramı geliyor. Çin, vize için Türklerden epey bir belge istiyor. Aralarında (başka hiçbir ülkenin vize başvurularında karşıma çıkmayan) antetli kağıda yazılı ve noter tasdikli şirket mektubu dahi var. Üstelik hepsinin harfiyen karşılanmasını istiyor. Örneğin e-devlet sitesinden aldığım bir belge QR kodsuz versiyon olduğu için kabul edilmedi. Şirket belgesi de noter onaylı olmadığı için geri döndü. Vizenin bedeli 58 Dolar’dan başlayıp niyetinize göre (süre, giriş-çıkış sayısı, vs) yükseliyor (Küçük bir bilgi olarak ekleyeyim: konsolosluklar hem kendilerinin hem de bulundukları ülkenin milli bayramlarında izin yapıyor. Başvurularındaki zamanlama açısından aklınızda olsun).

Vizelerin hallolmasıyla akademisyen ve medya mensuplarından oluşan küçük bir Türk grup olarak (Çinli) Huawei‘nin ev sahipliğindeki seyahatimiz de başladı (ben vizemin geç çıkması sebebiyle gruba 2 gün geç katılabildim).

Çin seyahatinin ilk adımı: Çin’e ulaşabilmek

Öncelikle kısaca uçuştan söz edeyim. Türk Havayolları’nın Shanghai (Şanhgay diyelim) seferi İstanbul’dan gece saat 01:20’de. Yaklaşık 10 saatlik bir yolculuğun ardından Çin’e yerel saatle 16:30 sularında iniyorsunuz. Bu uzun yolculuğu katlanabilir kılan en önemli unsur elbette ‘uçuş sınıfı’. THY ‘first class’tan vazgeçeli seneler oluyor (Kevin Costner’lı reklamları hatırlıyorsunuzdur belki. Çok da iddialıydı). Bir dönem kullandığı ve bence gayet cazip olan ‘business’ın bir alt sınıfı ‘comfort’ da transit seferler yüzünden yine kaldırılmıştı. Elde kalan son seçenek ‘business class’ -neyse ki- eski Genel Müdür Temel Kotil’in de dediği gibi birinci sınıfı aratmayacak kadar iddialı.

Business Class –özellikle uzun uçuşlardaCem Yılmaz’ın tasvirindeki gibi değil. Fakat lüks tanımının yer ve zamana göre nasıl değişkenlik gösterdiğini hatırlatması adına manidar. Örneğin yukardaki videoda göreceğiniz gibi koltuğunuzun tek bir dokunuşla (normalde tek kişilik bile denmeyecek) bir yatağa dönüşmesi 10 saatinizi geçireceğiniz bir ortamda kesinlikle fark yaratıyor. THY bu süreci ekstra ilgi gösteren bir kabin ekibi, ücretsiz internet erişimi ve zengin yiyecek – içecek menüsüyle daha da anlamlı hale getiriyor.

Örneğin inişe yakın sunulan kahvaltıda menümüz smoothie’den taze sıkılmış portakal, havuç suyuna, çay-kahveden sıcak çikolataya kadar 9 çeşit içecek, Malatya reçeli, Trabzon tereyağı, Erzincan balı ve Afyon kaymağından oluşuyordu. Yanında peynir ya da ıspanaklı gözleme yanında sote mantar veya çırpılmış yumurta da ana yemek olarak geliyordu. Yetmezse ek olarak taze meyve salatası, Çanakkale ya da Kars peyniri, acuka, zeytin, simit ya da kruvasan da söyleyebiliyordunuz.

İnişe yakın servis edilen ana yemeğimizde seçenekler burada sayamayacağım kadar uzundu. Deniz mahsulleri, ızgara balık, sote sebze ve peynir tabağı tercih ettim. İçecekler konusundaki seçeneklerimiz de değme restoranlarla boy ölçüşebilecek seviyedeydi. Rioja bölgesinden bir kırmızı şarap görünce diğerlerine bakmadım bile (nefisti). İçmedim ama menüde tek malt olarak 15 yıllık Glenlivet, (bence önemli bir detay olarak ‘hakiki‘) şampanya olarak da Mumm Cordon Rouge vardı.

Yolculara dağıtılan (Furla tarafından hazırlanan) mini seyahat çantasında tarak, diş fırçası ve macunu, (erkekler için) traş seti, ayakkabısını çıkartmak isteyenler için çorap, nemlendirici krem, göz bandı, kulak tıkacı gibi detaylar bulunuyor (dönüşte dağıtılan çantamız ise Bentley tarafından hazırlanmıştı).

Yolculuk sonunda geri istenen tek şey dağıtılan Denon marka kulaklıklardı. Ses kalitesinin ötesinde kulağı kaplaması sayesinde uçak motorunun uğultusunu da epey azaltıyordu. Yine de aynı markanın AH-GC20 serisindeki gibi gürültü önleme yeteneğinin yokluğu hissediliyordu.  (bu yüzden yanımda getirdiğim aktif ses engelleyici sisteme sahip emektar Jabra C820s kulaklığımı tercih ettim).

Yukardaki fotoğrafı eklerken hatırladım; geniş yerli-yabancı dergi, gazete seçenekleri arasında en sevdiğim iki yabancı dergi Wired ve Monocle‘a ulaşmak cidden sürpriz oldu.

Gökyüzünde ince belliden çay ayrı bir nimete dönüşüyor!

Bu şekilde business class ve THY bahsini kapatıyorum. Özetleyecek olursak: özellikle uzun uçuşlar için THY business class‘ta bir yolcunun hayal edebileceği her şeyi sunuyor. Başka ne olabilirdi diye düşündüğümde aklıma bir tek masaj geliyor ki kabinde olacak iş değil. Zaten onu İstanbul’daki THY business yolcularına özel salonda uçuş öncesinde ücretsiz sunuyorlar.

Eksilere gelirsek:

  • Gökyüzünde internet hizmeti Türk Telekom’dan alınıyor. Giderkenki çileyi sineye çekebilirim. Ama dönerken yetiştirmem gereken yazımı resmen işkenceye çevirdi. Yakalayabildiğim en ‘tatlı’ hız şöyleydi (Louis CK’den özür dileyerek paylaşıyorum).

  • Kabin içi eğlence hizmetindeki sesli kitap bölümü içler acısı. Sadece Türkçe arayüzde değil; İngilizce’de de.

Sürprizlerle dolu Çin

Çin’e indiğimde hatırladığım ilk şey, gitmeden önce hep aklıma gelen şeydi. Bir anlamda elim-kolum sayılan Google, Twitter, Foursquare, Instagram, Gmail, Telegram, Whatsapp gibi uzayıp giden ne varsa hepsinin erişime engelli olduğu bir ülkeye giriyordum. ‘Ne var canım, VPN ile aşarız’ diye de düşünmeyin çünkü ülkede VPN de yasak. Öyle ki sadece bana ait VPN sunucuma (OpenVPN kullanıyor) dahi erişemedim. Dolayısıyla bulduğunuz wifi noktalarından pek bir şeye erişmeniz söz konusu değil. (Benim için) elde kalan tek seçenek Turkcell’in dolaşım (roaming) ağından bağlanmaktı. Tam o anda Turkcell de yurtdışı tarifesinin Çin’de geçerli olmadığını kısa mesaj ile müjdeledi.

Çin bildiğimiz her site ve uygulamanın kendisine özel bir benzerini yapmış. Gitmeden yükleyin diyeceğim ama hepsi Çince. Üstelik devlet sansüründen dolayı erişebileceğiniz içerik hayli kısıtlı.

Havaalanı çıkışında beni birisi karşılayacaktı. Ancak kendisiyle denk gelemedik. Uyku sersemliği ve telaştan Şanghay Havaalanı çıkışındaki tabelalı karşılama kuyruğunun fotoğrafını çekemediğim için ÇOK pişmanım. Hayatımda daha uzun bir tabela sırası görmedim. Kelime anlamıyla yüzlerce kişi elinde tabelaları dizmiş, bekliyordu.

Taksiyle otele geçmeye karar vererek dışarı çıktım.

SICAKKKKK!!! RUTUBETTTTTT!!!

Eylül ayında Şanghay yukarıdaki iki kelimeyle özetlenebilir. Öyle ki taksi için sıraya girdiğimiz yerde sokak klimaları bekleyenlere serin hava üflüyordu (bunu sonrasında pek çok sokakta da gördüm).

Sokak lambası görünümlü beyaz, bodur direkler aslında klima işlevi görüyor.

Klimayla buzhaneye dönmüş (ve epey eski) taksiye binince aklımda adamın söylediğim oteli anlayıp anlamadığı ve parayı nasıl ödeyeceğim vardı. Yanımda hiç Yuan (Çin para birimi) yoktu. Takside kredi kartı geçmiyordu ve ülke ekonomisinin büyük bir bölümünün üstünde döndüğü elektronik ödeme destekli WeChat Türk bankalarının kredi kartlarını kabul etmiyordu. Türkiye’den bir Huawei çalışanının Whatsapp üstünden yolladığı bir Çince sesli mesaj sayesinde taksiciye ödemenin otel görevlileri tarafından yapılacağını anlatabildik neyse ki.

Otel odamdan Şanghay manzarası.

Tarifsiz bir trafiğin ardından otele varıp, bavulu odama bıraktım ve Huawei’nin akşam yemeğine geçtim. Davette bölgeden bizim gibi birçok konuk etkileyici bir şehir manzarası eşliğinde yiyor, içiyor, eğleniyordu (Bu sırada birçok uluslararası şirkette olduğu gibi Huawei’de de Türkiye’nin bağlı olduğu bölge açısından Avrupa’dan çıkartılıp Ortadoğu’ya bağlandığını -üzülerek- fark ettim).

Şanghay gece böyle görünüyor. Havayı kaplayan ve görüş alanını düşüren ağırlıklı olarak kir değil, rutubet! Bir diğer ilginç ayrıntı da elektrik tasarrufu sebebiyle saat 23:00’te gördüğünüz bütün bu ışıklandırmaların otomatik olarak aynı anda kapanması. Şahit olması garip bir tecrübeydi.

Ertesi gün sabahın erken saatlerinden itibaren Huawei’nin beni de arasına kattığı KOL (Key Opinion Leader / Kanaat Önderi) grubunun diğer üyeleriyle tanıştım. Avusturya’dan Türkiye’ye, Çin’den ABD’ye, Hindistan’dan Kanada’ya dünyanın gerçek anlamda dört bir yanından bir grup meraklı, Huawei Connect 2017 kapsamında yoğun bir programın içine daldık.

Bu sayede Türkiye’de daha çok 3G ve 4,5G altyapı yatırımlarıyla tanıdığımız Huawei’nin aslında bulut bilişimden şeylerin internetine, yenilikçi veri merkezi teknolojilerinden akıllı telefonlara kadar ne kadar geniş bir alanda ve ne kadar büyük bir role soyunduğunu gözlemleme fırsatımız oldu.

Fuar alanında incelediğim örnekler arasında ilgimi çekenlerden biri büyükbaş hayvanlara özel tasarladıkları ‘elektronik kolye’ oldu. Cihazın GPS ve sensörleriyle hayvan sahiplerine sürekli veri akışı sağlanıyor ve hastalıklara karşı erken uyarı, besleme ve sağma gibi işlemler için en uygun zaman belirleniyor.

Kullandığımız her türlü elektronik ürün irili-ufaklı veri merkezlerinden hizmet veriyor (Instagram selfie’leriniz nerede duruyor sanıyorsunuz?). Ve bu merkezler -ne yazık ki- aynı zamanda dünyanın enerjisinin büyük bir bölümünü tüketiyor. Üstelik bu tüketimin büyük bölümünü çalışan sunucu bilgisayarlardan çok onları soğutmak için durmadan çalışan klimalar gerçekleştiriyor. Huawei, sunucu raflarının (rack) arasına yerleşen özel klimalar geliştirerek çok daha az çalışıp çok daha hızlı soğutan yenilikçi bir çözüm geliştirmiş. Basit ama etkili ve etkileyici.

On milyonlarla ifade edilen ve Çin’in dört bir yanına dağılan; her adımda karşınıza çıkan cep telefonundan kontrol edilen bisiklet kiralama hizmetleri de yine Huawei çözümlerinden destek alıyor.

'Nasıl bulduysan öyle bırak' olayını çok yanlış anlamışlar.

A post shared by M. Serdar Kuzuloglu (@mserdark) on

Huawei bulut bilişim, şeylerin interneti ve video konularına stratejik öncelik vermiş gibi görünüyor. Bütün bunların bir üstünde ilerleyeceği 5G altyapısı için de en çok ARGE faaliyeti yürüten markaların başında geliyor (Huawei’nin Türkiye’de de 800 Türk mühendis istihdam ettiği dev bir ARGE merkezi mevcut).

Cep telefonu pazarında Apple’ı geride bırakarak ikinci sıraya yerleştiğini de notlarımıza ekleyelim (cep telefonu demişken; bugün bir endüstriyel standart haline gelen ‘uçuş modu’nun da patentli bir Huawei buluşu olduğunu bu ziyarette öğrendim).

Çinlisin sen Çinli kal

1987’de kurulan Huawei’nin Genel Merkezi ülkenin aynı zamanda üretim (imalat) merkezi olarak kurgulanan Shenzhen (Şenzen diyelim) şehrinde bulunuyor. Ziyaretimizde şehrin (Manisa / Vestel misali) Huawei ile özdeşleştiğini gördük. Burada çalışanlar için dev kampüsler, lojmanlar, sosyal tesisler kurulmuş. Bir örneği aşağıda (Geçen hafta Manisa’daydım; böyle bir yere denk gelemedim ne yazık ki).

#nofilter

A post shared by M. Serdar Kuzuloglu (@mserdark) on

Genel Merkez’de sohbet imkanı bulduğumuz üst düzey yöneticilerin heyecanı ve hırsı gözlerinden okunuyordu. Yeni teknolojilerini tanıttıkları salonun her köşesinde yakın gelecekte yaygınlaşacak bir şeyler vardı (Örneğin 5G altyapısı Ukraynalı arkadaşları epey heyecanlandırdı).

5G ile VR birleşince işler karışıyor belli ki.

A post shared by M. Serdar Kuzuloglu (@mserdark) on

Şimdi gelelim işin diğer boyutuna. Huawei bugün dünyanın 140’tan fazla ülkesinde on binlerce çalışanıyla hizmet veriyor. Dünyanın en büyük 50 operatörünün 45’i onun çözümleriyle müşterilerine hizmet sunuyor. 23 ülkedeki ARGE merkezinde binlerce mühendis yüz tanımadan yapay zekaya kadar geniş bir yelpazede üstünlük sağlamak için çalışıyor.

Fakat Huawei bir Çin markası.

Toplantılar sırasında bir dönemin (Güney Kore markası) Samsung’unu hatırladım. Samsung yöneticileri “biz de varız” demek için çok çabaladı. Yanlış hatırlamıyorsam onların genel merkezini 3 defa ziyaret ettim. Benzer çabalarına şahit oldum. Seneler boyu Finlandiyalı Nokia (evet, Nokia), Kanadalı Blackberry (sahiden) ve Apple gibi devlerin arasında Güney Koreli olarak var olma savaşı verdiler. Ve kazandılar. Öyle tesadüfen de değil; bileklerinin hakkıyla hem de.

Bugün yüksek teknolojili cep telefonlarıyla son tüketiciye yönelen Huawei aynı çileli yoldan geçiyor. Sabredebilirse 5-10 senelik bir zaman dilimi içinde sektörün en güçlü seçeneklerinden birine dönüşebilir. Ama işi Samsung ya da LG kadar kolay değil. Çünkü:

  • Yanyana fabrikalarda üretiliyor olsa da Apple değil ama Huawei Çinli bir çözüm (bu yüzden teknolojiden malzemeye kadar çizgi üstü rekabetçi bir strateji izliyor). Samsung’un Koreli ön ekini atması seneler sürdü. Huawei de sabır ve sükunetle bunun geçmesini beklemek zorunda.
  • Kurumsaldan bireysele birçok alanda hizmet sunan bir marka olarak hepsinin ucunun veri denetimi konusunda paranoya derecesinde baskıcı Çin yönetimine dokunması müşteri adına kalıcı bir endişe kaynağı olabilir (Başka bir deyişle verileriniz ABD gizli servisinde mi olsun yoksa Çin gizli servisinde mi buna karar vermeniz gerekiyor gibi bir durum var. Bir yanımla durumun bu kadar vahim olmadığına inanmakla birlikte yaşananlara bakarak bu ihtimali de asla göz ardı edemiyorum).
  • Tüketici ürünleri alanında -Çinli algısını aşma yolunda- Huawei’nin Xiaomi, Motorola (Lenovo) gibi güçlü yerel rakipleri var.
  • Yani özetle Huawei’nin en büyük meselesi teknoloji, fiyat, vs değil; Çinli bir küresel marka ile küresel bir Çinli marka olma arasında yapacağı seçim.

Seyahat notlarım

  • Çin, mühendislerin yönettiği bir ülke. Hemen her alanda karar ve yönetim mekanizmasında zehir zihin mühendisler var. Devasa nüfusun geri kalanıysa kelimenin tam anlamıyla ‘uygulayıcı’. Bu ikinci gruptan pratik, yaratıcı çözümler beklemek sizi hüsrana uğratabilir. Basit fakat ‘standart dışı’ talepler herkesin mavi ekran vermesiyle sonuçlanıyor.
  • Neredeyse kimse İngilizce bilmiyor (bilmesi de gerekmiyor). Dolayısıyla her otelin müşterilerine verdiği ve üstünde otelinizin Çince adresinin yazdığı kartı yanınızda taşımakta ÇOK fayda var. Hayat kurtarıyor.

  • Çin bir sosyalist cumhuriyet. İktidar partisi komünist. Ancak gündelik yaşam, markalar, şirketler ve halkın zihniyeti gayet kapitalist (gayrımenkuller için mülkiyet kavramı dahi gündeme gelmiş). Dolayısıyla çok mazbut yaşamlar olduğu gibi dudak uçuklatan bir tüketim çılgınlığı da var (bu yüzden iktidar lüks tüketimi engellemek için vergileri yükselttikçe dış turizm patlıyor).
  • Gittiğimiz her turistik yerde çoğunluk Çinli turistlerdeydi. Çin’de devlet yerel halkın ülkenin turistik yerleri gezmesini teşvik ve organize ediyor. Hoşuma gitti.
  • Şanghay 24 milyon nüfusa sahip ancak İstanbul’dan çok daha düzenli, (ilginçtir ama) daha az kalabalık ve DAHA YEŞİL. Her taraf, her köşe-bucak ağaçlarla bezeliydi. Yeşile, doğaya nasıl hasret kaldığımı ve dünyanın en kalabalık şehirlerinde dahi yeşilden ödün vermenin şart olmadığını içim acıyarak gördüm ve hüzünlendim.
  • Benim gibi Uzakdoğu mutfağına meraklılar için Çin adeta bir Disneyland. En pimpirikliler için dahi HotPot denen ve seçtiğiniz yiyecekleri (Japon mutfağının hastası olduğum şabu-şabu tarzında) önünüzde fokurdayan sıcak suyla dolu tencereye daldırıp pişirdiğiniz tarz denenmeli (MUHTEŞEMDİ).

  • Alışveriş tutkunları elektronik başta olmak üzere her şeyi bulabilir fakat yüzde 80 nem oranı ve 35 derecenin üstünde sıcakta bu pek akıl karı değil. Üstelik satıcılarla anlaşmak dert. Dahası fiyatlarda bir standart yok. Ben bir çöp dahi almadım. Çin’in nimetlerine sahip olmak için en iyi seçenek kesinlikle AliExpress (ucuz, güvenilir ve dertsiz).
  • Pek çok Uzakdoğu ülkesinde olduğu gibi Çin’de de ‘hayır’ kelimesi kullanılmıyor. Herkes her şeyi onaylıyor gibi görünüyor. Sonuçlar belirleyici oluyor. Dolayısıyla olumlu tepkileri değil; sonuçları dikkate alın :)
  • Çin DEVASA bir ülke. Birkaç günlük tecrübeme dayanarak aktarmaya çalıştıklarım bu ülkenin İstanbul tarzı iki şehriyle (Şanghay ve Şenzen) sınırlı. Malatya’sı, Sinop’u, Burdur’u farklıdır eminim.
  • Aynen Türkiye gibi Çin’in de çok ucuz ve -gerçekten- çok pahalı seçenekleri var. Hangi uca yaklaşmak istersiniz, size kalmış.
  • Çin’de sadece uçağa değil; havaalanına dahi çakmak ve kibrit sokmak yasak. Üstünüzdekilere ana girişteki güvenlik el koyuyor. Bavulunuzdakilere de check-in görevlileri. Kendi puro çakmağımı gelirken motosikletimde unuttuğum için getirmemiştim. Hayatımın en anlamlı unutkanlığı oldu. Grubumuzdan bazıları epey üzüldü örneğin (ilginç bir ayrıntı olarak kargoya verdiğiniz bavulda pil de yasak. Onları da kabin bavulunuza almanız isteniyor. Sebebini anlamadım).
  • Dönüşü Hong Kong üstünden yaptık. Şenzen’den 15 dakikada karayoluyla geçilen 7,2 milyon nüfuslu bu ülke aslında -benim için- dünya tarihinin en garip olayı olan Afyon Savaşları sonrası İngiliz sömürgesine dönüşmüş bir Çin bölgesi. 1984’te bağımsızlığını kazanmış ancak 1997’de otonom bölge imtiyazıyla Çin’e bağlanmış. Turistlere vize istemiyorsa da pasaportla geçiyorsunuz. Ve sıkı bir kontrole tabi tutuluyorsunuz. Ben elbette ki kontrole takıldım, 1 saat kadar sınır karakolunda bekletildim. Ardından bir sorgu odasında sağlam bir soruşturmadan geçtim ve ancak girebildim (Neden geldin, bir daha gelecek misin, Çin’de ne yaptın, Çin’e seni kim çağırdı, Hong-Kong’da ne yapacaksın, uçağın saat kaçta, vs…).

Hong Kong işte böyle bir yer.

  • Yarım gün kaldığım bu küçük ülke hakkında size epey yazacaklarım var ancak şöyle toparlayayım. Ortalama 20 m2‘lik hapishane hücresi misali evlerde (ve m2 başına dünyanın en yüksek bedellerinden birini ödeyerek) yaşayan halkının önemli bir bölümünü yabancılar oluşturuyor. Burası Çin’in dünyaya açılan kapısı. Aynı zamanda inanılmaz bir zenginlikle bezeli. AVM’ler lüks markalarla dolu ve kesinlikle ucuz değiller. Yine de adım atacak yer yok ve mağazaların çoğunda en az yarımşar saat sürecek giriş ve kasa kuyruğu var.

  • AVM dışında bir şeyler yapayım derseniz 40 dereceye yakın bir sıcaklık ve yüzde 80’e vuran nem oranıyla hayatınızın en büyük pişmanlığını yaşamanız olası. Trafik tarif edilemez derecede yoğun. Taksi duraklarında kuyruk 100 metreyi aşıyor (yoldan taksi çevirmek diye bir şey yok).

  • Hong-Kong bir alışveriş cenneti ancak KESİNLİKLE ucuz değil! Dubai beklentisiyle gittiyseniz, üzülürsünüz. Alışveriş tutkunları için bir hatırlatma daha: havaalanı dışında da duty free alışveriş imkanınız var.
  • Belki ucuzdur diye Hong-Kong havaalanındaki duty-free mağazalarına bakayım dedim. Puro bile bizimkine kıyasla 4 kat pahalıydı.

Kısmet Atatürk Havaalanı duty-free’sineymiş ;)

  • Çin de Hong Kong da bisikletle dolaşmak için dünyanın en yaygın, modern, teknolojik ve ucuz kiralama sistemlerine sahip. Deneyin derim.
  • Cep telefonunuzu özgürce kullanabilmek için Hong Kong operatörlerine ait data hatlı paketlerden almanızı tavsiye ederim. Ben China Mobile Hong Kong’a ait (CMHK) 10 günlük data paketi kullandım. İlaç gibi geldi. Hızlı, sansürsüz ve hesaplı.
  • Eğer yukarıdaki tavsiyeyi uygularsanız Google’a ulaşmanız mümkün olur. Google’a ulaştığınızda Google Translate’e de ulaşabiliyorsunuz. Mobil uygulamasını yüklerseniz fotoğrafını çektiğiniz metinlerin çevirisini anında yaptırabiliyorsunuz. Yunanistan’da hayatımı kurtaran bu detay, Çin’de de üstümden büyük yük aldı. Bahsettiğim birçok kişi bu işlevden habersiz. Aklınızda olsun. Bilmediğiniz her dile ait yazıyı (menü, yönlendirme tabelası, uyarı levhası, trafik panosu, vs) fotoğraflayıp anında çevirebilirsiniz. Mucize gibi!
  • Hong Kong merkezindeki Kowoon metro istasyonundan havaalanına 25 dakikada ulaşan gayet konforlu bir tren var. Üstelik isterseniz uçuş için check-in (biletleme) işleminizi ve bavul teslimini havaalanına gitmeden bu istasyonda yapabiliyorsunuz. Böyle bir hizmeti ilk defa kullandım. Süper fikir, aklınızda olsun.

Fırtına gibi bir süratle geçen bu kısacık seyahat geride birçok anı, güzel arkadaşlıklar, zihinde yer edici bilgilerle sona erdi. Uçaktaki dönüş menüsü de hiç fena sayılmazdı hani.

Başka bir seyahatte görüşmek üzere diyelim.

Bu yazıya 20 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 19

2 haftadır özetleri konu başlıklarına göre sayfalara bölmek için pek çok yöntem ve araç denedim. En makul ve kullanışlı olanı şu anki gibime geliyor. Herkesi memnun etmek elbette mümkün değil. Ama daha iyi (bütün platformlarda çalışan ve mevcutta olmayan bir fayda sağlayan) her tavsiyeyi (yani WordPress eklentisini) denemeye varım.

Özetler konusundaki eleştirel yorumlarda değişen pek bir şey yok. Kimi uzun, kimi kısa diye dert yanıyor. Kimi tek parça olsun istiyor, kimi sayfalı. Açıkçası -darılmazsanız- bunları ‘kapris’ olarak okuyorum.

Çocukken okuyacak bir şeyler bulmak için sokağımızdaki bütün apartmanları tek tek gezip; kitap, dergi, gazete atmışlar mı diye kapılara baktığımı hatırlıyorum.

Okumak, öğrenmek biraz çile istiyor.

Genel Gündem

  • Instagram’ın zengin çocuklarını tanımıştık. Peki ya zengin köpeklerini? Onları da ihmal etmeyin.
  • Rusya’da Vladimir Putin’in en güçlü rakibi olarak gösterilen muhalif lider Boris Nemstov’un öldürülmesiyle ilgili komplo teorileri bitmiyor.
  • 1984 yılında İngiltere’de ortaya çıkan ve içinde ülkenin en önemli politikacılarının da bulunduğu bir pedofil (sübyancı) çetenin tecavüz ve işkence ettiği onca çocuğa rağmen bizzat ‘Demir Leydi’ lakaplı İngiltere Başbakanı Margret Thatcher tarafından örtbas edildiği ortaya çıktı. Dosya 30 yıl sonra yeniden açıldı.

1425688641409.cached

  • Bir İngiltere haberi de arşivlerden gelsin. 1960’larda bir Avustralyalı sporcu İngiltere’den ülkesine dönecek parayı bulamayınca daha ucuz bir yöntemi denemeye karar vermiş: Kendini tahta bir kutuya kapatıp ülkesine kargoyla göndermek!
  • Duranord Veillard ve eşi Jeanne Veillard’ı tanıyor musunuz? New York’ta yaşıyorlar. Gündeme gelme sebebiyse yaşları. Onlar yaşayan en yaşlı çift. Duranord 108, karısı Jeanne 105 yaşında! Bu hafta 82. evlilik yıldönümlerini kutladılar. Nice yıllara!

  • Pitbull cinsinin medar-ı iftiharı Hulk isimli köpek henüz 17 aylık ve 78 kilo! Evlerden ırak…

  • Sansarın biri ağaçkakanı avlamak için tepesine çullanır. Korkuyla kaçmaya (uçmaya) başlayan ağaçkakan sırtında sansarın kaldığını epey sonra fark eder. Sonuçta ikisi de hayatta kalır. Bizim bu olaydan haberdar olmamız ise vahşi doğa fotoğrafçısı Martin Le-May’in bu sıradışı olayı tesadüfen kaydetmesiyle olur.

  • Bu garip karenin devamında -tahmin edileceği gibi- herkes kendi yorumunu ortaya koydu. Favorim aşağıdaki.

  • Forbes dergisi geleneksel ‘Dünyanın en Zenginleri‘ listesini yayımladı (dolar milyarderi sayısı 2 bin kişiye yaklaşıyor!). Liderlik hala Microsoft’un Kurucusu Bill Gates’te. Bense esas adı-sanı duyulmayan, anılmayan ‘gerçek zenginlerin’ listesini merak ediyorum (Rockefeller, Rothschild aile üyeleri gibi).
  • 48 ülkede gerçekleştirilen bir araştırmaya göre 1950’den bu yana IQ’muz 20 puan yükselmiş. Bunda iş ve yaşamın zekaya daha bağlı hale gelmesinin payına dikkat çekiliyor. Flynn Etkisi denen bu teoriyi bizzat teorisyeni James Flynn’in ağzından dinlemek isterseniz buyrun.

  • IŞİD yeni hedefini belirledi: Twitter Kurucu ve Yöneticileri.
  • Girişimcilik tarihinin en büyük tartıması: Edison mu Tesla mı? Artık bunu kazanan belirleyecek. Çünkü bir masa oyununa ilham kaynağı oldu.

Continue Reading →

Bu yazıya 32 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 13

Yeni yıl derken Ocak’ın sonuna gelmişiz bile.

Şahsen zamanı ölçmek için kullandığım yöntemlerden biri sevdiğim şeylerden kerteriz almak. Mesela sulu, ekşi yeşil erik hastası olduğum şeylerin başında geliyor (dediğine göre annem bana hamileyken erik aşerip durmuş). Her Mayıs ayında eriğin en güzel halinden ilk lokmayı aldığımda hep aynı soru aklıma geliyor: acaba kaç defa daha erik yiyebileceğim? (çocuklarım doğduktan sonra onların kaç doğumgününü görebileceğimi de düşünmeye başladım).

Türkiye’nin ortalama ömür beklentisine bakınca ortaya çıkan rakam aileme ve yeşil eriğe hep daha bir hevesle sarılmama yol açıyor. Siz de düşünsenize ömrünüzde kaç defa daha kartopu oynayabilecek, Ramazan pidesi yiyebilecek ya da denize girebileceksiniz?

Hayat sandığımızdan çok daha çabuk geçiyor (bunun bir sebebi var). Üstelik bir Rus ruletinden farksız; en beklenmedik anda da bitebiliyor. Bir bakıma her nefeste tetiği bir kere daha çekiyoruz. Bu yüzden günleri, haftaları dolu dolu yaşamak ve iyi değerlendirmek gerek.

Bakalım yine dopdolu geçen 19-25 Ocak 2015 haftasında neler olmuş, neler değerlendirmeye girmeye hak kazanmış.

Genel Yaşam

Freedom House İnternet Özgürlüğü Haritası

  • Freedom House geleneksel internet özgürlükleri raporunu yayımladı. Türkiye olarak 2013’te 49. sıradaydık 2014’te 55. sıraya düşmüşüz. EYYY FREEDOM HOUSE!
  • İstanbul, Jakarta’dan sonra dünyanın trafikte en çok dur-kalk yapılan ikinci şehri. Can dost Vecihi ile olan aşkım daha da pekişti.
  • Uzun süredir tedavi gören Suudi Arabistan Kralı Abdullah (bin Abdülaziz) bu hafta hayatını kaybetti. 45 erkek, 50 kız çocuktan oluşan bir kardeşler ordusundan geliyordu. Ülkesinin en yenilikçi krallarından biriydi (hakkında çok ilginç belgeseller var, göz gezdirmenizi tavsiye ederim). Yeni Kral Salman Bin Abdülaziz de enteresan bir karakter. Üstelik Alzheimer (bunama) hastası olduğu iddia ediliyor.
  • İran, eski Başkan Muhammet Hatemi döneminde başlattığı (Ruslarla ortak yürütülen) uzay programını iptal ettiğini duyurdu. Böylece İmam Humeyni Uzay Merkezi’nde 2002 yılından bu yana yapılan her çalışma rafa kaldırdı.
  • Uzaya savaş / savunma odaklı ilgi Ronald Reagan’ın Uzay Kalkanı döneminde kaldı. Uzayın bugün ‘yeni yaşam alanı‘ olarak algılanıyor (bu gezegenden ümit çok önce kesildi). Mücadelenin bugünkü tanımıysa ‘siber savaş’. Fakat ABD’nin o konudaki kalkanı ve yumruğu NSA’in planı hazır bile.
  • Siber savaş konusu ülkelerin ilkelerini, dengelerini sarsan konuların başında geliyor.
  • Wikipedia’dan 22 garip makale.
  • The New York Times gazetesi sosyal medya tecrübelerini paylaştı. Medya sektöründe çalışan ya da içerik üreten herkesin okuması gereken bir rehber olmuş.
  • Drone dediğimiz insansız hava araçları ile pizza ve e-ticaret siparişlerimiz bile teslim ediliyor biliyorsunuz. Tam burada unuttuğumuz bir altın kuralı hatırlayalım. Her yeni teknolojiyi ordudan sonra iki sektör kullanır: pornografi ve mafya. Drone’ların pornografide nasıl kullanıldığından birkaç hafta önce bahsetmiştim. Bu hafta mafya nasıl kullanıyor bakalım: yeni nesil torbacıların çağına hoşgeldiniz.
  • Yeni bir ürün piyasaya çıkacağı zaman markasını (ismini) kim, neye göre belirliyor hiç merak ettiniz mi? Oysa arkasında büyük bir bilgi birikimi, çaba ve bilim var. The New York Times güzel bir makalede derlemiş.
  • Bill Gates pratikte olmasa da teoride (yani kağıt üstünde) dünyanın en zengin insanı. Ancak son dönemde adını ona servetini kazandıran şeylerin çok dışındaki şeylerle duyuruyor. WIRED dergisine gelecek 15 yıl için planlarını anlatmış. Okunası.

Continue Reading →

Bu yazıya 37 yorum yapıldı.

Haftanın Özeti: 5

Geldik Kasım ayının son özetine. Şaka maka 1 ayı da geride bırakmışız bu özetler peşinde. Bakalım geçtiğimiz 7 gün boyunca ekranımdan geçip de aklımda kalan neler olmuş.

  • Jason deCaires Taylor ismini hiç duydunuz mu bilmiyorum. Kendisi dünyanın ilk sualtı heykeltraşı. Nefes kesen işlere imza atıyor. Bir kısmına bakalım.

  • İnternetin rutin gündemi siber ataklar. Her saniye yüz binlerce saldırı gerçekleşiyor. Kiminin niyeti bir sitenin işlemesini engellemek (rakiplerinin kiraladığı ‘bot ağları‘), kimininki bilgi çalma, kimisiyse sadece kişisel tatmin. IP Viking bu garip çabanın gerçek zamanlı haritasını sunuyor (bir Norse hizmeti). Türkiye listedeki yerini hep koruyor ama bunu Türk hackerlara bağlamayın. Tamamına yakını antivirüs kullanmayan ve yüklediği bir uygulama yüzünden yurtdışındaki hackerların eline düşmüş internet kullanıcıları. Hipnotize edici.
  • If this then that (ya da daha bilinen ismiyle IFTTT) blogda bazen değindiğim, farklı alanlarda kullandığım ve ÇOK takdir ettiğim bir hizmet. Giray Batıtürk adlı bir okuyucum blog yazılarıma özel bir kural yazmış. Yeni bir yazı yazdığımda Pocket hizmetine ekliyor (Pocket’tan da başka bir yazıda bahsetmiştim). Çok teşekkür ederim.
  • Hayranlıkla takip ettiğim sitelerden VICE, ilgiyle takip ettiğim ‘dijital aşk / cinsellik’ konusunda ‘The Digital Love Industry’ yarım saatlik çok güzel bir belgesel hazırlamış (UYARI: Çıplaklıkla ilgili hassasiyetlere sahip olanlar için uygun olmayabilir). Cinselliğin; dolayısıyla bütün beşeri ilişkilerin radikal bir biçimde şekil değiştirmek üzere olduğu bir dönemdeyiz. Konuyla ilgiliyseniz (böyle bir şeye nasıl ilgisiz kalabilir bilemiyorum ama?) bu bloga  yazdığım iki yazıyı hatırlatayım: Kadın nazından usananların limanı (insanların ‘cisimlerle’ ilişkisine dair) ve OS1 mi daha tatlı yoksa seks mi? (Meşhur Her filminden yola çıkan fikirlerim).
  • Sanal gerçeklik konusu Güney Kore’de gerçekleştirilen G-Star oyun etkinliğinde de yer buldu.
  • Crusie gemilerini çok merak etmeme rağmen bir türlü cesaret edemiyorum. Fakat bir tanesi epey ilgimi çekti. Dünyanın en teknolojik cruise gemisi Quantum of the Seas! Tatil planlarımıza ekleyelim. Daha mütevazı seçeneklerimiz de yok değil.

Continue Reading →

Bu yazıya 21 yorum yapıldı.