Müstakbel Cumhurbaşkanına notlar: Eğitim

Gençleri ve geleceği temel alan bir önceki yazımda da değindiğim gibi 1 hafta kalan Cumhurbaşkanlığı seçimini sonrasını dert eden bir fikir dizisinin ikinci ayağı bu. Müstakbel Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın masasındaki yapılacaklar listesinin ilk sıralarında neler olmasını isterdim, kendimce onları sıralamaya ve altını doldurmaya çalışıyorum (bir iddia ya da beklenti içinde olmadan).

Bu ülkenin eğitim sisteminden bizzat çok çektiğim için hep temkinli yaklaşmaya; hatta uzak durmaya çalışıyorum. Ben eğitim sisteminin ciğerinden söküp atmak için epey uğraştığı, sonunda duvara yapıştırdığı bir balgamım. Ama bu yazının konusu bu değil. Yine de (söylemeden edemeyeceğim) bireysel ve toplumsal gelişimin önündeki en büyük engelin -mevcut yapısıyla- eğitim bizzat kendisi olduğunu, bugünkü eğitim ve ölçme sisteminin hayatın beklentileriyle tezat oluşturduğunu ve bizzat eğitmenlerin -yeni nesil- eğitime muhtaç olduğunu düşünüyorum.

Şu yaşıma dek edindiğim en büyük ve faydalı tecrübe: insan denen varlık çok ama ÇOK nadir olarak gerçekten düşündüğünü söyler ve söylediğini yapar.

Bu mantıkta örneğin İnsan Kaynakları temsilcisinin iş görüşmesinde sorduğu “Kendini 5 yıl sonra nerede görüyorsun?” sorusu ne seninle ne de 5 sene sonrasıyla ilgilidir. 5 yıl sonra annen hayatta olacak mı bakalım, var mıdır böyle dertleri? 3 sene sonra bir öykü kitabın yayınlanacak; umrunda mı onun?

Continue reading →

Memleket tamam da ‘senin’ halin ne olacak?

Şafak Altun ile Radikal’de senelerce birlikte çalıştık. Televizyon ‘cephesine’ geçince koptuk. Yıllar sonra Doğan TV’de yöneticilik yapmaya başladığımda yolumuz yeniden kesişti (kendisinin neredeyse ‘bana özel’ kitaplar yazdığını keşfetmem de o zamana denk geliyor). Deniz Bayramoğlu ile de aynı dönemde tanıştık. Deniz de okuyan, araştıran, bilgisi, gustosu olan; kanımın kaynadığı, denk geldikçe sohbetinden keyif aldığım bir avuç insandan biriydi.

Sonra ben kendi içerik ajansımı kurmak için ayrıldım.

Seneler sonra Şafak’ın beni CNN Türk’te bir televizyon yayına davet etmesiyle bu iki sevdiğim insanın bir program yapmakta olduklarını öğrendim. Bu çağrı aynı zamanda dualarımın sonunda kabul olduğunun da işaretiydi. Çünkü konumuz (doğrudan) teknoloji değildi!

Continue reading →

Bir çorabın düşündürdükleri

Çoraplara meraklıyım. Bunun bir psikolojik kökeni var mı bilmiyorum. Zorlasak bir yere illa bağlanır. Kadın çoraplarına ayrı bir hastayım. Çaktırmadan epey koleksiyon takip ediyorum.

Eşim dün bana bir çorap almış. Paketini incelerken logosu dikkatimi çekti (dikkat çeken çorap logosu yok denecek kadar azdır). Tekniğine, mantığına bakarken İsveç’te tasarlandığını da öğrenmiş oldum.

rich-vibrant01

Ürün ve sunum tasarımı açısından özenli çoraplar hakkında hafızamda kalan son güzel örnek ABD’nin meşhur giyim zinciri Urban Outfitters (sanki Türkiye’de de -Norveç kökenli- Jack&Jones’ta ilginç şeylere denk geldim gibi hatırlıyorum ama tekrar bakacağım. Nasıl gariban bir markaysa Türkiye’de link verebileceğim bir online dükkanı yok. Gerçi dünya politikasına bakınca anlaşılan onlar değil de; onların gözünde Türkiye gariban).

Paketin diğer yüzünü çevirince daha çarpıcı bir detay ortaya çıktı.

rich-vibrant02

Organik (yetiştirilen) pamuktan üretilmiş; eyvallah. Fabrikası ekolojikmiş; gübre, zirai ilaç ya da ağartıcı kullanılmamış, güzel. Tasarımı kendine hasmış (çakma değilmiş) ve uzun süre kullanılabilmesi için çaba sarfedilmiş. Helal olsun. Daha altlara inince -daha küçük yazılarda- içinde naylon da olduğunu öğreniyoruz. Biraz daha alttaysa bu yazının ilham kaynağı karşılıyor bizi: Responsibly Made in Turkey. Yani güveni hak edecek bir şekilde Türkiye’de üretilmiş.

Continue reading →

Öğrenimde yeni bir seçenek: Khan Academy

Eğitim meselesi bu blogda ve gazetede -uzmanı olmadığım halde- sıkça değindiğim konulardan biri. Hayatımın önemli bir bölümü eğitim kurumlarında öğrenci olarak geçti. Bir süre sonra okullarda davetli olarak uzmanlık alanlarımda eğitmenlik yapmaya başladım. 2 senedir Next Akademi kapsamında İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki yüksek lisans dersleri sayesinde de eğitim dünyasına yönelik düzenli tespitler yapma fırsatı buldum.

Eğitime dair sorunların en büyüğü eğitimin sebebinin unutulmuş ya da çarpıtılmış olması. Benim de birkaç yılımı öğrenci olarak geçirdiğim ve şu an eğitim verdiğim İstanbul Bilgi Üniversitesi‘nin mottosunu oluşturan bir Latin alıntısı var:

Non scholae sed vitae discimus (Okul için değil, yaşam için öğrenmeliyiz).

urfa-sinif

Eğitim için çocuklarımızı kalabalık sınıflara doldurmaktan başka seçeneklerimiz de var.

Hayatımızın en güzel yıllarını verdiğimiz okullara daha yüksek not almak, ailemizi – öğretmenimizi tatmin etmek ya da iyi bir işe sahip olabilmek için gittiğimizi sanıyoruz. Çarpık sistemin zihnimizde bıraktığı tortu bu çünkü. Oysa okul için neden üniforma giymek zorunda olduğumuzdan neden belirli bir saatte, (zihni seviye ve kapasitelerine bakmazsızın) belirli bir yaş grubuyla, belirli bir binaya gitmek zorunda kaldığımıza kadar her şeyi cesurca sorgulayabilmeliyiz.

Ama yapmıyoruz. Yaptırmıyorlar.

Çünkü bu servisinden kantinine, özel dersinden dershanesine, bakanlığından müteahhitine kadar boyutlarını tahmin etmekte bile zorlanacağınız dev bir sektör. Ve her birinin eğitim-öğretim derken anladığı, odaklandığı, umursadığı şey farklı. Garip ama böyle. Mevcut düzen herkesin bir şekilde işine geliyor.

Fakat dokunduğu pek çok şeyi kökünden değiştiren internet bu alanda da (bizim bir şeyleri değiştirmemizi beklemeden) kendine has birçok cesur deney ve hizmeti hayatımıza sokuyor. Bunlardan biri de Khan Academy. Öyküsünü eski bir yazımın ilgili parçasından alıntılıyorum.

Continue reading →

Türküm, doğruyum, çalışkanım

Yazıya net bir tespitle başlayayım: Türküm, doğruyum, çalışkanım.

Yalan değil; öylesine de demiyorum. Kendimi böyle görüyorum. Doğruluk ve çalışkanlık kantara çıkarak ölçülebilen bir şey değil elbet ama öyle olabilme adına samimi bir gayret gösterdiğimi söyleyebilirim.

Okul yıllarım 8 Ekim 2013’ten itibaren tarih olan o meşhur andı okuyarak geçti. Bir kuşak sonra hafızalarda bile yeri kalmaz. Buraya da eklemiş olayım:

Türküm, doğruyum, çalışkanım!
Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
Ey büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türküm diyene!

Biz her sabah bu kısa metni haykırarak güne (okula) başladık (bizim zamanımızda aradaki ‘Ey büyük Atatürk’ kısmı yoktu. Yasam kısmı da ilkem olarak okundu bir dönem). Hiçbirimiz ne dendiğine dikkat bile etmezdik. Zil çalınca bahçeye koşmak gibi otomatikleşen bir süreçti. Üstelik Türk olmak denen mesele nedir, Türk olmayan var mıdır, değilse yarım mıdır, zarar mıdır düşünmedik. O zamanlar dertlerimiz pek başkaydı.

Continue reading →