İçeriğe geç

Etiket: plak

Haftanın Özeti: 35

[box type=”info”]Pazar günleri saat 10:00’da yayımlanan özetler haberdar olmanızda fayda olan gelişmeleri 5 ana başlık altında sıralar. Diğer kategorilerin bağlantılarını yazının sonunda bulabilirsiniz.[/box]

[nextpage title=”Genel Gündem” ]

Genel Gündem

  • Türkiye ile pek ilgisi yok ama bahsetmemek imkansız: ABD bu hafta eşcinsel evliliği anayasal hak olarak kabul eden ülkeler arasına katıldı. Evet (Twitter’ın yorumuyla ‘sevgi kazandı‘). Emsalleri arasında epey geç kaldığı söylenebilir ancak ABD’nin hristiyan dünyasının en muhafazakar ülkelerinden biri olduğunu hatırlatmış olalım. Başkanlık Ofisi Beyaz Saray dış cephesini  eşcinselliği temsil eden gökkuşağı renkleriyle ışıklandırdı ve profil görsellerini de aynı şekilde güncelledi. Sosyal medya hesaplarından gelişmeyi ‘Amerika çok gurur duyuyor olmalı‘ şeklinde duyurdu. Rüzgarı kaçırmak istemeyen VISA’dan Google’a kadar geniş yelpazedeki markalarda dahi yansımaları oldu. ABD Başkanı Barack Obama’nın konuşması konuyu çok güzel şekilde özetliyor. Tam bu noktada bir an durup düşünelim: [highlight]birbirini evlenecek kadar seven insanları engelleme hırs ve cüreti garip değil mi?[/highlight] Herkesin sadece kendinden sorumlu olduğunu ve hepimizin sadece kendi tercihlerimizden sorumlu tutulacağını unutuyoruz. Birbirini diri diri kesecek kadar nefret dolanlardansa sevgiye ve aşka inananlara sığınırım.

  • Pek bilgili olduğum bir konu değil ama merak edince öğrendim ki şu meşhur LGBT (Lezbiyen, Gay, Biseksüel ve Transeksüel) gökkuşağı bayrağı Vietnam Gazisi bir striptiz dansçısı (ve gay) Gilbert Baker tarafından 1978 yılında tasarlanmış.

OrdinanceAgainstRainbowFlagDraftedinLouisianna070713

  • İlgili olarak: Amerika kıtasında aynı cinsiyetle evlilik konusuna en sıcak bakan ülke yüzde 71,1 ile Kanada, en soğuk bakansa yüzde 5,1 destekle Jamaika. Buyrun detaylara.

Haftanın Özeti: 8

Senenin sonuna yaklaşırken haftanın özeti biraz da yılın özetini içeriyor. 15-21 Aralık 2014 tarihleri arasında elimden geçen binlerce şey arasından kenara not alıp paylaşmaya değer bulduklarım şöyle sıralanıyor.

Genel Yaşam

  • Avustralya’da silahlı bir eylemci 30 kişiyi kafede rehin aldı. Etraftakiler ne yaptı dersiniz? Bilemediyseniz ayıp size.

la-me-ln-white-rhino-dies-safari-park-20141214-001

  • Dünyada sadece 6 tane kalan beyaz gergedanlardan biri ABD’deki San Diego Hayvanat Bahçesi’nde hayatını kaybetti.
  • Teknoloji tarih boyunca pek çok kişiye yeni uzmanlıklar doğrultusunda yeni iş fırsatları doğurdu. Ama çok daha fazla kişiyi de işinden etti. Önceki yazılarımdan birinde de değindiğim bu ‘yok olacak meslekler’ konusuna yönelik Mashable’da güzel bir makaleye denk geldim. Özetle yakın gelecekte robotların devralacağı işler şöyleymiş: temizlikçi, öğretmen, atlet, hastabakıcı / hemşire, satış elemanı, otel concierge, oyuncu (!), uçak pilotu. İnanması biraz zor geliyor ama son hükmü vermeden yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

RtC6c01

  • Japonya’da ‘en pis sızan kedi’ unvanını taşıyan mahlukla tanışın.
  • National Geographic’in geleneksel fotoğraf yarışmasının kazananları açıklandı.

s_n13_00290178

  • Playboy dergisi gelmiş geçmiş BÜTÜN Star Trek bölümlerini izleyip özetlemiş, yorumlamış (695 bölümden söz ediyoruz!).
  • McDonald’s’ın sadece reklam çekimi için kullandığı bir restoranı varmış.
  • Obama’nın giderayak en büyük icraatı ABD – Küba arasındaki buzları eritmek olacak gibi. Benim gibi puro müptelalarının kulaklarını diken bu gelişmede de sevindirici ayrıntılar yok değil. Genel anlamda bu buz eritme sürecinin henüz internet ile tam tanışmamış Küba’ya pek hayır getireceğini düşünmüyorum.
  • Sosyalizm ve internet deyince Kuzey Kore’nin zihni sinir internet poroceleri aklıma geldi.
  • Pakistan, son terör saldırısının ardından idam cezasını yeniden gündeme alıyor.
  • Aile işletmesi kavramının kafasını gözünü Japonya’da yarmışlar. Tam BİN ÜÇ YÜZ (1.300) yıldır aynı aile tarafından işletilen lokantayla tanışın.

  • Bu hafta dolar ve euro resmen hopladı. En büyük zararı gören Rusya’nın milyarderlerinde hasar büyük. Bloomberg Businessweek’in gayet güzel özetlediği bu dalgalanma o kadar etkili oldu ki Apple ülkede online telefon satışlarını durdurmak zorunda kaldı. Bir el verseniz ne güzel olur.
  • Kahve içince uykusu kaçanlardan mısınız? O zaman kahve için.
  • Princeton Üniversitesi ünlü Bilimci Albert Einstein’ın not defterlerini dijitalleştirmiş. Üstelik aranabilir yapmış. Şöyle bir baktım; ilk fırsatta kurcalayacağım.
  • Hayatı kolaylaştırmak için 101 tavsiye yeterli olur mu?
  • 2014’te Google’da ne aramışız biliyor musunuz?

  • Yukarıdaki videoyu temel alan bir kampanya bana resmen şapka çıkarttırdı. Bunama olarak da bilinen Alzheimer hastalığına yönelik bilinç uyandırmayı amaçlayan bir film. Kesinlikle takdir edilesi bir yaratıcılık.

  • TED, 2014’ün en iyi konuşmalarını derlemiş. Nasıl da leziz olmuş!

Haftanın Özeti: 5

Geldik Kasım ayının son özetine. Şaka maka 1 ayı da geride bırakmışız bu özetler peşinde. Bakalım geçtiğimiz 7 gün boyunca ekranımdan geçip de aklımda kalan neler olmuş.

  • Jason deCaires Taylor ismini hiç duydunuz mu bilmiyorum. Kendisi dünyanın ilk sualtı heykeltraşı. Nefes kesen işlere imza atıyor. Bir kısmına bakalım.

  • İnternetin rutin gündemi siber ataklar. Her saniye yüz binlerce saldırı gerçekleşiyor. Kiminin niyeti bir sitenin işlemesini engellemek (rakiplerinin kiraladığı ‘bot ağları‘), kimininki bilgi çalma, kimisiyse sadece kişisel tatmin. IP Viking bu garip çabanın gerçek zamanlı haritasını sunuyor (bir Norse hizmeti). Türkiye listedeki yerini hep koruyor ama bunu Türk hackerlara bağlamayın. Tamamına yakını antivirüs kullanmayan ve yüklediği bir uygulama yüzünden yurtdışındaki hackerların eline düşmüş internet kullanıcıları. Hipnotize edici.
  • If this then that (ya da daha bilinen ismiyle IFTTT) blogda bazen değindiğim, farklı alanlarda kullandığım ve ÇOK takdir ettiğim bir hizmet. Giray Batıtürk adlı bir okuyucum blog yazılarıma özel bir kural yazmış. Yeni bir yazı yazdığımda Pocket hizmetine ekliyor (Pocket’tan da başka bir yazıda bahsetmiştim). Çok teşekkür ederim.
  • Hayranlıkla takip ettiğim sitelerden VICE, ilgiyle takip ettiğim ‘dijital aşk / cinsellik’ konusunda ‘The Digital Love Industry’ yarım saatlik çok güzel bir belgesel hazırlamış (UYARI: Çıplaklıkla ilgili hassasiyetlere sahip olanlar için uygun olmayabilir). Cinselliğin; dolayısıyla bütün beşeri ilişkilerin radikal bir biçimde şekil değiştirmek üzere olduğu bir dönemdeyiz. Konuyla ilgiliyseniz (böyle bir şeye nasıl ilgisiz kalabilir bilemiyorum ama?) bu bloga  yazdığım iki yazıyı hatırlatayım: Kadın nazından usananların limanı (insanların ‘cisimlerle’ ilişkisine dair) ve OS1 mi daha tatlı yoksa seks mi? (Meşhur Her filminden yola çıkan fikirlerim).
  • Sanal gerçeklik konusu Güney Kore’de gerçekleştirilen G-Star oyun etkinliğinde de yer buldu.
  • Crusie gemilerini çok merak etmeme rağmen bir türlü cesaret edemiyorum. Fakat bir tanesi epey ilgimi çekti. Dünyanın en teknolojik cruise gemisi Quantum of the Seas! Tatil planlarımıza ekleyelim. Daha mütevazı seçeneklerimiz de yok değil.

Bit pazarında aklıma düşenler

Bugün evde Ali Bey ve Zeynep Hanım‘ın arkadaşlarıyla yeni yıl partisi vardı. 5 yaşında çocuklarla dolu bir evde zaman geçirmenin nasıl bir şey olacağını tahmin ederek dışarı kaçtım (çok akıllıca bir karar verdiğimi olay sonrası eve dönünce öğrendim).

Benim kafadakiler için Nişantaşı civarında Pazar günü yapılabilecek en keyifli etkinliklerden biri Bomonti Bit Pazarı‘nı ziyaret etmek. Ben de öyle yaptım. Erken uyanabilen biri olmadığım için genellikle artıklara kalıyorum ama yine de plak bakınmak için bile değiyor.

Bomonti Antika / Bit Pazarı.
Bomonti Antika / Bit Pazarı.

Teknosa’nın Retrosa adlı bir kampanyası sayesinde eski elektronik cihazlarla dolu bir atölyede birkaç saat geçirdiğimde bir kere daha hatırladım ki artık elimize tornavida aldığımız bile yok. Oysa ben bilgisayar sahibi olmak için parça toplayıp birleştiren bir kuşaktan geliyorum. Artık üreticiler dahi bunu istemiyor. Bugün bir cihazın içini sadece (varsa) pilini değiştirmek için açıyoruz. Bu da bizi kullanıcıdan öte tüketici yapıyor.

Analog müziğin son kalesi: plak

Müzik konusunda çok seçici biri değilim. Konuya ait kültürüm ortalamanın biraz üstünde sayılır. ‘Müzik olmadan yapamam, çalışamam’ tiplerinden hiç değilim. Ama müzik dinlemeyi hep sevdim. İnternetle hayatımıza giren MP3 formatının koca bir sektör ve tüketicisini nasıl değiştirdiğine  şahitlik ettim. Napster ile başlayan müzik paylaşımının tetiklediklerini iTunes ile albüm kavramının çöküşünü yakından takip ettim.

DynPicWaterMark_ImageViewer

Çocukluk yıllarımda plakçılar ve 8 kanallı teyplerle yürüyen müzik konusu kaset ile apayrı bir noktaya taşındı. (Fonografı saymazsık) kaset yaygın anlamda sahip olunabilen, ucuz ve en önemlisi kayıt yapılabilir ilk medyaydı. O yılların çocuklarının çoğunda anne-babasıyla yapılmış kayıtlar hala duruyordur eminim. Aynı dönemde  ‘kasetçi’ denen esnaf grubuyla tanıştık.  Albüm de satıyorlardı evet ama esas işleri nereden buldukları bilinmeyen kaynaklardan yaptıkları derlemelerdi. Duyduğumuz, sevdiğimiz ama çoğu zaman ismini bile bilmediğimiz şarkıları onlara mırıldanırdık. Onlar da büyük bir ciddiyetle dinler, teşhisi koyar, “tamam” deyip listeye yazardı. Ertesi gün karışık kasetimizi alır, dinlemeye başlardık. Sanıyorum bugünkü anlamda korsan kopyalar, kayıtlar da o yıllara denk geliyor. Mesele internetle başlamış değil anlayacağınız.

Dijitalleşmenin getirdikleri, götürdükleri

Özel radyoların erken dönemlerinde birçok (gece) radyo programı albümleri baştan sona hiç kesmeden çalardı. Hatta kasetin arka yüzü çevrileceği zaman programcı bir şeyler konuşur ve kayıt edenlere fırsat tanırdı. Çoğumuz asla ulaşamayacağımız nice albümü o programlardan kaydettik. Walkman meselesine girmiyorum bile.

İnternetle beraber hızla bütün dünya müzik arşivi kollektifleşti. Artık her şarkı ulaşılabilir haldeydi. Bu sayede dönemin popçularının ezgilerini kimlerden arakladığını da öğrenir olduk. Artık albüm değil, şarkılar vardı.

Plak nereden alınır?

Blogda yazdıklarıma zaman çizgisi ve konu dağılımı ekseninde bakarak hayatımın evrelerine dair pek çok ipucu toplamak mümkün gibime geliyor. Şu aralar kafamı taktığım şey de (malum) pikap ve plaklar. Rütbeli bir amatör olarak edindiğim parça pinçik bilgileri bir başka yazımda paylaşmıştım (daha fazlasına -ve doğrusuna- ulaşmak isterseniz o yazının yorumlarında yazarına rastlayacağınız Hakan Cezayirli‘nin yönetimindeki Stereo Mecmuası‘nı tavsiye ederim. İmrenilecek Türkçe içeriğe denk gelmeyeli epey olmuştu).

Pikap meselesi ilk başta kafa karıştırıcı gelebilir. Teknoloji (sözde) ilerledikçe geçmişe göre seçeneklerimiz artacağına aksine azaldı. Bugün sahibinden.com’da pikap almak istediğinizde karşınıza (Diğer kategorisi altındakileri saymazsak) tam 55 marka çıkıyor. Bu markaların her birinin de en az 2-3 modeli var. Daha da kafayı kıracaksanız bunun kafasını, iğnesini, amfisini, hoparlörünü değiştirerek ulaşacağınız neredeyse sonsuz kombinasyon bulunuyor. Bugün pek çok ürün kategorisnde bunca marka seçeneğine sahip değiliz. Hangisi iyi, karar sizin.

Yağmuru izlerken doluyu düşünmek

Pikap seçimi karmaşasıyla göz korkutabilir ama hiçbir detayına sizi ilk adımı atmaktan alıkoyacak kadar kafayı takmayın. Nasıl olsa ilk adımdı her şeye vakıf olarak atma şansınız yok. Üstelik bu işin doğru-yanlışı da yok. Zevk, tercih meselesi. Alın içinize sinen birini, koyun masaya, takın plağı dinlemeye başlayın. Sonra zamanla nasıl olsa durumunuza paralel olarak (gerekiyorsa) düzeltir, geliştirir, yükseltirsiniz.

Pikaba harcadığınız parayı da -ne olursa olsun- gözünüzde büyütmeyin. Çünkü -büyük ihtimalle- pikaba verdiğinizden ÇOK daha fazla parayı alacağınız plaklara harcayacaksınız. Kabul etmek istemeseler dahi kimileri için donanım medyanın (yani pikap plağın) önüne geçer. Benim için pikap sadece bir ‘araç’. Elbette ne kadar iyisi olursa o kadar iyi. Ama çok kötüsü olmadıkça hemen hepsi uzanıp müziğin keyfini çıkartmak için yeterli).

O zaman gelin şimdi bu uğurda parayı nerelere saçacağız; hedefleri belirleyelim. Tam bu noktada fiziki adreslerin yaşadığım şehir İstanbul’a ait olacağı konusunda bir uyarı yapayım. Diğer şehirlere ait paylaşacağınız yerler olursa lütfen yorumlarda ekleyin, orada rastladıkça ben de yazıya ekleyeyim.

Plak olayına giriş ve pikap seçim rehberi

Sosyal medyadan takip edenlerin malumu, bir süredir plak olayına merak sardım. Sebebini, kökenini tam olarak bilemiyorum. Ve inanın çoğunuzun aklına gelen Issız Adam filmi de değil gerekçem. Hatta seyretmedim bile (romantizm içeren her şeye mümkün olduğunca uzağım).

Heves edenler için bu tutkunun önünde aşılması gereken iki büyük engel var: pikap seçimi ve plak toplama. Günümüzde müzik dinleme olayı neredeyse tamamın taşınabilir cihazlara; özellikle de cep telefonlarına kaydı. Bilgisayar başında da genellikle online müzik hizmetlerinden faydalanılıyor. Dolayısıyla eski tabiriyle ‘müzik seti’ artık sadece meraklısının elinin altında. Daha ötesi, güncel setlerin neredeyse hiçbirinde plakları çalabileceğimiz pikap bulunmuyor. Konuyla ilgili Türkçe kaynak yok denecek kadar kıt. Özetle birçok bilinmezle karşı karşıyayız.

l_3c9dbbcb95174cb28c9f34b5f4b1bae3

Sonunda geçtiğimiz hafta vuslata erdim ve bir pikap sahibi oldum. Birkaç gündür en büyük keyfim aylardır topladığım plakları büyük bir keyifle ardı ardına dinlemek. İşin ilginci ben öyle müziğe aman aman meraklı biri değilim. En azından değildim. Şimdi plaktan bir şeyler dinlemek gerçekten meditasyon gibi geliyor.

Bu yazı pikap satın alma konusunda uzun bir ön araştırmanın sonunda toparladığım bilgileri içerecek. Mümkün olduğunca kısa, özet aktarmaya çalışacağım. Olaya heves edenler için faydalı olur umarım.

Zamanı hapseden objelerin arasında

Bir dönem meşhur haberlerdendi çöp evler. Ne bulduysa saklayanların çoğu zaman komşuların kokudan, civarı saran böceklerden yana şikayetleriyle ortaya çıkan gizli dünyaları. Zabıta ya da polisin birinin evine girerek sahiplendiği şeyleri kamyonlara doldurup çöpe atması kanunen neye dayanır bilemiyorum. Ama tonlarca çöp çıkan evlerin haberleri hafızamda taze. Şimdilerde kalmadı herhalde.

Bir şeyleri saklama tutkusunun koleksiyonerlik ile -halk tabiriyle- çöpçülük arasında gidip gelen hassas bir dengesi var. Bir şeyleri biriktirme arzusunun kökenini düşününce ölüm korkusu, geçmişi yeniden yaşama isteği, bugünün mutsuzluğunu geçmişin mutlu anlarıyla bastırma dürtüsü gibi dallı budaklı onlarca ihtimal arasında gidip geliyorum.

Eminim hepinizin atmaya kıyamadığı, görünce almak istediği bir şeyler vardır. Bir dönem peçete koleksiyonu diye bir şey vardı; hatırlarsınız belki. Kağıt peçetenin şimdiki gibi sıradanlaşmadığı dönemde her kız evinde bir örneği vardı. Çin işi on paralık çakmaklar dünyayı kanser hücresi gibi sarmadan önce hayatımızda büyük yeri olan kibritler de önemli bir koleksiyon objesiydi. Çocukken sokaktan topladığımız boş kibrit kutularının yüzlerini yırtıp iskambil kağıdı misali türlü çeşit oyunlar oynadığımızı hatırlarım (pişti benzeri olanı bayağı popülerdi örneğin).

Pul koleksiyonu ise cinsiyetten bağımsız ata sporumuzdu (e-posta çağıyla beraber böylece ‘gel sana pul koleksiyonumu göstereyim‘ esprisi de tarih oldu). Düşününce ben bile son pulumu 2011’de almışım (ilginç bir ironi olarak PTT pullarımı yolladığı zarfa kendisi bile pul yapıştırmamıştı). Anılarınız depreştiyse eğer aklınızda bulunsun; PTT hala filateliyi ayakta tutmaya çalışıyor.

Son aldığım seride meşhur Selvi Boylum Al Yazmalım filmine ait bir anma serisi de vardı.
Son aldığım seride meşhur Selvi Boylum Al Yazmalım filmine ait bir anma serisi de vardı.

Disiplinli bir koleksiyoner değilim. Bir kenara koyduğum şeylerin çoğu zamanla gözümdeki anlamını yitiriyor. Eskiden sıkıldığım şeyleri etrafımdaki heveslilere veriyor ya da -daha kötüsü- atıyordum. Bir süredir üşenmezsem Tavan Arası isimli bloguma ekliyorum vedalaşmadan önce.