Biz ne zaman yaşayacağız?

Geçtiğimiz haftasonu bir konuşma yapmak için Arkas Holding’in davetlisi olarak İzmir’deydim. Toplantı mekanı olarak LA Şarapçılık’ın Torbalı’da tamamlanan yeni tesisindeki konferans salonu seçilmişti.

Çılgınca yağan yağmurun bulanıklaştırdığı ufukta dünyanın en eski bağlarından birine -yüzyıllar sonra yeniden- ev sahipliği yapan o vadide rüzgarın burnuma serptiği üzüm kokusundan derin nefesler çektim. Güzel şeyler yedim-içtim; güzel insanlarla tanıştım.

image

Ardından Alaçatı Turizm Derneği’nin davet ettiği Alaçatı Forumu’ndaki konuşmamı yapmak için tekrar yola koyuldum. O etkinlik de birbirinden kıymetli kişilerle tanışmama vesile oldu. Otel sahipleri, esnaflar, yatırımcılar, kasaba sakinleri… Herkes hikaye doluydu; bir sürü yeni şey öğrendim.

Doyurucu, keyifli sohbet meftunu

Bu seyahatin benim adıma asıl heyecanlandırıcı tarafı -forumda yer almam için de önayak olan- sohbetinden en keyif aldığım; yaşam tarzına, prensiplerine, hırsına, inadına her daim imrendiğim ‘adam’ Salim Kadıbeşegil‘i ziyaret etmekti.

Bir süre önce temelli yerleştiği Alaçatı’daki ilk buluşmamız olacaktı bu.

Salim (Hocam) ile keyif almak için Alaçatı şart değildi elbet ama ikamet sebebiyle mecburen orada gerçekleşen bu ziyaret hayatımın en keyifli birkaç günü olarak hafızama kazındı (2 kere bize eşlik etme inceliğini gösteren bir başka ‘yeni nesil Alaçatılı’ Haluk Mesci de keyfimizi iyice köpürttü; anmadan geçmeyeyim).

O güne kadar Alaçatı ve huzur kelimelerini bir arada düşünmek bile komik gelirdi. Meğer zamanlamamız yanlışmış hep.

12 ay peşin verdiği kirayı hepi-topu 2 aydan ibaret sezonda çıkarmaya çabalayan ‘zoraki acımasız’ esnaf, sene boyu çektiği çileyi unutma hayaliyle yıllık iznini -ve senenin kalan süresi boyunca taksidini ödeyeceği bedeli- isminde butik geçen bir otele bocalayan beyaz yakalılar yoktu Mart başında. Her şey bir yana; Alaçatı’da neredeyse yerel halk ve açık birkaç mekanın esnafı dışında kimsecikler yoktu.

Tatilde dahi telaşlı, kaba, görgüsüz ve şımarık İstanbullulardan muaf, itiş-kakışsız sokaklar, sakin sahiller, kavga etmeden bulunan park yerleri, aksamayan ve doğru dürüst pişerek gelen siparişler bütün Alaçatı algımı, ayarımı bozdu.

View this post on Instagram

"I did it my way".

A post shared by M. Serdar Kuzuloglu (@mserdark) on

Hayata feda edilen hayatlar

Kendimi hayatımın ikinci evresinde kabul ediyor ve bunu ‘en verimli dönemim’ olarak adlandırıyorum. Çocukluk ve gençliğim hay-huy içinde geçti. Çok yoruldum, çok yıprandım.

Bu ikinci evrenin ilk yarısında da çok çalıştım. Yaşımın gerektirdiği pek çok şeyi yaşayamadım, erteledim. Hayat denen şeyi aslında daha henüz yaşamaya başladığımı düşünüyorum. Ve yaşamak denen şeyin aslında ne kadar az kişiye nasip olduğunu (ya da ne kadar az kişi tarafından istendiğini) ancak fark ediyorum.

Amacım bu koşturmaca ve çabadan elimi-eteğimi çekip, (Halil Cibran’ın dediği gibi) bir ok misali yayımdan fırlattığım çocuklarımın ilerleyişini izleyeceğim üçüncü evreme kadar bu tempoyu hafifleterek sürdürmek.

İkinci devrede kendiliğinden gelişen bir huyumu fark ettim. İnsan ve mekanları kafamda sınıflandırıyorum. Faşizan ya da beklenti içeren bir tavırla da değil asla.

Hepi-topu bir iki kriterim var. İnsanlar için ilki şu: bu adam ya da kadınla sohbet edebilir miyim?

Birisiyle bir beklenti içinde olmadan, sorumluluk hissetmeden, örtülü bir niyet taşımadan konuşabilmek. Ve konuştuktan sonra yeni bir şeyler öğrenmiş olarak ayrılabilmek. Bunun ne ağır bir beklenti olduğunu bildiğimden kimseden böyle bir talebim yok. Ama denk geldim mi de affetmiyorum.

Sorular sor Yonca

İşte Salim Hocam (benim için) bu nadir kategorideki insanlardan. 2,5 günlük ziyaretin mümkün olan her anına sıkıştırdığımız sohbetlerimizden aklımda iki başlık kaldı.

Birincisi Kadıbeşegil gibi 60’ını -zihni doldurarak- geride bırakanlara has türden. Dedi ki “insanlar 50’sine kadar hep gelecekte yapacaklarından, planlarından söz ediyor. 60’ından sonraysa sadece geçmişten bahsetmeye başlıyor“.

Belki de bizi gerçekte öldüren ya da yaşayan cesetlere çeviren budur. Hayallerinden, planlarından, umutlarından kopmuş bir insanın yaşamaya dair algısı güneşin doğup-batmasından öte ne olabilir?

İkinci konumuz ise yaş ve yaşamdan nispeten bağımsız ve çarpıcı bir sorudan ibaretti: biz ne zaman yaşayacağız?

Uğruna nice çile, eziyete katlandığımız, asap bozucu insan ve koşullara boyun eğdiğimiz, hayatımızı ertelediğimiz; hayalimizdeki o hayat ne zaman başlayacak?

Şahsenn umudumu öteki dünyalara havale edip bu hayatı boşa düşürme niyetinde de değilim asla. Fikri bile müsekkin etkisi yapıyor.

Biz ne zaman yaşayacağız?” için 36 yorum

  1. Yanıt basit; düzenin köleleştirdiği insanlar hayatta kalabilmek için savaşıyor. Nerde kaldı yaşamak, keyif almak. Maalesef altında bizi ezen ayaklar günden güne bizi sömürüyor. Zaten üç kuruş para kazanıyoruz onda bile gözleri var. Para harcamaktan korkar hale geldim. Her şey o kadar yoz ki. Makine gibi hissediyorum düpedüz. Hayatlarımız çalınıyor.

  2. Bir orta yaş pre-syndrome hissediyorum yazıda 🙂

    Şaka şaka

    Lennon ne demiş ;” hayat sen plan yaparken yasadiklarindir”

    nokta.

  3. ”Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” Ankebut/64

    1. Ne guzel, daha guzel bir dunya idealine sahip olmak yerine kissadan hisse, bir ayet. Oh. Guzel memleketim.

    2. Aslonan budur keşke anlayabilsek.. Yazı çok hoş, dinlendirici ve alabildiği kadarda iç çektirici. Hakkaten ne zaman yaşayacağız biz?

  4. Anı yaşayan bir nesiliz. (90 ve sonrası). Bir yandan her şeyin bizim etrafımızda ve bizim için olduğu ütopyasını yaşıyoruz. Diğer yandan tüm bu “her şey” içinde her gün biraz daha şikayetçi, tahammülsüz, öfkeli bireyler haline geliyoruz.

    Ve şikayetimiz hep aynı “neden daha iyi bir hayatım yok.”

    Sanırım yaşamayı yanlış yerlerde ve yanlış şeylerde arıyoruz. Bu yüzden den biz ne zaman yaşarız sorusu kendi çağdaşlarımın büyük çoğunluğu için söylüyorum : Daha farkına bile varamadan heba olup gitme ihtimali, anlamdan uzak bir hayat için çok erken bir soru.

  5. Bu yazinizi okumadan once annemle ve babamla koyde alternatif bir yasam kurma planlari yapmistik.hislerinizi paylasiyor ve kendi hayatimda bu sorunu asmak icin planlar yapiyorum.umarim cok gec kalmam

  6. 33 yaşımdayım. bugüne kadar maddi bi beklentim olmadı hayattan. belki “şans” yüzüme gülmedi bilemiyorum. istanbulda doğdum büyüdüm ve bir çok şeyi öğrendim. ailem 60larda göç etmiş büyük şehre. Son 2 yıldır geri göç edebilmek için çalışıyorum ki ilk aşama daha az nüfuslu bir şehre gelerek adımımı attım. Sonuçta 20 milyondan 20 kişilik bir bir dünyaya gelmek öyle kolay olmaz diye düşündüm. Şimdi geçici şehrimde gün sayıyorum yolculuk için. Hayattan beklentilerimi sadeleştirdikten beri daha mutlu, sakin ve huzurluyum. Kariyer derdi olmadan gereken kadar tüketerek yaşamak büyük şehre uygun olmadığından olsa gerek yaptığım kaçış planının aslında benim karakterime uygun yaşam şekli olduğunu anlamak, tecrübe etmekte ayrı bir şans. Kısaca kozmozdaki yerini bildikçe insanın yaşadığı zamanı anlaması ve harekete geçmesi çok daha kolay oluyor.

  7. “Değer”lerle değil, “fiyatlar”/“rakamlar”la büyüdük.. “Ruh”unu/“Öz”ünu kavrayamadık/takdir edemedik çoğu şeyin bu yüzden..

    Mesela: “Kazancı az da olsa git sevdiğin işi yap oğlum. Asıl amaç sevdiğin işi yaparak mutlu olmandır.” “değer”li cümlesini kurabilen/kurabilecek kaç “baba” var aramızda?

    “Değer”leri ile yolan çıkan Ilgın ile Serhat’ı da örnek olarak ekleyebiliriz mesela. (http://www.tohumdansofraya.com/ anasayfasından hikayelerini okuyunuz.)

    Kafadan daha çok mideye yatırım yaptık..

    Yerimize hep başkaları “düşündü”/“seçti” bu yüzden…

    Koyunlar gibiydik yani!

    Boş kafalı dolu mide ile yolan çıkınca da kaldık böyle yollarda!

    Özeti bu meselenin!

  8. İnternet Ekipler Amiri Serdar Kuzuloğlu’nu hep bir “üniversiteye” benzetirim. Bilgiye ulaşan, işleyen ve paylaşan insanlara yakın olmak hayatı her zaman zenginleştirir:-))) bizim hafta sonumuz da zenginleşme üzerineydi zaten…

  9. Yazıyı tamamlayabilecek uygunlukta mıdır bilemiyorum fakat bu yazı ya da sorunuzla bağlantılı yanıtların bulunduğu, ilginizi çekebilecek bir yazı olduğunu düşünüyorum…

    Çare/ler…
    Bbiledegil.blogspot.com.tr/2015/02/careler.html

  10. Bittigi noktada devami nerede diye sayfayi asagiya kaydirdim. Sanki bir seyler daha soylenecek veya soylenmeli diye hissettim. Elinize saglik.

  11. 30’lu yaşların başında olsam da hep 10 yıl geriden geldiğimi hissediyorum ve işin kötüsü bir gün bütün telaşlar duracak da ben gerçek yaşımı yaşamaya başlayacağım diye düşünüyorum. Tuhaf. Hep bir sonraki durak var, bir otobüsün içinde hızla yol alıyoruz; o durak geliyor hemen bir sonrası için yeni bir surak oluşuyor. Rahmetli babam sohbeti çok severdi; misafir geleceği zaman televizyonu kapatır onlar gidene kadar da açtırmazdı. İlk defa tanıştığı kişilerle 40 yıllık dostmuşçasına muhabbet edebiliyordu. Egeliyiz, zeytinyağı ve incirle beslendiğimiz için belkide böyleyiz. Ama bir egeli olarak Istanbul’da yaşamanın zor olduğu da belirtilmeliyim. Saf, katıksız sohbetler sanki sadece bizim yörenin topraklarına has.

  12. Serdar abi, Power of Now diye bir kitap var, Eckhart Tolle’nin, tam da bu konuyla alakalı. Bir kaç sene öncesinin en başarılı kişisel gelişim kitabıydı diye hatırlıyorum. Salim abinin belirttiği fenomen çağımızın en büyük hastalığı bence. Hep gelecekteki hayaller ve geçmişteki yaşanmışlıklara özlem ekseninde dönüp giden hayatlara sahibiz. Şu anın tadını, kıymetini bilip yaşamak çok zor. Eckhart Tolle de tam bu konuya değiniyor, geçmişin boyunduruğundan ve geleceğin yükünden sıyrılıp içinde bulunulan anın nasıl yaşanabileceğinden bahsediyor. Özellikle kitapta bahsedilen iç sesin etkisini kitabı okuduktan sonra daha iyi anladım. Sanki insanın içinde ikinci bir kişi ona sürekli akıl verip çoğu zaman insanın kendi isteklerinin aksine davranmasına yol açıyor. Ben bu konuya bir süredir kafa yoruyorum, aynı zamanda bu konuyla ilgilenen insanların yazdıklarını okumaya gayret ediyorum. Pek çok insan meditasyonla bunu üstünden gelmeye çalışıyor. Tavsiye ederim eğer daha okumadıysanız, Eckhart Tolle’nin kitabı benim baya bir düşünmeme sebep olmuştu.

  13. Bağış ya butonunu neden koydunuz? Açıklayacağınızı söylediniz ama daha sonra açıkladınız mı kaçırdım ben galiba. Bağışla ilgili bi fikriniz yoksa burs olarak kabul edebiliriz. 🙂

  14. Bizlere küçüklüğümüzden beri ailemiz , arkadaşlarımız yada çevremiz “yüksek maaşlı iş” saçmalığını öyle şiddetli bir şekilde empoze ediyorlar ki kendi iç sesini dinleme imkanı bulup da severek yapacağın işi bulmak neredeyse imkansız hale geliyor.

    Aklımız başımıza gelince de iş işten geçti diyoruz. Bence bu düşünce kafaya “dank” etti mi eğer insanın şansı varsa o anda ne yapıyorsa bırakıp istediği şeyi yapmaya başlaması gerek diye düşünüyorum.

    Ama işte bu hayat telaşı ve onun yarattığı tedirginlik bizleri daha çocuk yaşta içine öyle bir çekiyor insan bırakın kendi sesini dinlemesini öyle bir sesin var olduğunu bile ömrü boyunca fark edemiyor.

    Çözümün ise o kadar kolay olmadığını düşünüyorum.

    Çünkü…

    Ailen seni düşünmekten korkmamayı öğretmeli. Bizde ise genel olarak daha küçük yaşlarda prangalar vurulmaya başlar.

    Eğitim sistemi öğrencinin öğrenim hayatı süresince, yeteneklerine cevap verip becerilerini geliştirebilecek şekilde ayarlanmalı. Doktor olacak adama felsefe çözdürerek, sosyolog olacak adama da OBEB sorusu çözdürerek öne diğerlerinin önüne geçmesini sağlamak nasıl bir mantıktır?

    İnsanlar aç kalırım düşüncesi yüzünden gidip iktisat okumamalı. Matematik bilimi için de geçerli mesela. Üniversitelerdeki matematik bölümleri kapanmaya başladı. Bunun nasıl bir felaket olduğunun farkında olan biri var mı acaba ülkeyi yönetenlerin arasında.

    Daha bir çok şey söylenebilir fakat çok uzayacak.

    Umarım insanlara yapmak istedikleri şeyleri özgürce yapabilecekleri ve bunun için gerekli hayat şartlarının sunulacağı bir dünyada yaşarız en kısa zamanda.

    Yada hepimiz gömülmeyi bekleyeceğiz.

  15. Uzun vadede hepimiz ölmüş olacağız. Abartmayın kimler geldi kimler geçti. Ne zaman yaşayacağız ? Şimdi. Şu yazıyı okurken. Serdar’ın lanet yorumlarımızı umursadığını mı sanıyordunuz? fışşık hadi canım bir istatistik dayatması hepsi.

  16. Tam da test kitapların içinde boguluyordum, bir yandan sinav gününü düşünüyor sonuçlar acikladiginda eğer iyi olursa annemle babamin gurur duyucagini hayal ediyordum , telefondan bi tık e mail sizden, hemen acip okumaya başladım sonra kitapları önümden çektim ardından sacmalama ailen asla dovmeci olmana izin vermez , onlar gurur duymalı seninle dedim ve türev çözmeye devam ettim , çok aci gibi

  17. En iyi konumda en mutsuz, en kötü konumda en mutlu olabiliriz. Kimileri kader der, kimisi fazlasını ister. Her yaşın kendine has bir güzelliği var elbet ama ben en çok zamandan korkuyorum.

  18. Bence önemli olan yarının dünden daha iyi olması için bugün neler yapmamız gerektiğini çok iyi düşünerek o na göre kararlar almalı ve cesaretle hiç birşeyi ertelemeden hayata geçirmeliyiz…
    Sevgilerimle.
    Ahmet.

  19. Mutlu hayat yoktur, mutlu anlar vardır. Bunu hep babam söylerdi. Tüm hayallerini gerçekleştirmiş biri olarak söylüyorum ki; doğruydu. Yanlış anlaşılmasın, ultra sağlıklı ve maddi olarak çok zengin biri değilim. Sadece yıllar önce mutluluğun beklentiler ile doğrudan alakalı olduğunu çözmüş ve beklentikerini minimize etmeyi başarabilmiş birisiyim. Fakat ne olursa olsun bir yerden sonra adalete kafa yormaya başlıyorsunuz. “Neden hep mutsuzsunuz?” sorusunu yanıtlayan Nejat İşler’in dediği gibi: Hergün susuzluktan ölen çocukların olduğu bu dünyada güzel bir arabaya biniyor ya da iyi bir evde oturuyorum diye mutlu olmamı mı bekliyorsun? Bunu benden beklemeyin. Benimkisi sadece sabır…

  20. Özgür değiliz…Kendimizi tanımıyoruz…Gerçekte ne mutlu eder beni sorusunun cevabını bilmiyoruz.Moda olan şeylerin peşinde koşturup duruyoruz zira buna da itekleniyoruz.Düşünme özgürlüğümüz yok.Herkes hep ayın fikirde olmak zorunda ,olmayında çemberin dışına çıkıyoruz….ya çemberin içindesin ya da dışında işte öyle…Hayal kurmak çağımızın lüksü.Hayal kurdukça,kurabildikçe yaşayabiliyor,nefes alabiliyor “İnsan”…

  21. Ben de universiteyi bitirip calismaya baslayana kadar hep her sey guzel olacak hayalleri kuruyordum. Yoksul bi ailenin cocugu oldugum icn de maddi isteklerim cok degldi. Ornegin bir kadın olarak istedigim kiyafetleri alip giyecek param yoktu. Calismaya basladiktan sonra en basta bu son derece temel ve basit istegimi yapicaktim. Bunu yapinca da mutlu olucaktım.

    Fakat calismaya basladiktan ve artik yetiskinler dunyasina girince “bu muymus yani” demeye basladım. Kurumlar, calisan insanlar, yetiskinler, hicbiri gozumde buyuttugum gibi degldi. Bir suru sacma sapan isler, haksizliklar vardi. Diger taraftan en temel olarak yapmak istedigim istedigim kiyafetleri alip giyebilmeyi yapamiyordum. Cunku calistigim yerde son derece sert bir kilik kiyafet yasagi vardi. O kilik kiyafet yasagi ve kaliplar icnde boguluyordum. Geriye haftasonu kaliyordu. Ama haftaici yoruldugum ve ayrica robotlastigim icn haftasonu istedigim gibi giyinip gezme istegi ve enerjisi de bulamiyordum. Herkes evlenmeye basladigi icn gezecek bekar arkadas bulmak da zor oluyordu. Yalniz gezmeye cikacak olsam ozgecan gibi olaylarla karsilasmaktan korkuyordum.

    Ama en onemlisi 5 gun bunaltici bir yerde calismanin kotu etkisini 2 gunde atamiyordum uzerimden.

    Istedigim kiyafetleri alip giyebilmek, spor yapmak, bisiklete binmek.. bunlar benim mutlu olmam icn yeterli kucuk seylerken bunlari yapamiyordum.

    Ayrica insanlar mutluluk citasini yukseltiyordu surekli. Bana “bunlarla mutlu olman sacma. Ev almalisin, araba almalisin, vs.” gibi yeni citalar ekliyorlardi surekli.

    Hayir ben sadece guzel elbisemi alip giyip gezeyim, bu benim icin
    yeterdi, onu bile yapamiyordum.

    Diger taraftan ulke icin, calistigim kurum icn de bisryler yapamicagimi farkettim. Oyle bozuk bir duzen vardi ki yillardir devam eden, ben degistiremezdim. Ama o duzenjn icnde olmak digerlerinden farkli olarak beni uzuyor, kalbimi ruhumu beynimi yoruyor, beni mutsuzlastiriyordu.

    Ruhuma agir gelen bu duzenin icndeyim 5 gun sbhtan aksama kadar. Kendi hayatimi degl baska bir hayati yasiyor gibiyim. Eskiden omur cok uzun nasil biter ki derdim, simdi kendim olmadigim sbh gidip aksam geldigim bir hayatla omurun nasil gectigini ve nasl cabucak gecebilcegni anladim. Gunler birbirini kovaliyor, birbirinin ayni.

    Benim aileden kalan/kalacak tek bir cöpüm/ destegim bile yok. Calismasam direkt ac ve evsiz kaliyorum. Ama calissam da bu duzen ve haftada 5 gun beni yoruyor. Haftasonu benm istediklerimi yapmaya (okumak, arastirmak, gezmek, spor yapmak, vs)yetmiyor. Cumartesinin yarisi uyuyarak ( cunku haftaici uykusuz kaliyorum), diger yarisi temizlik ve yemekle geciyor. Geriye tum gun olarak bir pazar kaliyor, o da hicbir seye yetmiyor.

    Bu seklde bir omur gecirmek istemiyirum. Sorun nerde bilmiyorum.

    Ve ben sade bir hayat yasasam da olur, onu anladim. Yani benim omur boyu arabam olmasa da olur, toplu tasima kullanirim hep, omur boyu evim olmasa da olur, kirada otururum hep.. ama tek istedigim daha cok zmn.. yemek yapmaya, istediklerimi giymeye, spor yapmaya, bir suru kitap okumaya, gunde 7-8 saat uyumaya, kendimle ilgilenmeye daha cok zmn istiyorum.

    Daha az para ama daha cok zmn..

    Part time calisma imkanlari artmali. Secenekler “ya hep ya hic” seklinde genelde. Hic calismasam açim, evsizim, full time calissam tukeniyorum, yoruluyorum, yasadigimdan bisey anlamiyorim. Ben haftada 3-4 gun calisarak ucu ucuna gecimimi saglamaya, daha az kazanmaya, daha az tuketmeye, prim gunumu tamamliyamicagim icin de gerekirse 100 yasmda emekli olmaya raziyim.

    Boyle bir hayat istemiyorum. Full time calismak daha cok kazanmak icn hirsli olanlara ve ayrica isini hobi gibi yapanlara (serdar bey gibi) iyi gelebilir. Bana iyi gelmiyor..

    Isteyene 4 gun calsma hakki verilsin (devlette ve ozel sektorde) diye imza kampanyasi baslatsam diyorum.. 🙁

  22. Birisiyle bir beklenti içinde olmadan, sorumluluk hissetmeden, örtülü bir niyet taşımadan konuşabilmek. Ve konuştuktan sonra yeni bir şeyler öğrenmiş olarak ayrılabilmek.

    Amirim, bunu yapabildiğin kişiler ile; şöyle ara ara sohbetler etsen, kriteri geçenler konuşmacı geçemeyenler dinleyici olsa, web olur radyo olur podcast olur yayınlasan nasıl olur? Biz de ucundan ilişiveririz. Sakin sakin..

  23. Yıllarca sormuşumdur kendime(Siz de cevabı var mi Serdar Bey)
    Sonucu değişmeyen bir “şey”in süreci neden önemli olsun.
    (Öleceksek yaşamak neden öneli olsun)

  24. yasemin şentürk e bütünüyle katılıyorum. öyle güzel ifade etmiş ki bugünün çalışanının durumunu neredeyse ekleyecek söz bulamadım. medeni bir insan olmak için gereken her şeyi yaptığımı (lisans,yüksek lisans) sorumlu bir vatandaş olduğumu düşündüğümde, bunun bana ne fayda sağladığını kendime sordum ve aynen yaseminin anlattığı gibi bir hayat elde ettiğimi gördüm. iş hayatına sıkıştırılmış, bir an evvel yaşanıp tüketilmeyi bekleyen bir hayat. hayallerin ertelendiği, bu ertelenme ve debelenip bir türlü ulaşamamanın verdiği stres ve acıların yıprattığı sinir küpü olmuş bir vücutla baş başa kalış. tüm bunlar bana aslında doğru bilinen pek çok gerçeğin yanlışlığını, büyük bir yanılsama içerisinde olduğumuzu düşündürdü maalesef. biz ahlakımızın köleliğini yaparken emeğimizin sömürüldüğünü ve bu sömürülen emek sayesinde birilerinin son derece refah içerisinde yaşantısını sürdürebildiğini, hayatın aynı acılarını onlar kuş tüyü yorganları içerisinde çekerken bizlerin eskimiş birkaç parça soluk örtünün altında bu acılara katlandığını ve bu ikisi arasında fark olduğunun ayırdına vardım. o şatafatlı kafelerin, spor salonlarının, avm lerin, restoranların, bizim gibi dürüstlükten doğruluktan şaşmamış insanlar için açılmadığını farkettim birden. onlar hırsız ve dolandırıcıların parasının yetebildiği mekanlardı. dolayısıyla şunu gördüm ki artık yaşamak istiyorsak çalmalı, ezmeli, dolandırmalı, doğruluktan ayrılmalıydık. günümüzde yaşamak belki de bizim gibi insanlar için hayalden öteye geçmemeliydi artık. ve bu yüzden ne zaman yaşayacağız sorusuna cevabımız öbür dünya olmalı ve kendimizi dine adamalıydık. bizim böyle düşünmemiz sayesinde hırsız zenginler diledikleri gibi çalıp çırparak yaşamalarına devam etsinler diye sesimizi çıkarmadan namazımızı kılmalıydık.

  25. Modern köleliğin mükemmel bir evresindeyiz hepimiz. İyi kötü geçiniyor hayallerimizden uzaklaştırılıyoruz. Ama içimizdeki inanç hep istediğimiz hayatı elde edeceğimizi söylüyor. Halbuki hayat bunları düşünmek için çok kısa. Somut bir gerçek var, yaşıyoruz. O halde mutlu olmanın yolunu bulmak gerek istediğimiz hayat için çaba sarfetmektense. Belki de bu yüzden 25’inde herşeyimizi toprağa veriyoruz.

Bir Cevap Yazın