Bir ‘başarı hikayesi’ olarak ben?

BloombergHT’de Yaprak Özer’in Başarı Hikayeleri programına birkaç defa denk gelmiştim.

Böyle programlardan hep korkmuşumdur. Seyirciyken hep büyük bir başarı öyküsünün sırrına ulaşmak istersin; konukken de sürekli bir başarı anlatma stresine düşersin.

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…

Sunumlarıma denk gelenler bilir; başarıya karşı genel kanıdan biraz farklı bir duruşum var. Çok kısa özetlemek gerekirse:

  • Bir şeyi ‘başarmak’ için çalışmaya inanmıyorum. Çalışırsan başarı ‘gelebilir’. Ama çalışma sebebin başarmak olursa aradaki pek çok detayı kaçırırsın.
  • Bıkmadan, hevesle ve severek çalışmanın başarıya ulaştırmayacağı bir işe denk gelmedim.
  • Başarının liderlikten çok alt kademelerde daha kıymetli olduğunu düşünüyorum. Liderlere atfedilen başarıyı hep abartılı buldum.
  • Özellikle eğitim ve kariyere yönelik başarı klişelerinin içi boş unvanları anlamlı kılma çabası olduğunu düşünüyorum.
  • Hayatta başarmaktan daha önemli şeyler olduğunu savunuyorum. Örneğin sağlık ve mutluluk gibi. Dünyada hiçbir şey başarmamış nice mutlu insanlar var. Bir de çok şey başarmış mutsuzlar. Tercih hakkım olursa ilkinden yana kullanırım.

Çok yansıtmak istediğim bir özelliğim olmasa da ben bir işkoliğim. Kendi yaptığım işleri en iyi şekilde yapabilmek benim için her şeyden daha önemli. Bir şey başarmış mıyımdır bilmem; bana gelinceye kadar kimler var. Ama en azından sevdiğim işleri yapıyor ve yaptıkça daha çok seviyorum. Benim için bu fazlasıyla yeterli.

İşte bu karışık kafayla Yaprak Özer beni ‘Başarı Hikayeleri’ adlı programına konuk edince tedirgin olmadım desem yeridir.

Programın yayınından sonra beni şaşırtacak kadar çok mesaj ve eposta gelince internetteki linklerden rastladığım programın video ve çözümünü buradan da paylaşmak istedim.

İzleyeceklerinizin özeti son cümlemde saklı. Eklemiş olayım:

“Başarı patron, CEO olmak değil; yaptığın işi dünyada en iyi yapan insan olma ümidi taşımaktır.”

İzleyemeyip izlemek ya da tekrar seyretmek isteyenler için.

1. Bölüm

2. Bölüm

Seyrettiğiniz programın yazılı halini aşağıda bulabilirsiniz.

Röportajın metni

Yaprak Özer: Serdar Kuzuloğlu, tam olarak ne  iş yaparsınız?

Serdar Kuzuloğlu: Ne iş olsa yaparım. Bizim meslek biraz öyle ya, ne iş yapmak zorunda kalırsanız yapıyorsunuz. Ben gazeteceliğe ilk, böyle 94′ün sonlarıydı galiba başladım… Karlı bir günde zar zor bulduğum Milliyet binasında. O zaman Posta gazetesi yeni kurulacaktı. Bir ekip toparlanıyordu. Mehmet Yılmaz yayın yönetmeniydi. Onunla konuşmuştum. Dedim böyle böyle yeteneklerim var.

Y.Ö.: Yetenekleriniz nelerdir?

Serdar Kuzuloğlu: Çok okurum, yazmayı severim, dile hakimim, yabancı dilim var, bilgisayarla uğraşmayı severim, meraklıyım, hevesliyim. Mehmet Yılmaz dedi ki, sen o zaman müsahhih olarak başla. Şimdi durdum, hiç duymadığım bir kelime. Bir de demişim ya… Dile hakimim falan, dayanamadım dedim, “müsahhih ne?” “Git, sözlükten ne anlama geliyorsa öğren de gel” diye azarladı. O şekilde başladım. Sonra gazetede şöyle bir düşününce müsahhihcilik, dizgicilik, kare bulmaca editörlüğü, sayfa sekreterliği, editörlük, muhabirlik, köşe yazarlığı, çevirmenlik… Şartlar neyi gerektiriyorsa yapmaya çalıştım. İyi ki de öyle olmuş. Ofisboyluk yaptım tabii olmazsa olmaz. Epey ofis temizlemişliğim, üstadlara çay poğaça taşımışlığım vardır.

Y.Ö.: Bugün bunları anlattığımızda hiç kimsenin böyle bir hayali yok. Ben ne zaman yayın yönetmeni olurum diyenlere rastladım.

Serdar Kuzuloğlu: Gazetecilikle ilgili şöyle bir problem var. İnsanlar gazeteleri köşe yazarlarının çıkarttığını falan zannediyorlar. Çünkü ismen ve cismen gördükleri bir tek o insanlar var. Bir de şimdi konuşurken aklıma geldi. Ben hep gazeteci olmak istiyordum, çok erken yaşta okumayı yazmayı öğrendim. Kendi kendime evde gazete çıkartıyordum. Posta kutusuna, annemin teksir makinesi vardı işyerinde Türk Hava Yolları’nda çalışıyordu o dönem, onunla çoğaltıp dağıtıyordum. Annem benim çok istediğimi görünce şey demişti, o zamanlar Milliyet gazetesinde Altan Öymen ya yayın yönetmeni ya da yazardı, yavrum gidip Altan Öymen’le konuşalım bu çocuk gazeteci olmak istiyor diye. Anne öyle şey olur mu dedim. Bugüne gelirsek, o günden sonra köprünün altından çok sular aktı. Hala gazetecilik yapıyorum bir yandan ama başka bir sürü şeyler de yaptım.

Y.Ö.: Adı ne bu işin? Ad koyabiliyor muyuz buna?

Serdar Kuzuloğlu: Yani ben benim yaptığım işte bir iki tane püf nokta söyleyeyim. Bence artık her konuda olduğu gibi gazetecilikte de uzmanlaşmanın şart olduğu bir dönemdeyiz. Sıradan bir gazetecinin, daha doğrusu gazeteciliğin temel yeteneklerine sahip bir insanın bugün için hiçbir anlamı yok. Bugün mesela hukuk, sağlık, eğitim, teknoloji, spor konusunda uzmanlaşmış gazetecilere ihtiyaç var. Bunun gibi uzman dikey gazetecilere ihtiyaç var pek çok başka sektörde olduğu gibi. Bir parantezle de şeyi tamamlayayım, ben bir içerik ajansı da kurdum dijitale odaklanan, bir çok insanla iş görüşmesi yaptım gazetecilik dönemimde ve televizyonculuk dönemimde, insanların kendilerine dair anlattığı ve talep ettiği şeylerin hepsi maddiyata endeksli. Fakat karşılığı olmayan beklentiler çoğu. Bugünün en büyük sıkıntısı bu. Aileler, genç gözünden bakalım, gençler çocuklar en güzel çağında hiç istemediği bir tempoda çalışıyor. Ders çalışıyor, test çözüyor, deneme sınavlarına giriyor. Daha sonra işte bütün hayatından feragat edip büyük oranda yüzde 90 istemediği bölümü kazanıyor. Sonra mutsuz bir şekilde hayata atılıyor ve bütün o hayatta ertelediği her şeyi ilk işinde kazanmaya çalışıyor. Aileler de bunu istiyor, diyor ki; “Sana bu kadar para döktük asgari maaşla orada mı çalışacaksın?” Evet öyle, orada çalışacaksın. Ben 8 ay maaş almadan çalışmıştım.

Y.Ö.: Ben de uzun bir süre para almadan çalıştım ama hiç de para istiyorum demek aklıma gelmedi. Bunu tavsiye etmiyorum.

Serdar Kuzuloğlu: Bir zam döneminde ortaya çıktı. Mehmet Bey dedi ki bana: “Serdar zammından memnun musun hiç sesin çıkmıyor?” “Önce bir maaş alayım” dedim, öyle çıktı ortaya da sağ olsun maaş bağladılar.  En son istediğim şey maaştı gazetecilikte.

Y.Ö.: Bu tuhaf bir durum. Bazıları şu anda bize deli gözüyle bakıyor olabilir, aslında normal de olmayabilir…

Serdar Kuzuloğlu: Şöyle tamamlayayım ben cümleyi, Al Capone’un servet hikayesi gibi olacak ama ben gazetecilikten çok güzel paralar kazandım. Bu ilelebet devam etmedi. Ben iyi kazananlardan biriyim.

Y.Ö.: Bir gün ben artık gazetecilikte teknoloji editörlüğüne doğru kayayım kendime orada bir gelecek görüyorum mu dediniz mi?

Serdar Kuzuloğlu: Malcolm Gladwell “Outliers” kitabı var çizgi dışındakiler olarak diye mi çevrildi Türkçeye bilemiyorum ama öyle bir şeydi galiba. Orada işlenen temel bir felsefe var, diyor ki, başarılı insanların sırrı sizin gördüğünüz şeyler değildir. Doğru zamanda doğru yerde doğup büyümüş ve doğru anda olmuş kişilerdir. Bugün mesela İsviçre’de bir sürü Steve Jobs doğuyor ama hiçbiri Steve Jobs olmuyor. Çünkü Steve Jobs olmak için o yıl Amerika’nın o şehrinde doğup o ailede büyümüş olmak gerekiyordu. Şunu söyleyeyim ben teknolojiye çok meraklıydım kökenini bilmiyorum ama çok meraklıydım. Ve ben gazeteye başladığımda, teknolojinin bireyselleştiği dönemin altın çağıydı. PC, internet hepsi yeni yeni başlıyor, kimse bir şey bilmiyor ve çok heyecan verici bir şey.

Y.Ö.: Siz teleks odasını hatırlamıyor musunuz?

Serdar Kuzuloğlu: Hatırlıyorum. Dizgiler vardı, bütün bu montaj devrini yaşadım.

Y.Ö.: Sosyal mecrada da çok seviliyorsunuz, neden o kadar sevildiğinizi de anlamadım ama belki siz bize söylersiniz.

Serdar Kuzuloğlu: Onun aslında kökenini hiç araştırmadım ama şöyle bir şey var dediğim gibi bu teknolojinin popülerleşmeye başladığı dönemde de, o sıralarda da Radikal gazetesi kuruluyordu. Biz Posta gazetesinin kurucu ekibi olarak Radikal gazetesini kurduk. Yine Mehmet Yılmaz ile beraber. O dönem Radikal aynı zamanda bu teknolojiyle ilk tanışan öncü insanların da gözünü dikktiği bir mecraydı gazete olarak. O dönem hiçbir gazetenin üstüne eğilmediği kadar teknolojiye eğildik sahiplendik.

Y.Ö.: Bir boşluk muydu, bilinçli miydi?

Serdar Kuzuloğlu: Bilinçliydi. Ben çok ısrar ettim çok engellere rağmen bayağı mücadele ederek. Bir dönem haftalık dergi çıkardık teknoloji dergisi vs. O dönemde çok tuttu ve o dönemden beri beni bir sürü takip eden insan var. O dönem bilgisayarla tanışıp bugün internet şirketi olan insan var.

Y.Ö.: Sizi hala o dönem yaptığınız o sayfalardan anımsayanlar var. Bu yaşın yavaş yavaş gelip geçtiğini gösteriyor.

Serdar Kuzuloğlu: Aynen öyle şaka maka 15-16 sene olmuş. Ben radyoda, televizyonda, gazetede, dergide aşağı yukarı bütün mecralarda her yerde bulundum, yardımcı oldum, katkıda bulundum. Birçok insana farkında olarak ve olmayarak yardımcı oldum. Çok küçük bir detay ekleyeyim ben şu anda onu yazıyorum bir pdf olarak internette dağıtacağım. “Sakın Plan Yapma” tadında bir yazı bu.

Y.Ö.: Ama bunun altında başka şeyler vardır. Şimdi bizi yanlış anlamasınlar.

Serdar Kuzuloğlu: Aynen. Ben bir motosiklet kazası geçirdim ağustos ayının başlarında. Kazanın iki gün sonrasında, ameliyata girdim çıktım, gözümü açtığımda öğrendim ki bir sürü insan gelmiş ziyarete. Hiçbirini tanımıyorum zaten isimlerini de vermemişler ve bizi tanımaz biz onu internetten takip ediyoruz bize çok yardımcı oldu biz de yanında olmak istedik. Bir sürü tanımadığım insanın hayatına dokunmuşum. Ne mutlu ki teknoloji sayesinde farkına vardım.

Y.Ö.: Harika bir şey. Kaç tane takipçiniz var?

Serdar Kuzuloğlu: Çok küsuratlarını bilmiyorum ama Twitter’da 100 binden fazla. Bir Facebook sayfam var. Çok Facebook kullanan birisi değilim. Sayfamı yanlış hatırlamıyorsam 15 bine yakın insan takip ediyor. Yani bir sürü bir sürü mecrada varım. Geçenlerde bir sosyal medya ajansı sahip bir arkadaşım hesapladı. Bireysel olarak bir şey yazdığımda yaklaşık, üç buçuk dört milyon insana erişiyormuşum.

Y.Ö.: İyi, parti kursanız?

Serdar Kuzuloğlu: Parti kursam arkamdan hiçbiri gelmeyebilir ama en azından şu anda memnunum.

Y.Ö.: Bir parti kuralım demişsiniz.

Serdar Kuzuloğlu: Parti meselesi şöyle, hayatımızda bir çok şey değişti. Konuştuğumuz konular, ilham aldığımız şeyler, paradigmalarımız, umutlarımız, umutsuzluklarımız… Siyaset hiç değişmedi. Siyaset hep aynı, yüzleriyle, jargonuyla, partileriyle vs. Ama internet teknolojisiyle yepyeni bir kuşak doğurdu. Bu kuşak artık çok farklı şeylerle besleniyor. Dünyada da bunun örnekleri var. Avrupa’da özellikle çok başarılı oldu. Türkiye’de de bir örneğini yapabilir miyiz dedik, ama bizde şöyle bir fark var sivil toplum kuruluşlarının genelinde olduğu gibi bazı konular çok zorlaştırılmış. Bazı şeylerin daha az sayıda seçeneğe sahip olması uygun görülmüş. Siyaset renkliliği de bunlardan biri. Parti kurmak çok kolay ama seçime girmek çok zor. Bununla birlikte şunu da  düşündük; Parti gerçekten bir siyasal araç olarak gerekli mi?  Bu bir hareket olarak ilerleyebilir mi?… Şimdi başka birisi devraldı devam ediyor, ama Türkiye’de sohbetten eyleme geçmek arasındaki yol çok uzun.

Y.Ö.: O zaman beni kim itti, diye mi sordunuz?

Serdar Kuzuloğlu: Dedim ki arkadaşlar, benim enerjim bitti sahip çıkabilecek olan varsa?

Y.Ö.: Yazık, herkesin hayatında böyle bir nokta var. Bir nokta geliyor, hayalkırılığıyla bazı şeyler noktalabiliyor. Umarım önümüzdeki dönemde kadınlar partisi, yeşiller partisi, teknoloji partisi gibi oluşumlar yaratılabilir. Bu belki çılgınlık ama çok seslilik.

Serdar Kuzuloğlu: Biz demokrasiyi biraz dünyadaki eğilimlerin aksine bir galibiyet yarışına çevirmiş durumdayız. Biz mesela şöyle bir söylemin sahne aldığı bir ülkeyiz. Şu partiye oy verme oyun boşa gider. Biz oy kullanmayı iktidarı tespit eden loto totoya çevirdik. Öyle bir şey değil. Oy bir toplumun renklerini belli eden bir şey. Bir parti iktidar olmayabilir ama, iktidar partisi bilir ki, bu ülkenin yüzde 4’ü, yeşillerin ya da kadınların hassasiyetine sahip.

Y.Ö.:Dokunmak zorundadır onlara değil mi?

Serdar Kuzuloğlu: Aynen ve o renkliliği ortaya koyar iktidar olmasına gerek yoktur, ama birileri çıkar o söylemde bulunur ve siyasette ona ayak uydurur. Biz bu ayrıntıyı unuttuk galiba.

Y.Ö.: Sosyal mecrada kaç kişi dolaşıyor? Nasıl bir dünya bu? Biraz anlatsanıza?

Serdar Kuzuloğlu: Hayatın genelinden aslında çok ayrı değil ama bir farkla biz gerçek fiziki hayatımızda sosyal yaşam kuralları, kültür kodlarıyla vs. kendimizi sınırlandırıyoruz. Orada niyeti bozarsak çok uç noktalara gitmemiz mümkün. Ben birkaç rakamsal şey vereyim çok da kafa karıştırmadan. Bugün dünyada 2 milyarın üstünde internet kullanıcısı var ve bunların yaklaşık 900 milyonu bu sosyal ağlara üye. 800 milyondan fazla kullanıcıyla en büyük toplam Facebook’ta. En büyük küme Facebook. Türkiye’ye baktığımızda 30-35 milyon arasında resmi rakamlar değişiklik gösterebiliyor… internet kullanıcısı var. Bu internet kullanıcılarının yüzde 95′i bir sosyal ağa üye. Yine rakamlara bakarsak neredeyse tamamı Facebook üyesi.

Y.Ö.:Facebook başka bir şey. Değişik bir fenomen değil mi?

Serdar Kuzuloğlu: Facebook insanların alt interneti gibi bir şey yani sabah Facebook’a girip, mesajlarına bakan, chat yapan, oyun oynayan, video seyreden, arkadaşını dürten, onunla bununla sohbet edip bakan, onu bunu beğenen, akşam da yatan insanlar var. Bütün internete dahil her şey.

Y.Ö.:Siz de böyle misiniz?

Serdar Kuzuloğlu: Ben çok fazla Facebook kullanmıyorum. Bana internetin alt kümesi gibi geliyor. İnternet çok büyük bir sey facebook çok küçük kalıyor.

Y.Ö.:Küçük kalıyor diye mi yoksa sizi rahatsız ediyor diye mi. Facebook çok bilgi toplanan kapalı bir kutu.

Serdar Kuzuloğlu: Bir dönem Microsoft’un bu Bill Gates yönetiminde Windows 95′li zamanlarında “MS” yani Microsoft Network’u kurarken bir felsefesi vardı. İnternetin çok parladığını ve çok geliştiğini görünce Microsoft kendi alternatif bir internetini yaratma projesine girmişti. Facebook seneler sonra biraz bunu yapmaya çalışıyor. Oyununu benle oyna, videonu benle izle, sohbetini benle yap, mesajını benle at.

Y.Ö.:Benim dünyamın bir parçası ol.

Serdar Kuzuloğlu: Aynen öyle ve ben dışarıya kapalıyım her şey benim içimde yer alır gibi bir yaklaşımı var. İnsanların büyük bir bölümü internette bir şey yazıp paylaşırken bunu nerelere gideceğini ve ne kadar kendini takip edeceğini bilmiyor. Facebook bunun biraz başkenti gibi oldu.

Y.Ö.:Orada bir tehlike var mı?

Serdar Kuzuloğlu: Elbette var. Bugün düşündüğümüzde örneğin Amerika’da Google’ın Başkan Yardımcısı Marissa Mayer’ın paylaşıtığı bir bilgi vardı. Amerikan bankalarının şöyle bir çıkış noktası var biliyorsunuz, Amerika’da pek çok şey kredi kartı limitinizle tanımlı. Siz kredi kartınız neyse o’sunuz. 100 lira limiti varsa 1000 liralık adamsınız. Yani siz 1000 liralık kredi kartınız varsa 1100 liralık taksitle size kimse bir şey satmaz. Bütün hayatınızı o belirler. Evinizin kirası kullandığınız araba. Dolayısıyla insanların kredi kartı yani bütün harcamaları da kredi kartı üstünden geçer hayatını profillemek adına. Bankaların şöyle bir çalışması var, boşanacak insanları minimum 3 sene önceden tespit edebiliyorlar. Çünkü aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nde şöyle bir klişe var :”Better keep it then leave it” yani boşanacağına elinde tut, boşanırsan batarsın. Böyle varını yoğunu alır götürürler sizden diye. Dolayısıyla bankaların bütün olayı boşanmak üzere olan çiftleri tespit etmek. Mesela bu adam durmuş durmuş son 6 ayda her hafta bir yerde yemek yiyor, çiçek sipariş ediyor, fitness’a başlıyor, botox yaptırıyor, bu adam gidici. Var bir numara, risk faktörü. Dolayısıyla bunu izlemeye alalım gibisinden. Aynı şey kadın için de geçerli. Bunun daha geniş ölçeği sosyal ağlarda var. Bugün mesela “recorded future” diye bir arama yapsınlar “kayıtlı gelecek” diye. “recordedfuture.com” sitesi özel bir arama motoru ve semantik araştırmalar yapıyor. Yaptığı şey de şu: toplumların kültür kodlarınıda göz önünde bulundurarak belli bazı kelime öbeklerinin internette kullanılmasıyla toplumsal yaşanacak olayların tahminlerini yapıyor. Mesela Türkiye’de şu şu kelimeler internette konuşulmaya başlandığında ornenğin bir terör saldırısı olur. Şurda şu şu konuşulduğunda altın fiyatları düşer, şurada şu şu olduğunda ekonomik krizin başlangıç habercisidir gibi ekonomik siyasal tahminlerde bulunuyor. Ve bunları pazarlıyor. Bir kısmı açık, bir kısmı pazarlanıyor. Sitede detaylarına bakarlar. Şimdi bu her şeye uyarlanabilir. Bugün mesela sosyal medya araştırma şirketleri var Türk şirketleri. Bunlar sosyal medyada kullanılan kelime öbeklerinden insanların ruh hallerini çıkartıyor. Mesela insanlar ne zaman mutsuz oluyorlar?

Y.Ö.:Ne zaman olurlarmış?

Serdar Kuzuloğlu: Pazartesi sabahları mutsuzlar cuma akşamına doğru mutluluk endeksi artıyor. Her ay başında mutlular, ay sonuna doğru iş aramalar başlıyor son haftalarda. Ya da gündüz saatlerinde genelde bitkinler, gece saatlerde haftasonuna yakın hareketliler. Böyle eğriler çıkıyor.

Y.Ö.:Buradan da aslında bir sürü pazarlama satış taktikleri çıkıyor değil mi? Sadece ürün pazarlamak degil hizmet, fikir pazarlamak aslında gidebileceği sonsuz bir nokta var. Merak ettiğim şey şimdi bu kadar çok kişi burada bu teknolojiyi kullanırken onların hepsi eğitimli midir? Bir kariyere sahip mdir? Ne tür bir kitleden söz ediyoruz?

Serdar Kuzuloğlu: Kredi kartı sahipliği oranına baktığımızda biz Avrupa Birliği üyelerinde İngiltere’den sonra 2. sıradayız. 69 milyon debit kartımız var, 40 küsur milyon da kredi kartımız var. Çok yüksek bir sahiplik oranı. İnternet ilk dönemlerde, benim yazmaya başladığım dönemlerde gerçekten zengin ve yüksek eğitimli insanların oyuncağıydı. Bugünse tam Türkiye profiline oturmuş durumda.

Y.Ö.:Öyle mi? Çok enterasan.

Serdar Kuzuloğlu: Aynı yelpaze çünkü kullanıcı sayısı örneklemine baktığımızda aşağı yukarı her haneden en az bir kullanıcısı var. Yelpazede ona eğilmiş durumda. Nüfusun yarısı internet kullanıyor. Dolayısıyla üniversiteli internet kullanıcısı olarak yüzde15-20’dedir şu an baktığımızda. Geri kalanı dağılıyor, bir o kadar lise mezunu var geri kalanı ilkokul. Bir yandan da çok genç bir nüfus kullanıyor. Bugün dünyanın en genç internet kullanıcı nüfusu.

Y.Ö.:Kadınların durumu nedir?

Serdar Kuzuloğlu: Kadın kullanım oranında yüzde 60′a 40′lık bir oran var. Kadınlar yüzde 60. Dünyada baktığımızda da sosyal ağları kadınlar daha çok kullanıyor. Bizde biraz erkek hakimiyeti devam ediyor. Kadınlar çünkü daha uzun süre internetle haşır neşir olabiliyorlar.

Y.Ö.: Kadınlar Faceboook’taaltın günü bile yapıyormuş doğru mu?

Serdar Kuzuloğlu: Doğru benim daha hoşuma giden şeyler var. Öyle bir sürü organizasyonlar var. Bizde mesela pop şarkı kültürüne bakarsak, bu pop müziğin parladığı yıllardan bugüne tema hep aşk. Bizim hiç sosyal olaylarla ilgili pop şarkılarımız olmamış. Birkaç istisnayı 60′lara yönelik istisna edersek. Bu kadar aşktan meşkten bahsettiğimiz bir dönemde, ben onların hep listelerini çıkarttım, hep aşk meşk. Aynı zamanda bir sürü töre cinayeti var. Sen benim kızıma baktın, dur ben kızmın kafasını keseyim hanım tut diyen aileler var. İfadelere bakıyorsunuz amca yardım etmiş anne tutmuş kesmişler falan. Biz hep aşktan bahsedip aşkı yaşayamayan, romantizme dair bir şey olmayan ve bunu hakir gören bir kültürüz aslında. Elinde çiçekle yürüyen bir erkek sokakta falan böyle manidar bakışlar. Biz çok bir sert, anti-romantik ve hep böyle kodlanıyoruz. Sosyal ağlar bunu kırdı işte.

Y.Ö.:Erkekler daha mı kibar?

Serdar Kuzuloğlu: Hayır şöyle, erkekler kadınları kadınlar ekekleri keşfetmeye başladı. Çünkü çok steril bir ortam. O yüzden bugün bir kafeye gittiğmizde kimse birbirine bakmıyor herkes ekranına bakıyor. İnternet çok steril bir ortam. Normalde şimdi bir kafede karılaşsak ben size bakacağım, edeceğim, siz huylanacaksınız, tipimi beğenmeyeceksiniz. Ben size nasıl yaklaşacağım? Kahve mi alsam? E kahve içiyorsunuz. Kruvasan mı alsam ne yapsam ? Bizim kültürümüze tamamen yabancı deplasmandayız. Ama internette bunun bir sürü steril yolu var. Ben sizin canınızı mı sıktım, blok tuşuna basarsınız ben hayatınızdan tamamen giderim. Dolayısıyla burada çok daha hassas daha deneysel yeni bir yol arıyoruz ve bu bizi birbirimize yaklaştırıyor.

Y.Ö.:Ne olacak bunun sonu? Yürürken mesajlaşmak için şeffaf aletler çıkacakmış.

Serdar Kuzuloğlu: Şeffaf değilde şöyle şimdi yazarken yürüyoruz, kamera arkada ve yeni uygulamarda kamera bir yandan yolu ekranda gösteriyor sen yazarken.

Y.Ö.:Sen yazarken düşme diye. Bu şaka değil değil mi? Fanteziymiş gibi.

Serdar Kuzuloğlu: Avrupa’da bir çok ülkede yaya kaldırımından geçerken mesaj yazmak ya da Twitter güncellemesi yapmak yasaklanıyor. Yayaların cep telefonu kullanımıda ciddi bir sorun.

Y.Ö.: Ben buna dokunmadan yaşamak diyorum aslında vahim bir durum. Bizim kültürümüzde de gelişir.

Serdar Kuzuloğlu: Çok güzel ekmek yiyenler tanıdım bu ortamdan da, onunla ilgili çok güzel bir teori var. “Hep beraber yalnızlık” deniyor buna. Yani biz internette yalnızlığımızı paylaşıyoruz ama o meşhur yalnızlık paylaştıkça azalmıyor, yalnızlık paylaştıkça yansıtılıyor sadece. Ben yalnız, sen yalnız hep beraber yalnızlıktan söz ediyoruz. 800 milyon insanın sadece bir site üzerinden birbiriyle kenetlenip sosyalleşebildiği bir ortam aynı zamanda depresyon ilaçlarının tavan yaptığı en fazla satıldığı döneme denk geliyor.

Y.Ö.:Nereye geliyorsunuz bu cümleden?

Serdar Kuzuloğlu: Biz aslında sosyalleşmeye çalışırken, fiziksel anlama taşıyamadığımız için bunu yalnızlığımız devam ediyor. Sadece öteliyoruz. Yani internete çok yalnızım, erkek arkadaşımdan ayrıldım, kız arkadaşım beni terketti gibi bir şeyler yazarken acımızı hafifletemiyoruz. Ve o boşluk hala duruyor orada.

Y.Ö.:Yalnızca başkalarıda bizim gibi yalnız bunu biliyoruz yalnızca.

Serdar Kuzuloğlu: Bundan sonraki dönemde yaşayacağımız şey şu, mesela Amerika ‘dave Avrupa’da trend olan bir şey vardı. Facebookta “farmville” oynayanlar, tarımla bu kadar ilgilenince onlara küçük tarım arazileri kiralayan şirketler çıktı. Dediler ki orada patates çok hoşuna gitti yetiştirmek gel sana 10 metrekare bir arazi verelim burada yetiştir. İnsanlar öyle sosyalleşti. Yan yana bir sürü çiftçiler oldu gerçek hayattaki gibi. Sanıyorum bundan sonraki dönemde, biz bu elektronik ilişkilerimizi fiziksel, biyonik, biyolojik, boyuta taşımak için hamle yapacağız.

Y.Ö.:Peki şirketler bu yalnızlığı ekonomik ya da işletme bazında bir şeylere dönüştürebiliyorlar. Sosyal mecrada bir sürü de kazazede şirket var değil mi? Yazılarınızda, bu işi tam anlamadıklarını söylüyorsunuz. Neyi anlayıp neyi anlayamıyoruz? Ya da neyi anlamalıyız aslında?

Serdar Kuzuloğlu: Sosyal medya dediğimiz şeyin özü insanların birbiriyle iletişim kurmaya çalışması. Sosyal medyada, sosyal ağlarda örneğin Facebook’ta, Twitter’da vs her neyse onun ismi, biz insanlarla iletişim kurmak istiyoruz. Arayada aynen bu televizyonlarda olduğu gibi zırt diye reklamlar geliyor. Mesela biz burada sohbet ederken biri geliyor diyor ki kaymaklı yoğurt yer misiniz çok güzel prebiyotik falan. Diyorsunuz ki sohbet ediyorduk. Burada markanın bu bölücü, yıpratıcı girişi yumuşatması için o mecranın dilinden konuşması ve gerçekten o anda prebiyotikli kaymaklı yoğurt ihtiyacı olan insanları bulması lazım.

Y.Ö.:Burada da içerik aslında önemli değil mi?

Serdar Kuzuloğlu: İçerik derinlik ve rehberlik. En büyük problem şu: bugün bu iletişimi firmalar kurumlar doğrudan kendileri yapmaktan çekiniyorlar. Bunu ayrı bir uzmanlık olduğu gibi bir fikire kapıldılar. Ama bu fikri onlara aşılayan firmaların da bu birikimleri yok. Yani biz sosyal medyada sizi temsil ederiz diyen firmaların bir marka kültürü yok, iletişim bilgisi yok. Bir çoğu sadece sosyal mecraları bilen genç insanlar.

Y.Ö.:Sağa sola mesaj yollayabilme kabiliyetine sahip olanlar. İçerik yok gibi geliyor. Bunu mu söylemek istiyorsunuz ? Hem iletişim bilgisi eksik hem içerik bilgisi eksik gibi?

Serdar Kuzuloğlu: Belki şöyle biraz daha netleştirebiliriz. Bir dönem bir süpermarket zincirinin sadakat kartlarıyla ilgili bir projede danışmanlık yapmıştım. X kart, Y kart, Z kart marketlerin kartları. O zamana kadar o süpermarket kartlarında bize ait o kadar veri olduğunu tahmin edemezdim. Bu bir kadın mı? Kadınsa adetleri düzenli mi? Saçı kepekli mi? Cildi yağlı mı? Erkekse, cinsel ilişki düzeni ne? Sucuk mu seviyor, salam mı seviyor?

Y.Ö.:Kartlarda bunlara kadar varacak şeyler var mı?

Serdar Kuzuloğlu: Kredi kartında yok ama sadakat kartında var. Fişin bütün dökümü var. Sizin alışveriş periyodunuz oradan belli ve o kartta puanınız biriksin diye siz hep o kartı kullanıyorsunuz her alışverişinizde. Bu sizinle ilgili inanılmaz bir profil veriyor. Sosyal ağlarda da buna benzer bir şey var. Sosyal ağlarda o kişi sizin kartınıza sahip olmasa bile, beğendiği sayfalardan, takip ettiği kitaplardan bu insanın nasıl bir insan olduğuna dair veya yazdıklarından, konuştuklarından, arkadaşlarından bir profil çıkartabilirsiniz. Ama internet birazda şöyle bir şey, bugünün aklını kullanan insanlar bakın kardeşim ben bir su yaptım, bu su senin hazmını çok kolaylaştıracak gibi bir mesaj yetmez. Önce hazımsızlık çeken insanları toplayacağı bir havuz oluşturur. Sonra bu insanlara hazmı suyla kolaştırmak mümkün mü bunun iletişimini yapar. Sonrada der ki benim de böyle bir suyum var aklınızda bulunsun. Şu sebzeyi şu meyveyi yapın bir de su suyu deneyin. Sosyal medya iletişimi budur insanların henüz farkına varamadığı bir çoğunluk var.

Y.Ö.:Aslında doğru bilgi, o bilgiyi de analiz edebilme, kabiliyeti, dil ve üslup. O üslup nasıl olacak bir de onu söyleyin sonra başka bir soru sormak istiyorum. Yap demek mi yaparsan iyi olur demek mi ?

Serdar Kuzuloğlu: Hayır hayır, o ortamın dili o insanların profili neyse yani gençse genç yaşlıysa yaşlı gidip de bir ihtiyarlıkla ilgili bir sorun paylaşacağınız bir ortamda “Naber iyi misin?” diye bir dil olmuyor.

Y.Ö.:Peki, girişimcilikle ilgili bir iki soru sormak istiyorum. Sizin o noktada bir dakika arkadaşlar herkes girişimci olmasın der gibi bir haliniz var.

Serdar Kuzuloğlu: Aklıma şey geçenlerde bir konferansımda da paylaşmıştım. Bir dönem çok meşhur bir müzik yapımcısı vardı Şahin Özer. Şahin Özer’in bir şeyine şahit olmuştum. Sürekli insanlar geliyor ve karşısında şarkı söylüyor. Bu okadar hayatının bir parçası olmuş ki. Sizinle sohbet ediyor mesela orada birisi çıkmış başlıyor mesela “gülüm benim, gülüm benim”. O sizinle konuşuyor mesela, “tamam sen git” diyor “sen kal” diyor. Bazısı gerçekten hepimiz elimizi vicdanımıza koyduğmuzda aynı şeyi söylüyoruz diyor ki: “Ya sen mecbur musun şarkı söylemeye, git başka bir şey yap ne iş yapıyorsan ne seviyorsan”. Herkes girişimci olmak zorunda değil. Türkiye’deki girişimciliğin kökeninde bir çok farklı motivasyon var. Bazıları çok para kazanmak istiyor, hemen. Bazısı ünvan peşinde. Bazısı çalışmak istemiyor. Çalışmak istemediği için girişimcilik yapıyor. Zannediyorki ben girişimci olunca memur gibi çalışmayacagım. Ben oturucağım herkes çalışacak.

Y.Ö.:Ama öyle olmuyor galiba?

Serdar Kuzuloğlu: Kesinlikle öyle olmuyor. Şunu gördüm, Turkiye’de özellikle teknoloji alanında girişim yapmak isteği olan insanların kutup yıldızı Amerika’daki başarı öyküleri. Ama hep diyorum ki: “Arkadaşlar orası Amerika burası Türkiye. Siz burada ticaret hukukunu, gayri resmi hukukunu, muhasebe ve vergi sistemini öğrenmeden ne olur bu işlere girmeyin.”

Y.Ö.:Yani sanaldan gerçeğe doğru birazcık gidelim diye

Serdar Kuzuloğlu: Kesinlikle 100 lira kazandığınızda cebinize kaç lira geçeceğini bilmiyorsanız, girişimcilik yapmayın. Net nedir? Brüt nedir? Tahsilat nedir? Çek nedir? Senet nedir? Vade nedir? Bunları bilmiyorsanız bir bekleyin.

Y.Ö.:Sanal alemde girişimci olmak ya da teknolojik girişimci olmanın bizim bildiğimiz elle tutulur geleneksel işlerden hiç bir farkı yok. Başarısız olmaktan kimse hoşlanmaz ama başarısızlık aslında o kadar korkulacak bir şey olmasa gerek çünkü pek çok dersle aslında sizi zenginleştiren bir şey öyle bakarsanız. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Serdar Kuzuloğlu: Ben öğrendiğim şeylerin en kıymetlisini hep başarsızlıklarımda öğrendim. Çok gurur duyuyorum onlarla. Hatalarımla çok barışığım ve iyiki yapmışım. Hiç hata yapmayan bir insan o meşhur laftada olduğu gibi hiç risk almamış bir insandır. Ben çok büyük riskler aldım çok gemiler yaktım.

Y.Ö.:Aldınız mı hakkaten?

Serdar Kuzuloğlu: Çok büyük riskler aldım hayatımda.

Y.Ö.:Keşke yapmasaydım dedikleriniz varmı?

Serdar Kuzuloğlu: Oldu ama sonra dedim ki, iyi yaşamışım da böyle şeyler oldu. Ben şunu söleyeyim hayatta bir şey başarmak zorunda değiliz. Belki bu programın ismiyle düşündüğümüzde farklı olabilir ama…

Y.Ö.:Tam tersine aslında, çok tam ortasında.

Serdar Kuzuloğlu: Amerika’da iki tane öykü anlatayım. Bir gün Amerika’da metrodaydım. Bir polisi gördüm. Galiba 90′ların başı mıydı neydi? O zamanlar bizde ne metro var ne bir polisi metroda görmek mümkün. Sohbet ederken şunu söyledim. Ne kadar kazanıyorsunuz dedim. Bir para söyledi, vay dedim iyi para. Yok dedi burası için iyi para değil anca geçiniyorum falan. Adam anlattı hakkaten baya zor geçiniyor. Dedim ki, niye başka işe girmedin, bizde insanlar polis olmaz. Dedi ki, zengin olmak isteseydim polis olmazdım, benim derdim polis olmaktı hizmet etmekti. Bunu hiç unutmuyorum. Siz tamirci olabilirsiniz, işiniz bir vida sıkmak olabilir ama dünyada o vidayı en iyi sıkan olun başarı budur. Başarı patron, CEO olmak değil. Başarı yaptığın işi dünyada en iyi yapan insan olma ümidi taşımaktır bence.

, , , , , ,

8 Responses to Bir ‘başarı hikayesi’ olarak ben?

  1. Salih Kalan 23/01/2012 at 00:09 #

    programı sunan abla olaya biraz fransız kalmış gibi

  2. Cavid 24/01/2012 at 07:18 #

    “Hayatta başarmaktan daha önemli şeyler olduğunu savunuyorum. Örneğin sağlık ve mutluluk gibi. Dünyada hiçbir şey başarmamış nice mutlu insanlar var. Bir de çok şey başarmış mutsuzlar. Tercih hakkım olursa ilkinden yana kullanırım.”

    İşte bu cümleye bayıldım, sana daha da fazla hayran oldum Serdar abi.

  3. Deniz Kayahan 24/01/2012 at 11:04 #

    Güzel sohbetiniz ve yorumlarınız için teşekkürler…

  4. Hamza 24/01/2012 at 23:23 #

    “Cahillik mutluluktur” ise eğer Serdar abi mutlu olmak için cahil olmak gerekir. Ama başarmak için çalışanlar çok şey öğrenirler evet belki başarıya ulaşamazlar ve bunun yanında mutluluklarını da kaybederler. Çünkü ufukları genişlemiş, ulaşamadıkları başarıları görmüşlerdir.
    Bu noktadan sonra bana sorulsa ki mutluluk mu mutsuzluk mu istersin bu şartlar altında?
    Kesinlikle mutsuzluk.
    Bilmenin, anlamanın, bir mekanizmayı çözmenin verdiği haz bambaşka bir şey…
    başarısız olsanda, yalnız olsan da…

  5. ogulbak 31/01/2012 at 08:19 #

    Seni seviyorum be Kuzuoğlu; içtensin, sadesin ve bu ikisiyle birlikte senle karşılassam “baba gel bir kahve içelim” dedirtebilicek ve bunu kabul edecek bununla birlikte 40 yıllık dostmuş gibi sohbet edecek havası veriyorsun, Yazılarını okurken “ulen daha ne kadat var” diye sayfanın tamamına bakmıyorsam sebebi bundandır.

  6. tarifeyebak.com 07/02/2012 at 02:41 #

    Gerçekten dolu dolu bir röportaj olmuş. İnsana ilham veriyor. Teşekkürler Serdar Kuzuloğlu :)

  7. Sinerjik 17/04/2013 at 01:14 #

    Rahatlatıcı, aydınlatıcı ve düşündürücü bir sohbet. Teşekkürler:)

  8. eray 24/06/2013 at 14:03 #

    suanda takibime takildiniz gozum hep uzerinizde olucak:) hersey paylasinca dahada guzel siz bunu yapiyorsunuz tesekkur ederim

Bu yazıyı tamamlayacak katkılarınızı beklerim