Tag Archives | taksim

Beyaz giyme toz olur, ağaç deme suç olur

Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak iş kalmıyor. Bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırakmayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik. Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir teknolojik girişim başlattık. Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. (Jean Baudrillard / Şeytana Satılan Ruh)

Sosyal medyaya giderek daha az bakmaya başladığımı fark ettim. Gündeme kapılmak diye nitelendirdiğim bir hastalığın pençesine itiyor hepimizi. O an takip ettiğimiz kişilerin konuştuğu şeylerin dünyanın en önemli meselesi olduğuna inanıyoruz. Hatta o kadar inanıyoruz ki, başka bir konuya tahammülümüz kalmıyor. Belki en acı verici yanı da bu. Hiçbir toplantı ya da görüşmenin yer almadığı Perşembe günüm ajandamda çürük diş gibi sırıtıyordu. 1 Mayıs tatilini bu sayede hatırladım. Bizimkiler Salı günü  tatil için Ağva‘ya gitmişti. Onları ziyaret etmek için gayet uygun bir gün gibi görünüyordu (bilmeyenler için Ağva, İstanbul’a 100 km uzaklıkta, doğal ortamını ‘nispeten’ korumuş -o klasik tanımla- şirin bir tatil beldesi).

Ağva güzergahı gayet keyifli bir yola sahip. Ama takvimler 1 Mayıs’ı gösterdiğinde ‘keyfin’ beklentisi bile abes kaçıyor (sebebini merak ediyorsanız aşağıdaki bölüme göz atın. Yoksa kafayı dağıtmadan doğrudan devam edin derim).
Continue Reading →

Bu yazıya 16 yorum yapıldı.

Beyoğlu’na kitapçı değil, kafe lazım

Blogda bir şey yazmanın birçok zorluğu var. En başta -bir türlü beceremediğim- kısa olma mecburiyeti. Okuma ve öğrenme alışkanlığını Twitter’ın sırtına yüklemişlerin dikkatini çekecek kadar ilginç, bıktırmayacak kadar kısa olmalı. Ama yazı, bilgi böyle bir şey değil be kardeşim! 10 adımda başarı sırrına ulaşma, 5 günde şok zayıflama, 140 karakterde dert anlatma devrinde kolay olmadığını biliyorum ama merak etmek, bilmek, öğrenmek emek, zahmet, zaman istiyor.

limooonnÇetin Altan’ın ‘Limonata ve rafadan yumurta‘ başlıklı olağanüstü bir yazısı var. Şöyle başlıyor:

Yaşamında hiç limonata içmemiş biri, limonatayı çok pahalı bir serinletici sanabilir. Oysa çok ucuz bir serinleticidir. Bir bardak suya bir çorba kaşığı toz şekeri döküp, iyice karıştırdıktan sonra, üstüne doğru dürüst sıkılıp çay süzgecinden geçirilmiş, yarım limon suyu eklersin… Ve hepsini karıştırırsın.

Yazının devamıysa resmen bir hayat dersine dönüşüyor. Hayatıma yön veren metinlerden biri olmuştur. Tıklayıp okuduğunuz ümidiyle sonunu bir kere daha paylaşacağım.

Yaşam sevgisi bir kültürdür. Tıpkı çiçek sevgisi, tıpkı müzik sevgisi, tıpkı yüzme sevgisi gibi…
Bu sevgi ya vardır, ya yoktur.
Böyle bir sevgi pekişmemişse; orada insanlar, ne yaratıcı bir yaşama, ne sağlıklı bir aşka, ne keyifli bir yücelmeye fazla kulaç atamazlar…
Kafası yarım kesik bir horoz gibi, çırpınır, bunalır, önüne geleni suçlar; ne istediğini, ne aradığını, daha doğrusu ne halt edeceğini bir türlü tam kestiremez ve kendilerini de, canım yaşamı da ziyan zebil ede ede, sönüp giderler.
Yaşam sevgisi; enerjinin, yaşam zevkini kuşaklar boyu ortaklaşa yoğurmasından oluşur.
Enerji yoksa orada sadece kurnazlık vardır. Kurnazlık da, yaşam sevgisiyle yaşam zevkinin en amansız celladıdır.

Sıradan şeylere olduğu kadar sıradışı, kenarda-kıyıda kalmış şeylere de ilgim oldu. Hatta çok fazla kişi tarafından ilgi duyulan şeylerden uzak durmaya çalıştım. O kadar kullanılmış, örselenmiş, üstüne konuşulup-söylenmiş şeylerde bana dair keşfedilecek, bana özel sahiplenecek bir şey kalmadığını düşündüm hep.

Ama bunun bir bedeli vardı. Azınlık olmanın kırılganlığı, güçsüzlüğü, temelsizliği, gözardı edilebilirliği… 2009 yılında bir İsveç seyahati ardından bu blogda bir şeyler yazmış ve benzer konulardan dem vurmuştum.

Bizde çizgi-roman satmaz, alternatif dergiler yaşamaz, farklı mekanlar ayakta kalamaz. Özel zevkler her zaman inanılmaz bütçeler ayırmanız gereken şeylerdir.

Geçen zamanın ardından beklenen anlamda bir değişiklik yok elbet. Bu meseleyi aklıma yeniden düşüren son günlerdeki Beyoğlu kitapçıları haberleri oldu.

Continue Reading →

Bu yazıya 14 yorum yapıldı.

#direngeziparki (İstanbul) eyleminden notlar

Bir önceki yazımda Taksim Gezi Parkı merkezli eylemin kısa bir tarihçesini ve yaşananları toparlamaya çalışmıştım. Okumadıysanız bir göz gezdirmenizi kesinlikle tavsiye ederim. Şahit olduklarıma bakınca çoğu kişinin olayın önü ve ardıyla ilgili pek bilgisi yok zira.

Bu yazıda sie aynı ayrıntılarla tekrara düşmeden 4. güne dair bir özet sunmak istedim. Polislerin geri çekilmesi; Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nın yeniden halka açılmasının en azından İstanbul’da olaylara bir ara (ya da son?) verdiğini ümit ederek…

Sosyal medyanın toplumsal olaylarda ne kadar yük kaldırdığı ve işe yaradığını Arap Baharı döneminde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da görmüştük. Fakat bahse konu hiçbir ülke ve şehirde İstanbul (ve Türkiye) kadar yoğun bir kullanım oranı yoktu. Yaşananların bir Türk Baharı olduğunu iddia etmiyorum ama internet sansürüne karşı yürüyüş eyleminden bile fazla yük taşıdığını ve katılım gördüğü ortada.

Bugün saat 15:45 sularında (hiç kimse ummazken) polisin Taksim ve civarından geri çekilmeye başladığı haberleri geldi. Her yönden Taksim Meydanı’na ulaşmaya çalışan binlerce kişi bu sayede iç çepere iyice yaklaştı. Tam bu sırada en beklenmedik şey oldu ve polis Tarlabaşı yönü ve havadaki helikopterlerden yine biber gazı atmaya başladı!

Continue Reading →

Bu yazıya 15 yorum yapıldı.

Gezi Parkı ve #direngeziparki meselesi

UYARI: Bu yazı halen güncellenmeye devam eden bir derlemedir. Başka sitelerdeki kaynaklara birçok bağlantı içermektedir. Konuya tam vakıf olabilmek için linklerdeki içerikleri de okumanız şiddetle tavsiye olunur. Konuyla iglili diğer yazılarımı da #DirenGeziParki bağlantısından takip edebilirsiniz.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin gördüğü en büyük toplumsal ayaklanmalardan birine sahne olanTaksim Gezi Parkı’nın aklımızın bir kenarında bulunması gereken ilginç bir öyküsü var. Belki bu karışık dönemde faydası dokunur düşüncesiyle özetlemeye çalışacağım.

Artık neredeyse hepimizin öğrendiği gibi bu park, aslen 1870 yılında inşa edilen bir askeri kışlanın alanında yükseliyor. Taksim (Topçu) Kışlası adıyla anılan bu dev alan Padişah 3. Selim’in emriyle inşa edilir. Amaç (bugün hala bütün heybetiyle ayakta duran) Anadolu yakasındaki Selimiye Kışlası‘na karşılık  Avrupa yakasında da bir kışla yaptırmaktır. Osmanlı Ordusu modernleşme hamlesindedir ve yeni birlikler için yeni eğitim alanları gerekir. Mimar olarak dönemin neredeyse bütün heybetli devlet binaları ve saraylarınnda adına rastlayacağımız Balyan ailesinden Kirkor Balyan seçilir.

Taksim Kışlası tarihinde (Çırağan Sarayı dahil neredeyse dönemin bütün eserlerini bir bir yutan) yangınlardan iki kere nasibini alır. Kuruluşundan 1 yıl sonra inşa emrini veren 3. Selim’in tahttan inmesiyle sonuçlanacak Kabakçı Mustafa İsyanı burada başlar. Ardından 2. Meşrutiyet’in ilanıyla 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart ayaklanmalarına evsahipliği yapar.

İki padişahı iktidardan eden bu -lanetli- yapı Abdülhamit sonrası gözden düşer. Bu dönemde yarı özelleşen tesis, ortasındaki büyük alanda birçok halk şenliği, spor karşılaşması ve benzeri etkinliklerinde kullanılır. 1. Dünya Savaşı döneminde Fransızların İstanbul’u işgali süresince kendileri adına savaştırdığı Senegalli askerlere evsahipliği yapar. Bu süreçte o kadar hasar görür ve yıpranır ki artık eski işlevlerini yerine getiremez hale gelir.

taksim

Cumhuriyet döneminde ortasındaki alanın yüzü suyu hürmetine Taksim Stadı adını alarak tamamen futbol karşılaşmaları için kullanılır. Hatta Türk Milli Futbol Takımı ilk maçını bu stadda yapar. Continue Reading →

Bu yazıya 66 yorum yapıldı.

Devlet halkından korkunca

Mutfakta çalışan yardımcı ve şişmanlatıcı kadınımız babasının emekli maaşını almaya devam edebilmek için sigortasız çalışmak istediğini söyledi. Ben de sigortasız kimse çalıştırmak istemediğim için reddettim ve ayrılmaya karar verdi. Böylece MYK Medya‘nın acayipliklerle dolu kısa tarihine sigortalı çalıştığı için ayrılan biri de eklenmiş oldu!

Bu yüzden bir süredir yemekleri dışarda yiyoruz ve fena halde mutsuzuz.

Geçenlerde yine bir şeyler atıştırmak ve bu fırsatla yeni bir ofis bakınmak için Hasan ve Mustafa ile İstiklal’e çıktık. Ofisimize 20 adım mesafede olmasına rağmen İstiklal Caddesine şu ana kadar (2 yıldır neredeyse) ancak üçüncü defa çıktığımı dehşetle farkettim.

Soğukta yürürken önce karşımıza çıkan insanlar bir anda arttı. Sonra bu karşı akıntı organize bir hale geldi. Uzaktan uzun tahta bacaklı, renkli kostümlü göstericiler belirdi. Gürültü, patırtı derken bir karnavalın ortasına düştük. Bu arada farkettim ki bu gösteri ‘atık pilleri toplama’ eylemiymiş! Boş pilleri çöpe atmayın, özel bir poşete koyun diyorlar. Gayet mantıklı; kabul.

Bakınırken farkettim ki bu eğlenceli gösteriyi sırf benim gözümle seçebildiğim 8-10 sivil polis (kimbilir toplamda kaç kişilerdi) en az 20 üniformalı polis, ikisi sivil olmak üzere 4 polis aracı takip ediyor.

Atık pil ile ilgili bir gösteride ne bekleniyor olabilir? Ve biz neden böylesine tepki-fobik bir toplum olduk? Artık bizde eylem, gösteri denince akla gelen aşağıdaki gibi kareler akla geliyor.

1 Mayıs gösterilerinden bir muharebe...

1 Mayıs gösterilerinden bir muharebe…

Oysa her toplumun protesto hakkı vardır, bağırır, çağırır, dağılır… Yoksa böyle her höt diyenin kafasına indirmeye başladın mı, bir tutar, iki tutar…

Bu yazıya 3 yorum yapıldı.

10 Kasım’a dair

Atatürk’ün ölüm yıldönümünde saat 9’a doğru otomobilimin gömüldüğü trafik içinde radyoda konuşulanları dinliyordum. Kanallar arasında dolanırken yanlış hatırlamıyorsam Radyo Tatlıses’te (İbo’nun kurduğu, sonradan Saadettin Saran’ın satın aldığı radyo) Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Ümit Zileli’nin hazırlayıp sunduğu bir programa denk geldim. ‘Sesli Gazete’ şeklinde yaratıcılıktan zerre kadar nasiplenmemiş bir ismi vardı.

Tam o sıralarda ekonomi haberleri için bağlandığı kişi bir gün önce oynanan GS-FB derbisiyle ilgili komik şeyler anlatıyordu. Zileli bir iki dakika sonra (09:05) başlatacağı Atatürk’e saygı bölümü için toparlamaya çalışıyor ama başarılı olamıyordu. Ben de ibretle dinliyordum.

Continue Reading →

Bu yazıya 4 yorum yapıldı.

Peki Maksim Gazinosu ne oldu?

Taksim Devlet Sahnesi ile ilgili yazım rekor sayıda okunmuş, Google’dan da bayağı ziyaretçi çekiyor (nedense?). Orada bahsetmiştim; her gün arabamı eski Maksim Gazinosu’na park ediyorum. Orayı yıkıp otopark yapmışlar. Orası da eski Devlet Sahnesi ile birlikte dümdüz edilip alışveriş merkezi + otopark + otel olmak için gün sayıyor. Taksim’in en değerli arazisi olduğuna şüphe yok. Bu iştahı anlayabiliyorum içim parçalansa da.

Maksim’i daire içine aldım. Taksim Meydanı’nın en stratejik noktasında. Hemen yanında da Devlet Sahnesi. Etrafındaki pek çok yerin üstündeki planlar ve yapılan değişiklikler de malum. Bir şeyi engellemek mümkün değil bu ülkede ama en azından bir dönemlerini bilelim. Bu hakkımız hala var (tıklayarak büyütebililrsiniz).

Önce bir zamanların ihtişam ve statü sembolü Maksim’in eski halini hatırlayalım:

Buyrun bu da şimdiki hali:

Julien de heveslenip gidip bir çekim yapmış. Ondaki fotoğraflar biraz daha detaylı.

(YILLAR SONRA BİR EKLEME: İşlem tamam ve olaylar ve olaylar…)

Bu yazıya 7 yorum yapıldı.

Taksim Devlet Sahnesi ne oldu?

Geçen bir toplantıdan ofise dönerken yıllardır kurt gibi merak ettiğim bir sorunun cevabını buldum. Biliyorsunuz Maksim Gazinosu kapanalı çok oldu. Bir ara hortlatmaya çalıştılar ama yine olmadı. Bitmiş demek ki bu topraklarda gazino kültürü.

Hemen bitişiğinde yer alan Taksim Devlet Sahnesi’ne ait tiyatro da uzun süredir kapalı. Boşluklarında şimdilerde kaçak mağazalar var. Oranın eski halini hiç bilmeyen biri için o dükkanlar hep oradaymış izlenimi verebilir pekala. O kadar ustalıkla gömülmüş ki insan hayranlık duymadan edemiyor.

O gün tam yanından yürürken bir de baktım ki demir kapılarından biri ardına kadar açık! Hemen içeri daldım. Kapısında bizim ofisin bulunduğu apartmanın bodrumunda yatıp kalkan ve bir teke gibi kokan adam bir halı süpürüyordu. Şaşkın şaşkın baktı, ben de daldım içeri.

Continue Reading →

Bu yazıya 7 yorum yapıldı.

Acıbademin en dayanılmaz şekli

Bizim MYK küçük bir alana yayılıyor. Bir odamız stüdyo diğeri de ofis kısmı. Benle birlikte 9 sabit personel olduğundan metrekareye düşen insan sayısı hayli fazla. Yer konusunun sıkıntısını benim masam bile olmayışıyla özetleyebilirim :) Oysa bir Genel Müdür masasına bile razıydım!

Neyse; konu bu değil ama kökeni bu.

Continue Reading →

Bu yazıya 7 yorum yapıldı.

Kariyer mahrumu Ekber Amca

Bizim küçük güzel dükkanımız Taksim Sıraselviler Caddesi’ni kesen bir sokakta. Dolayısıyla her sabah/akşam bayağı şenlikli bir güzergah kullanıyorum. Burada bazı sabit insanlar var. O hengamenin içinde ancak birkaç sefer sonra gözünüze ilişiyor tutarlılıkları.

Bunlardan biri de Ekber Amca. Kendisi Sıraselviler’de hamburgercilerin devamındaki Namlı Süpermarket’in hemen bitişiğindeki boşlukta sahte parfüm satıyor. Parfümler o kadar sahte ki üstündeki bazı markalar bile yanlış yazılmış. Bir kısmının zaten gerçekte karşılığı yok. Taklit sektörünün favorileri. Müşterileri de çok hassas değil neyse ki bu konuda.

Benim asıl dikkatimi çeken ayrıntı kendine yarattığı ortamı. Önce bir bakalım:

Continue Reading →

Bu yazıya 11 yorum yapıldı.