Tag Archives | sağlıklı yaşam

Ölmeden önce ölmenin hediyesi: şükretmek

‘Şükretmek’ enteresan bir kavram. Aynen ‘hoşgörü’ gibi içinde gizli bir kibir var. Sanki daha iyilerine layıkmış, olmamış; ama bu kadarına da ‘eyvallah’ dermiş gibi. Üstelik ‘erdemler galerisinde’ hep yüceltilmesine rağmen her şeyimiz şükretMEme üstüne kurulu. ‘O selülitlerle yaşamaya utanmıyor musun? Kimse görmeden al hemen şu kremi, sür sabah-akşam!’. ‘İnsandan çok mandaya benziyorsun. Zıplayanlar Pilates Merkezi’nde haftada 3 seansla sen de Instagram’da gördüğün o kusursuz kalçalara kavuşabilirsin’, ‘2 senedir aynı işte misin? Kariyer lağımına yuvarlamadan hemen CV’ni güncelle ve -daha mutsuz olacağın-  yeni bir iş bul’.

Arabanı değiştir, işini değiştir, dişlerini beyazlat, evini yenile. Aslında tercih etmediğin ama etrafındaki herkesin ölüp-bittiği o beldede tatile çık.

Şükretmek şart değil elbet. Fakat sağlık konusunda kesinlikle gerekli. Çünkü garip bir şekilde sağlıklı olmayı normal sanıyoruz. Oysa sağlıklı olmak dünyada çok az kişiye bahşedilmiş, istisnai bir hal (inanmıyorsanız gidin, birkaç test yaptırın da görün. ‘Hemen geçer’).

Garip bir şekilde sağlık sektörü de şükür sevmiyor. Önleyici sağlık bir yana kimi zaman akortları bozup kendi de hastalık, musibet icat edebiliyor.

Continue Reading →

Bu yazıya 91 yorum yapıldı.

İnsanlığın umudu kokoreç hapında

Çoğu zaman en büyük sorun yüzde 8’e düşen cep telefonu şarjı gibi geliyor ama değil. O daha çok Birinci Dünya Dertleri kabilinden. Herkesin derdi kendine elbet. Ama bilincimizin tartışmalı olduğu bebeklik çağımızda, sütünü almak için annemizin memesine saldırırken dahi farkında olduğumuz bir gerçek var: bu dünyadaki varlığımız yiyecek ve içecek bir şey bulmamıza bağlı. Ve bu her geçen gün daha da zorlaşıyor.

Kokoreç sevmeyenle ol-maz.

Kokoreç sevmeyenle ol-maz.

Kafamızı karıştıran şehir hayatı daha çok. Her köşe başında yiyecek satan bir mekan var. Su her yerde; hatta yüzlerce marka altında ambalajlanmış olarak seçmemizi bekliyor. Bütün bunlar her ikisinin de bol ve yaygın olduğu yanılgısına sürüklüyor bizi.

Continue Reading →

Bu yazıya 34 yorum yapıldı.

İlaç sektörüne dair (bazı) gerçekler

Davet edildiğim konuşmalar hayatımın en keyif verici parçası. Birbirinden ilginç insanlarla tanışmak, sahneden onların tepkilerini seyretmek inanılmaz bir keyif. Bu keyfi hissetmek yerine heyecandan titreyen dizleri dizginlemeye çalışmakla epey zaman kaybettim ama artık (o meşhur klişeyle) ‘tatlı heyecan’ safhasındayım.

Yine de tedirgin edici zamanlar olmuyor değil. Bambaşka diyarların uzmanlarının arasına düşmek gibi. Çok farklı ilgi alanlarına sahip ve kendi uzmanlıklarını konuşmaya, üstatlarını dinlemeye gelmiş insanların arasında çeşni olarak kendini kabul ettirmek sandığınızdan çok daha zor. Bunlara en güncel örneklerden biri geçen ay konuşmacı olarak katıldığım 8. Romatoloji Günleri oldu (Romatolojiyi kabaca kas ve iskelet sisteminde beliren romatizma ve türevi hastalıkları inceleyen bilim dalı olarak özetleyebiliriz).

deneyler

Takip ettiklerim arasında (anlayabildiğim nadir sunumlardan olduğundan da olabilir ama) en ilgimi çeken örnek Abbvie Türkiye Genel Müdürü Dr. Mete Hüsemoğlu’nun ‘İlaç Sektörü ve Hekim İlişkileri’ başlıklı konuşması oldu. Kendisinden aldığım izinle ilginç bazı başlıkları paylaşmak istedim (rakamlar hariç her şey benim yorumlarımla bezelidir. Okumayı buna göre yapalım).

  • Bir ilacın araştırma, geliştirme, denekler üstünde sınama, yan etkilerini gözlemleme ve onay alma süreçleri ortalama 15 yıl sürüyor. Daha da Türkçesiyle bir derde dermanı bulduğunuzda hastalara ulaşması en iyi ihtimalle 10-15 yıl alıyor.
  • Bu eksende 2000-2013 yılları arasında 400’den fazla ilaç onay aldı (sektörün hacmini ve rakamsal karşılığını hesap edin).
  • Çok az kişide görüldüğü için üstünde çalışma yapmaya değer bulunmayan rahatsızlıklara yönelik devlet teşviklerini düzenleyen ‘Yetim İlaç Kanunu‘ diye ismine hasta olduğum bir yapı var. Buna bağlı olarak son 30 yılda 450’den fazla ilaç onay almış.
  • Bir ilacı geliştirmenin maliyeti 2000’li yılların başında 1,2 milyar dolardı. Bu rakam sırasıyla 90’larda 800 milyon dolar, 80’lerde 320 milyon dolar, 70’lerdeyse 140 milyon dolardı. “İlaçlar neden bu kadar pahalı?” eksenindeki -sonuna kadar haklı- sorularımıza yönelik çarpıcı bir bilgi. Dahası bu rakama başarısız olanların maliyeti de dahi. (Kaynak: PhRMA 2014 Raporu).
  • 2013’te ilaç üreticileri gelirlerinin %17,8’ini araştırma-geliştirmeye ayırıyor.
  • Bütün süreçleri atlatarak piyasada satılmaya başlayan 10 ilaçtan ortalama sadece 2 tanesi kara geçebiliyor.
  • Şu an çeşitli hastalıklar için geliştirilmekte olan ilaç sayısı 900’ün üstünde.
  • PhRMA üyesi ilaç şirketlerinin harcamaları 80’li yıllarda 2 milyar dolar seviyesindeydi. Bu rakam 2013’te 50 milyar doları geride bıraktı.
  • Kaç milyar dolara mal olursa olsun her ilaç belirli bir sürenin ardından kanunen jenerik hale geliyor. Böylece diğer ilaç şirketleri aynı etken maddelerle kendi ürünlerini (elbette çok daha ucuza) üretme hakkına sahip oluyor (tahmin edeceğiniz gibi pek çok yerel ilaç şirketinin varlık sebebi bu düzenleme).
  • Reçeteli satılan ilaçlarda jenerik ilaçların payı 2000’lerde %49 iken 2013’te bu oran %86’ya çıktı. Bunu kar marjının düşüşü olarak okuyabilirsiniz (biz hastalar için bir bakıma sevindirici elbette).
  • Üretim aşamasındaki ilaçların %70’i sınıfında ilk oluşturuyor.
  • 2013’ten bu yana 338’i kanser ve kansere bağlı hastalıklardan oluşan 900’den fazla biyolojik ilaç geliştiriliyor.

Hepsi bir yana ilaç sektörü yaşam kalitemizi -muhtaç kalıncaya kadar- fark edemediğimiz kadar geliştirmiş durumda. Örneklere bakalım:

Continue Reading →

Bu yazıya 14 yorum yapıldı.

Yaşam, beklenti ve tercihlerimiz

En keyifle yaptığım ve içeriğini en sık güncellediğim konuşmalarımdan biri ‘Karar Verme Denen Mesele‘ adını taşıyor. Konusu (tahmin edileceği gibi) tercihlerimiz.

Tercih dediğimiz şey bakış açımıza göre bazen karmaşık bazen de son derece basittir. Değişkenleri iyi okursanız kestirilebilir; hatta yönlendirilebilir. Tercihlerimiz farklı alanlarda dahi paralellik gösterir. Ev tercih ederken kullandığınız kriterlerle kıyafet alırkenkiler arasında temelde çok fark yoktur.

Tercihlerimize yönelik açıklamaları bazen zihnimize ‘alışkanlık’ olarak kodlarız. Çoğunun otomatikleşmiş, şartlanılmış davranışlar olduğunu fark etmeyiz bile (bu konulara yeni meraklıysanız yeni bitirdiğim ve not almak için tekrar okumaya başladığım The Power of Habbit kitabını şiddetle tavsiye ederim).

Dün öğlen bir arkadaşımla lezzetli bir sohbet yemeğindeydim. Hastalığın arefesinde olmama rağmen dayanamayıp Boğaz’a indim, bir banka oturdum, denizi seyretmeye ve düşünmeye başladım. Önümdeki muhteşem silüete periyodik olarak iki grup bulaşıyordu: seyyar satıcılar ve koşucular.

Continue Reading →

Bu yazıya 35 yorum yapıldı.