İçeriğe geç

Etiket: araştırma

Ne güzel şey şu zenginlik

Soğuk algınlığının en büyük şifası hiçbir şey yapmadan yatıp dinlenmek diyorlar. Ben yapamıyorum. Benim için hastalık biriken kitap ve videoları eritme fırsatı anlamına geliyor. Üşenmezsem bazılarını buraya aktarmaya çalışıyorum. Bu yazı da onlardan biri.

Youtube’da denk geldiğim belgesellerden biri şimdiye kadar hiç duymadığım ABD’li zengin bir aileyle ilgiliydi. Koch soyadını taşıyan bu aile zenginliğini Sovyetler Birliği zamanında Stalin’in el vermesiyle petrolden elde ediyor. Daha sonra bu bilgi birikimini ABD’ye taşıyarak servetini inanılmaz bir boyuta ulaştırıyor. Klasik ‘Amerikan rüyası’ hikayesi anlayacağınız. Fakat devamı biraz ilginç.

Koch kardeşler bizzat kurduğu ya da bağışlarıyla desteklediği vakıf, dernek, araştırma merkezi gibi kurumlarla kendi fikirlerine yönelik lobi faaliyetleri yürütüyor. Okulların yönetim kurullarına nüfuz ederek zengin mahallelerindeki okullarda fakirlerin okumasını engellemeye çalışıyor. Üniversitelere yaptığı büyük bağışlarla akademik kadroların liberallerden oluşması için baskı kuruyor. Sosyal sağlık sisteminin kaldırılması ve emeklilik yaşının arttırılması için çalışmalar yürütüyor. ABD’de gayet etkin bir sistem olan doğrudan ve dolaylı politik bağışları kullanarak kendi çıkarlarını (endüstriyel kirliliğin daha az ceza alması gibi) savunan yasalar çıkartmalarını sağlıyor. Akademisyenler, medya mensupları, iş dünyası ve politikacılardan oluşan dev bir propaganda ordusu var.

Türküm, doğruyum, çalışkanım

Yazıya net bir tespitle başlayayım: Türküm, doğruyum, çalışkanım.

Yalan değil; öylesine de demiyorum. Kendimi böyle görüyorum. Doğruluk ve çalışkanlık kantara çıkarak ölçülebilen bir şey değil elbet ama öyle olabilme adına samimi bir gayret gösterdiğimi söyleyebilirim.

Okul yıllarım 8 Ekim 2013’ten itibaren tarih olan o meşhur andı okuyarak geçti. Bir kuşak sonra hafızalarda bile yeri kalmaz. Buraya da eklemiş olayım:

Türküm, doğruyum, çalışkanım!
Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.
Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.
Ey büyük Atatürk!
Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.
Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Ne mutlu Türküm diyene!

Biz her sabah bu kısa metni haykırarak güne (okula) başladık (bizim zamanımızda aradaki ‘Ey büyük Atatürk’ kısmı yoktu. Yasam kısmı da ilkem olarak okundu bir dönem). Hiçbirimiz ne dendiğine dikkat bile etmezdik. Zil çalınca bahçeye koşmak gibi otomatikleşen bir süreçti. Üstelik Türk olmak denen mesele nedir, Türk olmayan var mıdır, değilse yarım mıdır, zarar mıdır düşünmedik. O zamanlar dertlerimiz pek başkaydı.

Mazallah siperde yanına bir ateist düşse…

Marifet saydığımdan değil ama pek televizyon izlemiyorum. İnternette bunca çok şey varken aklıma bile gelmiyor. Ve evet dizileri de izleyemiyorum. Bu yüzden çoğu sohbette oyun dışı kalıyor, turist muamelesi görüyorum. Ana haber bültenlerini de izleyemiyorum (buna rağmen Türkiye ve dünyaya dair izleyenlerden daha güncel bilgilere sahibim. Haberciler için düşünülmesi gereken bir ayrıntı).

Youtube’da rutin turlarımı atarken atv Haber’de yayınlanan bir videoya denk geldim. Genelkurmay Başkanlığı’nın arşivinden çıkma Kurtuluş savaşı görüntüleri. Yayına hazırlanış sırasında Türk medyasının ajitasyon ve istismar tutkusundan fazlasıyla nasibini almış ama yine de çıplak gerçeğinden bir şey yitirmemiş. Sesi kapatıp dinleseniz dahi savaşın anlamsızlığını ve insanlık dışı doğasını yansıtma açısından fazlasıyla yeterli.

O dönem nasıl olmuş da kaydedilmiş, Genelkurmay arşivi bunu hangi akla hizmet bizlerden gizlemiş ya da ellerinde böyle kimbilir daha nice şeyler var diye düşündüm izlerken. Siz de bir bakın, üstüne konuşacağız.

Tek kelimeyle memleket, okul, iş ve hayat

Birkaç gündür sosyal medya, oyunlaştırma ve veri toplama üstüne kafa yoruyorum. Basit araç ve yöntemler kullanarak nelere ulaşabiliriz diye bakınıyorum. Bu arayışta ilk denemeyi uzun zamandır merak ettiğim bir konuyla hayata geçirdim: tek kelimelik çağrışımlar.

Sosyal medyanın çenesi en düşük platformu Twitter’da kullanıcıların çoğu 140 karakterin hiçbir şeye yetmemesinden yakınıyor. Kimileriyse yeni iletişimin daha da kısa yapılardan oluşacağını söylüyor. Zira ortalama tweet mesajları çok nadir 140 karakteri zorluyor (bu konuyu da içeren sevdiğim bir rapor var).

140 karakterden daha zor olan şey ise ‘tek kelime’. Örneğin annenizi tek kelimeyle anlatabilir misiniz? Ya tatili? Bulgur pilavını? İnterneti? Deneyin bakalım. Zordur.

Bugün sabaha karşı hepimizin en genel kavramları üstüne tek kelimelik çağrışımları denemek istedim. Katılımcılara yaşadıkları ülkelerin, okuyorlarsa okullarının, çalışıyorsa işlerinin onlara tek kelimeyle ne çağrıştırdığını sordum.

[toggle title_open=”Kullandığım Yöntem:” title_closed=”Kullandığım Yöntem:” hide=”yes” border=”no” style=”default” excerpt_length=”0″ read_more_text=”Read More” read_less_text=”Read Less” include_excerpt_html=”no”]

Öncelikle Google Belgeler hizmetinden faydalanarak bir form oluşturdum. Sorularsa şöyleydi:

  • Türkiye’de mi yaşıyorsunuz? (Evet / Hayır)
  • Yaşadığınız ülkeyi tek kelime ile tanımlayınız.
  • Çalışıyor musunuz? (Evet / Hayır)
  • (Evet yanıtı verenlere) İşinizi tek kelimeyle tanımlayınız.
  • Öğrenci misiniz? (Evet / Hayır)
  • (Evet yanıtı verenlere) Okulunuzu tek kelimeyle tanımlayınız.
  • (Bütün katılımcılara) Hayatınızı tek kelimeyle tanımlayınız.

Ardından gün içinde Twitter hesabımdan 3 defa, Facebook sayfamdan 1 defa katılım çağrısı yaptım. Anketin ardından katılımcıların cevaplarını satır satır gözden geçirip gerekli düzenlemeleri yaptım (herhangi bir yanıtta birden fazla kelime kullananların 41 girişi sildim, imla hatalarını düzelttim, kabaca yuvarlamalar yaptım -örneğin vatanım ile vatan kelimelerini birleştirdim- ve sonuçları gruplayarak ücretsiz bir web hizmeti ile görselleştirdim)

Yukarıda özetlemeye çalıştığım düzenlemeler yeterince yorduğu için semantik gruplamaları yap(a)madım. Bazı kelime öbekleri eşanlamlı olmasına rağmen gruplanamayarak ayrı kaldı (yazının sonunda kullandığım verileri paylaşacağım. Dilerseniz bunu siz yapabilirsiniz).

[/toggle]

Katılımcı profili ve sonuçlar

Öncelikle bu arayışımı duyurmak için yardımcı olan ve doldurarak katılan herkese teşekkür ediyorum. Özetleyecek olursak:

  • Katılımcı sayısı: 2.309
  • Türkiye’de yaşayanların oranı: %95
  • Türkiye dışında yaşayanların oranı: %5
  • Bir işte çalışıyor olanların oranı: %69
  • Bir kurumda eğitim alıyor olanların oranı: %39

İşin esas keyfi elbette verileri görselleştirince ortaya çıktı. İşte algılarımız ve ruh halimizin resmi:

İnternette kitap daha ucuz. Ama nerede?

[box type=”info”]ÖN BİLGİ: Bu yazı 26 Eyül tarihli Radikal köşe yazımda yer verdiğim bir karşılaştırma haberini temel alıyor. Haberde yer veremediğim site izlenimleri ve sipariş süreçlerini de kapsadığı için bir derleme / toparlama olarak da düşünülebilir.[/box]

Kitaplarını senelerdir internetten alıyorum. Kitapçıya gitmeye üşenmek bir yana aynı ürünü hiç de yabana atılmayacak oranda ucuza almanın, kapına kadar teslim ettirmenin avantajı kaçınılmaz.

Böyle mabed gibi kitapçılara girince paçayı kurtarmanız zor. O yüzden yine en iyisi web siteleri.

Kitaba epey yatırım yapan biri olarak kitapçıya gitmenin bir de ‘riski’ var: o renkli ortam içinde sanki okumaya çok vaktim varmış gibi hiç aklımda olmayan kitapları da görüp alıyorum. Masrafından öte okuyamamanın getirdiği vicdan azabı gerçekten büyük bir yük oluyor sırtımda.

İnternet sansürüne başka bir açıdan bakış

Sansür konusundaki kişisel duruşum belli. Bazı arkadaşlarıma göre bu konuya fazlasıyla liberal bakıyorum. Olabililr.

Ama en hafifletilmiş haliyle yaşadığı ülkede kendini temsil edip yönetecek milletvekili ve Başbakan’ı seçme hakkı tanınan kişilerin hangi web sayfasını görüp göremeyeceğine devletin karar veremeyeceğini düşünüyorum. Bir insanın Başbakan seçmeye zekası yetiyorsa webde dolaşmaya da ehliyeti olmalı. Bazı şeylerin azı/çoğu olmuyor. Ya var oluyor ya yok.

Bu konudaki fikirlerimi biraz daha netleştirmek adına bu blogdan iki linki paylaşmak isterim. Dileyene Radikal gazetesindeki arşivimde çok daha fazla örneği var (bu yazının altındaki ilgili yazılar başlığında da diğer blog yazılarımı görebilirsiniz. Sanıyorum hakkında en çok yazıp çizdiğim konu bu):

Kimi zaman yanlış anlaşılma kurbanı olsam da takip edenlerin bu konudaki fikirlerim konusunda kafasının net olduğuna eminim.