İçeriğe geç

Kategori: Seyahat

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Elbette sadece bilmek isteyen!

Sağlıklı ve uzun yaşamın sırrı

40’tan fazla ülke gezdim. Afrika hariç hemen her kültürün pek çok türevini gözlemleme fırsatım oldu. Son İtalya ziyaretimde ne zamandır yazmak istediğim bir konu depreşti. Hevesim küllenmeden yazayım dedim.

Birçok yazımda bahsi geçti. Ben zayıflıktan kemikleri kırılan bir çocukken “yeter yavrum, yeme” denen, doktor teşhisiyle sabitlenen bir obeze dönüştüm. Bu hastalık hayatımdan çok şey götürdü, götürmeye de devam ediyor.

Şişman olmayla ilgili bir derdim yok ama sağlıklı yaşam ile var. Dolayısıyla zaman zaman fena halde kafama taktığım bir mesele bu.

Yaşam ve yeme tarzıma bakınca neden aşırı kilolu olduğum konusunda çok fikir edinemiyorum. Örneğin şeker kullanmam, tatlı sevmem, tuz hiç bilmem, ekmek yemem. Hamur işine düşkün değilimdir, nadiren gazlı içecek tüketirim. Fast-food denen şeyler ayda en fazla 1 hadi bilemediniz 2 defa mahalleme uğrar.

Hiç bir şey yemem de demiyorum elbette. Aksine güzel şeylerin hepsinin sırrına vakıf olmak gibi bir niyetim var ve Yemek de bu arayışta bir istisna değil.

Bu ön bilginin ardından sağlıklı ve uzun yaşama ekseninde bütün ezberleri bozan 3 ülkeye bakacağım. Aynı zamanda ziyaret etmekten en zevk aldığım 3 ülkeye. İspanya, İtalya ve Yunanistan.

Akdeniz’in bu 3 güzel ülkesi, birbirine oldukça benzer yaşam ve yemek tarzına sahip. Kuzey Avrupa’nın çelik iradesi ve katı disiplininin hiç uğramadığı bu topraklar geç yatan, geç kalkan, çok yiyen, çok içen, az hareket eden (ve çok konuşan) insanların diyarı.

Vespa ile Roma turundan kalanlar

Roma (malum) 60 milyonu biraz geçen nüfuslu İtalya’nın 2 milyon 700 bin nüfuslu başkenti. Tarihi İtalya’dan da eski. 2 bin 500 yılı aşan tarihinde son olarak Roma İmparatorluğu’nun başkenti olmuş. Rönesans akımının merkezlerinden biri olan şehir karışık bir sisteme sahip ‘küresel şehir’ sisteminde beta+ unvanına sahip (İstanbul alpha-).

Dünyanın en çok turist toplayan 10 şehrinden biri olan Roma, Avrupa Birliği’nde ilk 3’te. İtalya’nınsa tahmin edeceğiniz gibi en çok ziyaret edilen şehri. Turist kafasıyla gezerek bitirmenin mümkün olmadığı noktalardan biri. 1000’den fazla çeşme (her biri cidden sanat eseri), 400 kilise, 13 dikilitaş ve 1 piramide sahip. Restoranlar bir ömür boyu yeseniz bitiremeyeceğiniz kadar çok. Müzeler de cabası.

Ben işim gereği birçok defa Roma’yı ziyaret ettim. Ancak bunların hiçbirinde şehri tanıma fırsatı yakalayamadım. Eşimle birkaç sene önceki ziyaretimizdeyse güzel bir rehber sayesinde altını üstüne getirip neredeyse bütün önemli turistik mekanlarını gezmiş, hakkında epey şey öğrenmiştik.

Benim tatilime denk gelen bir fırsatı eşimle beraber apayrı bir maceraya dönüştürmek istedik: Vespa ile Roma turu!

San Francisco’dan yemek ve mekanlar

Dünyanın en popüler teknoloji girişimlerinin büyük bir bölümünü barındıran San Francisco mesleğim gereği sık gittiğim yerlerden biri. Bizim Silikon Vadisi dediğimiz bölge de yine bu şehirde bulunuyor (ki verdiğimiz isim aslında büyük bir çeviri faciası. İngilizce’deki ‘silicon’ bizim dilimizde ‘silisyum‘a denk geliyor. Bizim ‘silikon’ dediğimiz şeyin İngilizce’deki karşılığı ‘siliconE‘. Yani orası aslında Silikon değil; Silisyum Vadisi).

İlk ziyaretimi turist olarak 1993’te yapmıştım ve beni gerçekten büyülemişti. Gençliğim boyu senelerce kaçırmadan izlediğim Karl Malden ve Michael Douglas’lı unutulmaz San Francisco Sokakları dizisinden aşina olduğum o dik tepeler, tramvay, iki-üç katlı evler ve muhteşem okyanus manzarası… Yıllar boyu izlediğim şeyleri dünya gözüyle görmek, gezmek, inanılmaz bir tecrübeydi.

Cumhurbaşkanı seyahatinden notlar – 3

Abdullah Gül ile beraber geçirdiğimiz 1 haftalık ABD ziyaretinin ardından San Fransisco – Ankara – İstanbul  rotasında 17 saati bulan yorucu ama keyifli bir yolculukla memlekete döndük. Seyahat boyunca yaşananları önceki yazılarımda özetlemiştim: 1, 2. Ziyaretle ilgili bu son yazımda hem son iki günü özetlemek hem de genel bir toparlama yapmak istiyorum.

Cumhurbaşkanı seyahatinden notlar – 2

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ABD teknoloji şirketlerine ziyaretlerimiz sürüyor. İlk kısmını önceki bir blog yazımda paylaşmıştım; bu yazıda Apple, Google, Facebook ve Microsoft ayaklarını aktaracağım.

Her şeyden önce bir ara bilgiyi sıkıştırmak istiyorum. Teoride (yani bize verilen brifingde) bu şirketlere yönelik ziyaretlerimizde benim de arasında bulunduğum küçük bir grup bütün toplantıları bizzat Sayın Gül ile takip edecekti. Ancak pratikte nedense (Microsoft haricindeki) şirketler sadece Cumhurbaşkanı ve yanındaki küçük bir gruba bu sunumları yapmayı tercih etti ve bizi dışarıda bıraktı. Biz toplantılar sırasında kampüs turuyla yetinmek zorunda kaldık (ve bolca sitemlerimizi ilettik hepsine ayrı ayrı).  Dolayısıyla aktaracağım bilgilerin bir kısmı dolaylı olarak edindiğim bilgilerdir.

Cumhurbaşkanı seyahatinden notlar – 1

Geçen hafta duyurduğum gibi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak ABD’deyim. Kendisi yine geçtiğimiz hafta Chicago’da düzenlenen NATO Zirvesi’nin ardından San Fransisco’daki Apple, Google, Facebook, Twitter ve Microsoft gibi teknoloji şirketlerini ve Stanford Üniversitesi’ni kapsayan bir özel tur organize etmiş. Ben de bu ayağı takip ediyorum. Chicago’daki Zirve’nin son gününe denk geldiğimden işin o tarafına dair pek bir gözlemim olmadı. Ben vardığımda bütün liderler heyetleriyle beraber evlerine doğru yola koyulma sürecindeydi.

Bu benim bir Cumhurbaşkanı heyetiyle beraber ilk seyahatim. Dolayısıyla benim için her şey yeni ve ilginç. Eminim bu satırları okuyan çok az kişi bu tip bir etkinliğin parçası olmuştur; dolayısıyla sizler için de ilginç olabileceğini düşünerek ‘erken’ gözlemlerimi taze taze paylaşıyorum.

Vecihi ile bir yol hikayesi

Bilen bilir uzun zaman motor aradım. Daha doğrusu beyaz bir Vespa GT peşinde koştum (aslında hayalim krem bir GTV idi ama ondan Türkiye’de sadece bir tane gördüm ve sahibini ikna edemedim ;). O modelin aradığım rengi çok az ithal edilmişti ve kullanan da satmıyordu. Sabrım senelere yenik düştü ve sonunda 27 Mayıs 2011 Cuma günü 60. yıl özel serisi yeşil bir Vespa GTV aldım. İsmini de öyküsünü hep buruklukla okuduğum, bazı yanlarını kendime benzettiğim ve birçok sunumumda bahsini geçirdiğim Vecihi Hürkuş anısına Vecihi koydum.

Vecihi kesinlikle hayatımdaki en güzel şeylerden biri. Geçirdiğim kazaya ve bende bıraktığı sakatlığa rağmen kış boyu üstüne binebilmek için gün saydım ve sürdüğüm her an biraz daha keyif alıyorum (ilk kazam değildi gerçi). Sağ kolumu hala tam olarak kullanamadığım için Vecihi ile ilişkimiz hala biraz mesafeli. Hala her binişimde kazam gözümün önüne geliyor, kendimi ve Vecihi’yi yerde yatarken görüyorum. Ama keyfi, endişesini bastırıyor her zaman.

‘Uzak’ derken?

Motorla en sık yaptığım şey Boğaziçi güzergahında dolanmak. Bazen Karadeniz’e kadar sürdüğüm oluyor. Tesadüfen denk geldiğim bir blog yazısı bende Vecihi daha da uzaklara gitme isteği uyandırdı. Vespa tutkunu bir baba-oğul İstanbul’dan 94 ve 99 model iki Vespa PX ile yola çıkıp Yunanistan üstünden feribot ile İtalya’ya varmış ve Doğu sahilinin en keyifli rotasını baştan aşağı kat edip dönmüştü. (Bir gün oğlum ve kızımla aynı turu yapmak kısmet olur mu acaba?)

Uzaklara gitmenin bir sınırı yok. Vespa ile bile çıta çok yükselmiş durumda. Ve motor ile seyahat başka şeye benzemiyor. İki teker üstünde, küçücük bagaj ve minimum eşyayla, rüzgara karşı güneş veya yağmur altında seyahat etmek sanıldığı kadar kolay  değil. Üstelik bir arıza halinde derdinizden anlayan bir usta ya da yedek parça bulmak da mucize.

İlk niyetim Avrupa yakasında bir yerlere gitmekti. Çatalca, Çanakkale, Edirne ya da Çorlu nispeten makul geliyordu. Hatta Çanakkale için şöyle bir rota bile çıkarmıştım:

Münih’te bir gece ve vesile oldukları

UYARI: Otellere merakınız yoksa boşuna okumayın!

Anadolu’nun misafirperver ve hizmete düşkün olduğunu sanıyorsanız Asya’yı; özellikle Uzakdoğu’yu görmemişsiniz demektir. Bana bazen fazlasıyla yapay ve rahatsız edici gelse de Uzakdoğu’nun insanı ölecek hale getiren misafirperverliği ve hizmet kültürü her tanışanın dikkatini çekmiştir.

Sadece 1 gece kalacağım Münih’te daha önceki seferler hep son dakika aksilikleri yüzünden hiç kalma fırsatı bulamadığım Mandarin zincirine ait bir otelde kalma fırsatı buldum.

Mandarin hakkında şu ana kadar tek bildiğim açıklaması zor derecede pahalı olduğuydu. Örneğin bu yazıyı yazarken kaldığım oda Deluxe Room olarak geçiyor. Devamında suitler geliyor. Suit odalarda fiyat ‘gecelik’ (hafta içi üstelik) 3 bin 200 avroya kadar çıkıyor. Otelde bir gece kalmak için 8 bin lira vermek neyin kafası bilemiyorum ama demek ki böyle bir müşteri grubu da var ve böyle bir şey istiyorlar. Olabilir.

Bu banyoda yıkanmanın bir bedeli olmalı, değil mi?

Özetle genel anlamda Mandarin algısı aynen Kempinski gibi pahalı bir kategori.

Mandarin’in öyküsü

Esas bahsetmek istediğim kısım da bu.

Londra mekanlarım

İngiltere’nin başkenti Londra, hem işim gereği en sık ziyaret ettiğim şehirlerden hem de her kişisel fırsatta Barcelona ve New York ile birlikte aklıma gelen ilk seçeneklerden.

Londra hayatınızı adamanız gereken şehirlerden. Aynen İstanbul, New York, Tokyo, Los Angeles, Paris gibi. Yaşayıp yaşayıp tüketemeyeceğiniz, sindiremeyeceğiniz türden. (Hayli keyifli, renkli, hayran bırakıcı olsa da örneğin San Fransisco, Amsterdam, Prag, Madrid ve Barcelona altından kalkabileceğiniz örneklerdendir)

Londra’ya dönersek aslında nereden başlamak gerektiğini bulmak bile mesele.

300’den fazla lisanın konuşulduğu bu şehirde İngilizce sadece bir avuç kalmış gerçek İngilizlerin anadili. Babil Kulesi’nde tanrıların gazabına uğramışların can simidinden öte bir işlevi yok. Hatta İngilizce’nin en garip hallerinin gözlenebileceği yer olarak da düşünülebilir. Mesela:

14 milyon nüfusuyla Avrupa Birliği’nin en kalabalık şehri unvanını taşıyan Londra, 40’tan fazla üniversite, 5 uluslararası havaalanı (bunlardan biri olan Heathrow gezegenin en işlek havaalanı), dünyanın en gelişmiş metro sistemlerinden biriyle sorumluluğunu yerine getirmeye çalışıyor. Her ne kadar metrosuyla ünlü olsa da şehrin 24 saat çalışan meşhur kırmızı otobüslerinin 700 hat üstünde 8 bin araçla hizmet verdiğini ve sadece haftaiçi taşıdığı insan sayısının 6 milyonu geçtiğini de unutmayalım.

Ülkenin gelirinin yüzde 20’si bu şehrin vergilerinden geliyor. Avrupa’nın en büyük şirketlerinin 100’ünün genel merkezi burada. Yine AB’nin en yüksek gelir düzeyine sahip şehri.

Kentin kendi derdi, kalabalığı yetmez gibi bir de her sene ziyarete gelen 15 milyon turistin yükünü taşıyor (Paris’ten sonra dünyada en çok ziyaret edilen şehir Londra).

Müzelerini, müzikallerini, tiyatrolarını, publarını konu olan yüzlerce kitap olduğundan detaylara girmeyeceğim. Ama biraz kendi elimin altında not olarak bulunması, daha çok da sizin görme fırsatınız olursa beğeneceğinizi düşündüğüm yerleri paylaşma adına birkaç mekan / tüyo vermek isterim.